Mehmet Rauf Öykücülüğü ve Ana-Kız Hikâyesinin İncelemesi

Mehmet Rauf (1875-1931), Servet-i Fünûn nesir yazınında Halit Ziya’dan sonraki ikinci büyük yazar olarak kabul edilir. Oldukça velut bir yazar olması bu savı güçlendirir. Bilindiği kadarıyla Mehmet Rauf, kırk altısı II. Meşrutiyet’e kadar, seksen altısı II. Meşrutiyet’ten sonra olmak üzere toplam yüz otuz iki hikâye kaleme almıştır. Edebiyata ilgi duyduğu andan itibaren öyküye de ilgi duyan Rauf, aynı zamanda iyi bir okurdur. Yerli ve yabancı edebî eserleri okumuş, bunlar arasındaki farkın nereden kaynaklandığını çözmeye çalışmış ve hikâyede olması gereken unsurlar üzerine fikirler üretmiştir.

Hikâyenin edebiyatımızda yeni bir tür olduğunu belirten Mehmet Rauf, bu türün uzun süre çevirilerle devam ettiğini söyler. Bu alanda Samipaşazade Sezai, Nabizade Nazım ve Halit Ziya’yı yol açıcı kişiler olarak görür. Hikâyede yoğunlaştırma ve öğeler arası dengenin (zaman, mekân, kişi) önemli olduğunu düşünür. Mehmet Rauf, Bizde Roman isimli yazısında edebî eserlerin aşktan ziyade tabiatı ve yaşanılan hayatın çeşitli yönlerini anlatması gerektiğini savunmasına rağmen öykücülüğünde çoğu kez bu tavırdan uzaktır.  Yine ona göre üslup da çok önemlidir. Gözlem ve analize dayalı anlatım tarzını benimser.

Hikâyeye yönelik fikirlerinin çoğunu kendi öykülerinde uygulayamadığı görülür. Özellikle ögeler arası denge kurmakta başarısızdır. Kitaplarının aşırı ruh çözümlemeleri ve gereksiz uzatmalarla dolu olması bakımından eleştirilmektedir. Eleştirildiği bir diğer meseleyse öykülerindeki konu kısıtlılığıdır. Hikâyelerinde çoğunlukla aşk, kadın, evlilik ilişkileri ve bunlardan doğan çatışmaları işler. Bu konular dışında kalan çok az öyküsü bulunmaktadır. Bununla birlikte Türk öykücülüğünde gözlem ve analizi en başarılı kullananlardan biridir. İnsanı, insana dair duygu, hâl ve durumları büyük bir incelikle işler. Sıradan hayatın sıradan anlarından öyküler çıkarmayı bilir. Mehmet Rauf’un hikâyeciliği hakkında göze çarpan en belirgin özellikse öyküleriyle kendi hayatı arasında kurulan paralelliktir. Halit Ziya, “Kırk Yıl”da Mehmet Rauf’un eserlerinde kendi karakterinden sıyrılamadığını, buna gerek duymadığını belirtir. Mehmet Rauf, ana kahramanlarını kendi adına konuşturduğu için yardımcı şahıslara önem vermez. Kahramanlarını, aynı durumda olsa kendisi nasıl davranacaksa o şekilde biçimlendirir. Yeni bir kişilik oluşturmaz. Kişilerde takındığı bu tavır; durum ve olaylar için de geçerlidir. Yan konular, mekân ve zamana dair detaylar oldukça siliktir. Tüm bu ögeler yazarın işlemek istediği ruh çözümlemelerini sunabilmek için kullandığı unsurlar olarak kalmış, geliştirilmemiştir. Bu da öykülerinin zayıf bir temel üzerine inşa edilmesine neden olur.

Mehmet Rauf hikâyelerinin neredeyse tamamına aşırı duyarlılık hâkimdir. Fakirlik, yalnızlık, üzüntü, acıma, ihanet, hastalık, ölüm, karşılıksız aşk gibi konular karamsar bir biçimde işlenir. Bu tavır, Servet-i Fünûn edebî eserlerinin ortak tavrıdır. Servet-i Fünûn döneminin etkisi yazarın II. Meşrutiyet sonrası kaleme aldığı öykülerinde de varlığını korur. Yazın hayatının son dönemlerine geldiğinde ise geçinmek için eserler kaleme almaya başlar. Bu da yazarlığını olumsuz şekilde etkileyecek, çok okunduğu için somut aşka dayanan öyküler yazacaktır. Geçinmek için kaleme aldığı öyküleri büyük oranda teknik bakımından zayıftır.

