Pilar

Senin olmadığın neresi varsa, yurt diyorlar adına. Yoksun, olmayan öyle çok şey var ki... Sen yoksun ve senin yokluğunda güneş doğmuyor buralara. Yoksun ve ben; sınırları belli bir coğrafyanın, ıssızlığını yaşıyorum. Tüm bu olmayanları sırtıma yükleyip, güneşi doğurtmak üzere yola koyuluyorum. Gelen mektuplarımızın bırakıldığı posta kutusunun çelimsiz ayaklarına bağladığım bisikletimi, hürriyetine kavuşsun diye kapısı açılan kafesteki bir kuş misali çözüyorum. Aydınlanamayan havaya inat, yolları bisiklet lambaları aydınlatıyor. Hâsılı kimse doğacak güneşin ...

Devamını Oku

SENİN

Gün bitmeden gelen geceye inat, bir türlü vakit ilerlemiyor. Ah! Bir inse şu panjurlar, kapansa ışıklar, sesleri sussa tüm dünyalıkların... Karanlık çökse odaya, içimdeki karanlığa yoldaş olsa... Ve ben ona kavuşsam.  Tüm gün kaç kez çocuk şarkıları söylendi, evin duvarlarında kaç kez çarpıp kaçtı bağrışmalar. Nihayet akşam yemeği yenildi, panjurlar da indi. ‘‘Haydi bakalım! Yatma saati…’’ dendiğine göre, yaklaştı kavuşma vakti. Heyecanımdan içim içime sığmıyor. Birazdan ışıklar sönecek ve ben hüznüne ...

Devamını Oku

Kayıp Emzik

Büyütüp  beslediği yiğidini asker eden her anne gibi gururla asmıştı Türk bayrağını. Evin ön avlusunda ışıklar yakılmış, misafirler dizilmiş, mahallenin gençleri ise davul zurna eşliğinde asker uğurlamasına başlamıştı. Bir evin bir oğluydu, hem de tek evladı. Kolay mı erkek anası olması? O an, evin camından dışarıyı seyre daldı. Davula hızla vuran tokmağın sesi ile gençlerin daha coşkulu halay çekişlerini seyretti. Gençler eğlenmiş, gece de nihayet sona ermişti. Ertesi akşam biricik oğlu Zekeriya'yı ...

Devamını Oku

Beyaz

Uzun zaman sonra, inzivaya çekildiği odasından birkaç saatliğine ayrılmıştı. Aslında gittiği yer de kaldığı yerden farklı değildi. Neredeyse çocukluğundan beri edep ve terbiye gördüğü bu meclise otağını kurmuştu. Her gün ilmi ve dini ihtisas gerektiren meseleler ele alınıyor, o da bu ilim çeşmesinden kana kana içiyordu. Kıyamda dirsek dirseğe durduğu dostları ısrar etmiş, hayatında ilk kez kendi doğum gününü kutlamak üzere, yemek yedikleri kata inmişti. Yirmi ikinci yaşının bunca ehemmiyet ...

Devamını Oku

Gelincik Tarlası

Bayram sabahı anneannesinin eski Rum evindelerdi. Avluya kurulmuş kahvaltı masasında şen kahkahalar ile kahvaltı ediliyordu. Tüm aile gözlerinden yaş gelesiye gülüyor, dedesi ise bardaktaki çay soğumasın diye bir yudumda çayı içiveriyordu. Sofradaki koyun tulumu ve salamura zeytinden de lezzetliydi ailenin bu hali. Babası öylesine neşeliydi ki "Durun yeni aldığım fotoğraf makinesiyle sizi çekeyim" deyip makinasını kapıp gelmişti. Ne de doğal bir andı, avludaki ipte asılı olan iki çift çorabın, dedesinin ...

Devamını Oku

Cama Vuran Taş

Zamanın çıldırtıcılığı ile bir gün daha bitmişti. Dışardaki soğuğa inat, sıcacık aile sofrası kurulmuş, yeniden birlikte yemek yiyorlardı. Evin dört yaşındaki kızı ise yerinde durmuyordu. Şefkatli nazarlarını esirgemeyen babaannesi ve dedesine tebessümler ettiriyordu. Akşam yemeği için oturdukları yer sofrasında yok yoktu; huzur, hoş sohbet, bereket. Daha ne olsundu… Yemekler yenilmiş, hoş sohbet edilmiş, vakit hayli ilerlemişti. Küçük kız uyumak için, babasıyla  odasının yolunu tutmuştu. Bilirsiniz küçük kızların odaları tam bir masal ...

Devamını Oku

HOZATLI GÛLE

Anneannem Hozatlı Gûle; Genelde konuşmaz, isyanını içinde yaşar, bildim bileli odasından pek çıkmazdı. Sürgünle gönderildiği İzmir’e geldikten sonra Dedemin ailesinden başka akrabası olmadığı için çevresi pek kalabalık değildi. Hatıralarına dair anlattığı bir şey de yoktu. Ne ilk kocası Haydar-ı Kerrar Alisi, ne de elinden zorla alına Hasan ve Hüseyni… Mah-ı muharremlerde matem tutan her Ehli Beyt gibi, o da matem eder, işte belki o vakit ‘Hasan ve Hüseyin’ini anlatıverirdi; “Bıyıkları ağzının içine kadar giren ...

Devamını Oku