YAŞAR

Köyün ağaçlıklı taş sokakları, renkli boyalı kerpiç evler, miskin kediler, bulutların göldeki yansıması, balığa çıkmış tekneler, fır dönen balıkçıllar… Kare kare, Fehmi’nin fotoğraf makinesinin objektifine takılıyordu her biri. Genç adam, kâh çömelip duvar dibindeki bir çiçeğe odaklanıyor, kâh sek sek oynayan çocukları kadraja alıyor, avcı bakışlarla sokakları adımlıyordu.

Evinin önündeki basamakta oturmuş dantel ören yaşlı kadını görünce yanına yanaştı. Uzun boyu, dağınık uzun saçları, boynunda makinesiyle karşısına dikilen bu yabancıyı geç fark eden kadın irkildi: “Hayırdır oğul! Ne gezersin, ne ararsın buralarda, de bakayım. Benim resmimi çekmeyesin ha, istemem!” derken eliyle başına doladığı örtüsünü düzeltti.

 “Ben de onu soracaktım teyze. Fotoğrafçıyım, sizi de çekebilir miyim diyecektim, ama madem istemiyorsunuz.”

“Sık sık gelir buraya senin gibiler, filmciler, sanatçılar… Güzeldir köyümüz de ondan tabii. Hele Yaşar için özellikle gelen çok olur bu mevsim.” dedi, sesi kıvanç doluydu.

 “Yaşar?”

“Yaşar, gittiydi bundan on bir sene önce, bana demeden bir şey, bırakıp anasını öylece… Ama ben inanmadım hiç, bırakmaz Yaşar beni dedim, o gider gene gelir dedim. İnanmadılar, deli Zühre’ye çıkardılar ismimi.”

Fehmi, elindeki danteli bırakmaksızın, cümleleri ardı ardına sıralayan kadının yanına çöktü, sigarasını yaktı; zamanın derin çizgiler bırakarak geçtiği bu yüzü inceleyerek dikkatle dinliyordu. “Yaşar oğlun muydu, Zühre teyze?” diye soracak oldu ama kadın oralı değildi, kendi kendine sayıklar gibiydi: “Ama işte gördüler, anladılar, o bırakmaz beni… Her sene martta gelir, eylülde gider. O kadarı da bana yeter zati…” “Peki geldi mi, burada mı, kavuştun mu oğluna bari, malum marttayız” diye sordu Fehmi, biraz da anlamak ister gibi.

Zühre bir an durdu, başını gökyüzüne kaldırdı, mavilikleri taradı, gölün ve köyün seslerine kulak kabarttı. “Bekliyorum, bugün yarın gelir, yerini bile hazır ettim. Bir ben değil, herkes bekliyor onu. Her sene geliyor diye şaşırıyorlar. Olay oluyor… Ben dediydim niye inanmadınız deyince garip garip gülüyorlar bana. Sanki giden dönmezmiş gibi… Peh!”

Fehmi, Zühre kadının bakışlarındaki donukluğu, konuşmasındaki tekinsiz tavrı hissetmişti.  O sırada telefonuna mesaj gelince toparlandı. “Zühre teyze, bana müsaade, gitme vakti, umarım Yaşar’a da tez zamanda kavuşursun. Sağlıcakla kal”. Kadın Fehmi’ye bir an baktı, gülmeyle hıçkırık arası bir ses çıkarıp “Yine gel oğul.” dedi ve danteline gömüldü.

Fehmi, buluşma yeri olan köy kahvesinde arkadaşlarını beklerken köylünün konuşmaları bölük pörçük çalındı kulağına. Bir “Yaşar” lafıdır almış başını gidiyordu. Yok Yaşar yoldaymış, yarın varması bekleniyormuş, yok Yaşar’ı çekmeye televizyoncular gelecekmiş… Fehmi dayanamayıp, yan masaya döndü. “Ya kusura bakmayın emmiler, kulak misafiri oldum da. Kimdir bu Yaşar, Zühre Teyze, Yaşar diye bir oğlundan söz etti ama ünlü biri midir, işin aslı nedir, merak ettim.”

Adamlar birbirine baktı, biri acı bir tebessüm yerleştirdi dudağına: “Yok be kardeşim. Yaşar dediğimiz leylek. Köyümüz onunla anılır oldu. On bir yıldır her mart ayında köyümüze gelir. Belgeselciler, programcılar o yüzden ilgi gösterir. Sen de fotoğrafçısın belli ki, bak işte bu…” Bir yandan da telefonundan leyleğin fotoğrafını gösteriyordu. Gövdesi beyaz, kanat ve kuyruk kısmı siyah tüylerle kaplı Yaşar, gündoğumunda, gagasında tuttuğu balıkla, bir teknenin kenarında duruyordu.

Fehmi bir yandan fotoğrafa hayranlıkla bakıyor, bir yandan da yaşlı kadının söylediklerini düşünüyordu. “Ya Zühre teyze? Onun anlattıkları?”

Masadaki diğer adam elini iki yana açtı, “Zavallı kadın… Oğlu Yaşar gölde boğulduydu on bir yıl önce. Kabullenemedi, aklı gitti. Gelen leyleğe de o taktı o ismi. Biz de ne yapacağımızı bilemedik başlarda, gülelim mi, ağlayalım mı şaşırdık. Sonra bıraktık kendi haline, böyle avunuyorsa, acısına ilaç oluyorsa olsun, zararı yok dedik.”

“İşin tuhafı” dedi üçüncü adam. “Leylek de doğruca gider onun damına yuva yapar geleli beri. Rabbimin hikmetinden sual olunmuyor işte, bey oğlum!”

Fehmi bir yandan çayını yudumluyor, bir yandan da merak, şaşkınlık, hüzün gibi karışık duygularla duyduklarını sindirmeye çalışıyordu.

Fotoğrafçı grubu olarak köyden ayrılmaya hazırlanırlarken genç adam günbatımında son bir kare almak niyetiyle göl kenarına indi. Manzaraya daldı. Göğün kızıllığı gölü boyuyor, balıkçı tekneleri ağlarını topluyor, kediler ağaç diplerinde oynaşıyordu. Başını kaldırıp gözleriyle göğü taradı, yaklaşan sürüyü fark etti ansızın. Kalbi küt küttü. “Leylekler…” diye fısıldadı önce, sonra sevinçle bağırdı “Leylekler… Leylekler geliyooorr!”

Bir anda Zühre kadın düştü yine aklına. “Yaşar… Allah vere de Yaşar da aralarında olsa!” diye kendi kendine mırıldandı ve heyecanla kamerasının ayarlamaya koyuldu.

Şunlar da hoşunuza gidebilir

KLASİK YONTMA

Tarifsiz Adımlar

HÜZÜN İSTASYONU

Batı ve Doğu Arasında…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.