Eserlerinde Servet-i Fünûn döneminin ve kendisinin ruhsal karşılıklarına, psikolojik tahlillerine yer verdiği için bireysel temalar işlemiş; sosyal problemlerden uzak durmuştur. Bu tutum da yine Servet-i Fünûn dönemi nesir yazınının ortak özelliğidir. Mehmet Rauf’un II. Meşrutiyet’ten sonraki öykülerinde işsizlik, yoksulluk, savaşların sebep olduğu göç gibi toplumsal konuları işlemeye çalıştığı görülür. Fakat bu öykülerde de bireyin iç dünyası ve tahlilleri ön plana çıkmış, sorunları topluma yayarak göstermekte başarılı olamamıştır.

Öykülerindeki eğilimler ve makaleleri incelendiğinde yerli yazarlardan Samipaşazade Sezai, Nabizade Nazım, Halit Ziya ve ilk gençlik zamanlarında da Ahmet Mithat Efendi’den etkilendiği görülür. Yabancı yazarlardan da Mérimée, Baudelaire, Daudet, Flaubert ve Bourget gibi isimlerin etkisi altında kalmıştır. Özellikle psikolojik realizm ve psikanalitik romanın öncülerinden Paul Bourget’nin Mehmet Rauf öykücülüğüne yön verdiği düşünülmektedir. Mehmet Rauf, kendi ruhunu tanımayı Bourget’ye borçlu olduğunu itiraf eder.

Mehmet Rauf öykücülüğünün bu genel özellikleri ışığında yazarın Ana-Kız öyküsünü inceleyeceğiz.

Ana-Kız Hikâyesi (1893)

Ana-Kız, Mehmet Rauf’un hicri 1310 (1893) yılında kaleme aldığı öyküsüdür. Öykü ilk olarak “Son Emel” kitabı içerisinde yayımlanmıştır. Hikâye; ana karakterin gezdiği sokaklarda rastladığı ve hâllerinden geçim sıkıntısı çektikleri belli olan yaşlı bir kadın ve kızı hakkındaki düşüncelerine dayanmaktadır. Olayın yok denecek kadar az olduğu öyküde ana karakter bu iki kişiyle iletişime dahi geçmez. Hatta bu iki kişinin ana karakterden haberi bile yoktur.

Olay Örgüsü

Öykü, ana karakterin yaşlı bir kadın ve kızının yaşadığı zorluklar üzerine tahmin yürüttüğü ve hayatları hakkındaki gerçeği öğrendiği kısa bir kesitten oluşmaktadır. Bahsi geçen yaşlı kadın ve küçük kız her gün Yeniköy civarlarında yürüyüş yapmakta; kimseyle iletişime geçmeden, adeta çevrelerindeki dünyadan habersiz gibi yeknesak bir yaşam sürdürmektedirler. Her gün aynı güzergâhta gördüğü bu ikilinin dünyadan kopuk ve üzgün hâlleri hikâyenin anlatıcısı da olan ana karakterin ilgisini çeker, fakat sadece uzaktan izlemekle yetinir. Onlara en yaklaştığı zaman ise havanın çok yağışlı olduğu bir gün bütün yolcuların sığındıkları gazino bahçesinde rastladığı gün olacaktır. Anne ile kızı yağmurlu havada kendilerini eve götürmesi için arabacıyla pazarlık etmektedir. Fakat paraları çıkışmaz. Gazinonun bahçesinden ayrıldıklarında ana karakter onların vapurla gittiğini düşünür. Fakat kendisi vapurla Tarabya’ya geçtiğinde onları sırılsıklam hâlde yürürken görür. Paraları olmadığı için yürüyerek karadan geldiklerini, vakur duruşlarıyla yollarına devam ettiklerini anlar. Bu durum onlara olan ilgisini artırır. Bir süre sonra yaşlı kadını daha çok çökmüş hâlde doktorla konuşurken görür. İlk defa olarak yalnızdır. Hâlinden kızının hasta olduğu ve onun ilaçlarıyla ilgilendiğini anlayan ana karakter, kadın gittikten sonra doktorla konuşarak kim olduklarını sorar. Kızın babasının bir tüccarın yanında çalıştığını fakat bir yıl önce öldüğünü, anne ve kızın kalan çok küçük bir maaşla geçinmeye çalıştığını öğrenir. Kız ise on beş gündür hasta yatmaktadır. Ana karakter kadının üzgün, çökmüş ve yalnız hâli üzerine düşüncelere dalar; öykü bu şekilde sona erer.

Kişiler

Ana-Kız’da hikâyenin anlatıcısı da olan ana karakter üzerinden her gün yürüyüş yapan yaşlı kadın ile kızı anlatılmaktadır. Öyküdeki kişiler anlatıcı, anne, kız ve doktordur. Bununla birlikte gazinodaki garson, arabacı gibi figüratif bir iki karakter daha vardır.

Anlatıcı: Öyküde gözlemci konumunda olan, dikkatini çeken bu anne ile kızı rast geldikçe izleyen kişidir. Anlatıcının hayatına dair hiçbir şey bilmeyiz. Yalnızca yaşlı kadın ve kızla aynı mevkilerde oturmakta, günlük yürüyüşlerinde onlarla karşılaşmaktadır. İlgisini çeken anne ve kız üzerine düşünür, onlar için üzülmektedir. Öyküye başından sonuna kadar anlatıcının yaşlı kadın ve kızı için duyduğu acıma, merak ve keder hâkimdir.

Anne: Yaşlı, dünyadan kopuk, kendi hâlinde, vakur fakat çekingen bir kadındır. Eşi vefat ettiği için kızını tek başına büyütmekte, maddi manevi sıkıntı çekmektedir. Dünyada bağlı olduğu tek varlık olan kızına çok düşkündür. Onu kaybetmekten büyük bir endişe duyar.

Kız: Öyküdeki yaşlı kadının tek çocuğudur. Tasvirinden güzel olduğu anlaşılan kızın güzelliğini yetim duruşu, kederli yüzü gölgelemektedir. Diğer karakterler gibi kıza dair bildiğimiz şeyler de sınırlıdır. Daima annesinin yanındadır; sessiz, üzgün ve durgundur. Babasını bir önceki yıl kaybetmiştir ve öykünün sonunda on beş gündür hasta olduğu belirtilir.

Doktor: Anlatıcının yaşlı kadınla konuşurken gördüğü, Kalender’de hekimlik yapan biridir. Öyküdeki tek görevi ana karaktere yaşlı kadın ve kızı hakkında kısaca bilgi vermektir.

Zaman

Hikâyede net bir zaman dilimi yoktur. Kaleme alındığı tarih 1893’tür; anlatıcının yaşlı kadın ve kızını ilk kez gördüğü zamansa nisan ayıdır. Olayların bundan sonraki birkaç ayı kapsadığı düşünülebilir. Ana karakter yaşlı kadın ve kızına hemen her gün öğlenleri ya da akşamları yürüyüşte rastlamaktadır. Zaman genişlemesi ya da geriye dönüş tekniklerine rastlanmaz. Yalnızca yaşlı kadının eşinin bir önceki sene vefat ettiği belirtilir.

Mekân

Hikâye İstanbul’da; Tarabya, Summer Palas önü, Sarıyer, Büyükdere, Yeniköy, Kalender Burnu civarlarında geçmektedir. Tüm bu yerler ana karakterin yaşlı kadın ve kızına yürürken rastladığı açık mekânlardır. Yarı kapalı mekân örneği ise yağmurda sığındıkları gazinonun bahçesidir. Öyküde mekân sadece olayların geçtiği yeri tanımlamak üzere kullanılmış, detaylara, tasvirlere girilmemiştir.

Şunlar da hoşunuza gidebilir

Alain Corbin: Sessizliğin Tarihi/ Rönesans’tan Günümüze

GULAN ZAMANI MİSAFİRİ: SEZAİ KARAKOÇ

Wittgenstein: “Bir Garip Filozof” II

AMBROSİA (Sonsuz Yaşam Peteği)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.