ISKARTA HAYAT: SON SEFER

“Ben aşkı Doğu’da tanıdım,

                                                                                                          Batı’da ölümü gördüm.”

                                                                                                                           Halit Refiğ

 “Karılar Koğuşu, Teyzem, Köpekler Adası” gibi döneminde çok ses getirmiş filmlerin yaratıcısı, Türkiye’nin yakılan tek filmi “Yorgun Savaşçı” filminin yönetmeni Halit Refiğ sadece bir sinemacı değil; aynı zamanda doğru bildiğini savunmaktan geri durmayan bir düşünce insanıdır. Refiğ, Metin Erksan ve Ömer Lütfi Akad ile birlikte Türk sinemasının forvet hattıdır dersek sanırım mübalağa etmiş olmayız. Eşi Gülper Refiğ’in “Benim eşim bir ruh anarşistiydi.” diye tanımladığı Halit Bey’in işe ruhtan başlayıp ruhta bitirdiği 1989 yapımı “Hanım” filmi, geride bıraktığı en nadide eserlerden. Halit Refiğ bu filmi, Kemal Tahir’in eşi Semiha Hanım ile kendi annesinin ölümleri üzerine yazmaya karar verir. Filmi çekmeye karar verdiğinde “Olcay Hanım” rolü için aklına gelen ilk isim ise Yıldız Kenter olur. Ancak ortada iki sorun vardır. O sıra Yıldız Kenter bir kaza geçirmiştir ve yapımcılar bu isme sıcak bakmamaktadır. Oysa rol Kenter için sanki tam kalıbında dikilmiş bir elbise gibidir. Velhasıl uzun süre için bu proje askıya alınır. Çekimler başladığında ise Eşref Kolçak bir trafik kazası sonucu kırılan ayak parmaklarının iyileşmesini dahi beklemeden ekibe dahil olur ve “Necip Kaptan” rolüyle olağanüstü bir oyunculuk performansı sergiler. Fatoş Sezer, Faruk Dilaver, Cem Özer de kadroda yerlerini alır ve ortaya muazzam bir iş çıkar. Elbette iyi oyunculuk ve iyi senaryonun yanında, bu başyapıtın tamamlayıcısı Cemal Reşit Rey ve Adnan Saygun müziklerinin de hakkını teslim etmek lazım.

Film Halit Refiğ’e 89. Antalya Film Festivali’nde “En İyi Yönetmen” ödülünü getirirken, “En İyi 3. Film” ödülüne de layık görülür. Yıldız Kenter’e Korsika-Bastia Film Festivali’nde “En İyi Kadın Oyuncu” ödülünü getiren de yine “Hanım” filmi olur ki hakikaten rolünü ruhuna giyindiği filmdir. Bilindik abartılı ve ağdalı teatral oyunculuğunun Olcay Hanım’ı bize pürüzsüz yansıtması, sanki Halit Refiğ bu rol için Yıldız Kenter’i uygun görmemiş de rolü onu düşünerek şekillendirmiş izlenimi veriyor. Erol Günaydın usta ise bir başka hususa dikkat çeker; Yıldız Kenter’in hayali ve gerçeküstü karakterleri canlandırmada ne kadar başarılı olduğunun altını çizer. Bazı eleştirmenler ise “fena çarpar” diye tabir ettikleri bu filmin –Tanpınar romanlarının sinemadaki karşılığı- olduğu iddiasında dahi bulunurlar. Atilla Dorsay ise beğenisini “Bu film Oscar’a gitmeliydi.” sözleriyle ifade eder. Bu anlamda “Hanım” filmi sadece sert ve gerçekçi filmlerin yönetmeni-senaristi Halit Refiğ filmografisinin değil, Türk sinema tarihinin de saygın bir yere sahip önemli yapımlarındandır. Gerçek sinemaseverler içinse mücevher değerindedir, gözbebeğidir.

Film Olcay Hanım’ın kedisine bir sahip arayışıyla başlar ve ilerler. Olcay Hanım eski bir köşkte yalnız yaşayan, piyano öğretmenliği yapan, yaş almış gerçek bir İstanbul hanımefendisidir. Kocası Kemal, deniz subayıdır ve yıllar önce Dumlupınar kazasında hayatını kaybetmiştir. Tek evladı Ülkü ise annesiyle pek ilgilenmemektedir. Diğer yandan Olcay Hanım İstanbul’un kültürel ve sosyal değişimine bir türlü ayak uyduramamaktadır. Necip Kaptan ve kedisi Hanım’dan başka dostu da yoktur. Filmin adı da kedisinden mülhem “Hanım”dır. Olcay Hanım bir gün amansız bir hastalığa yakalandığını öğrenir. Az zamanı kalmıştır ve bu durum onu korkutmaya başlar. Ancak onu asıl korkutan Hanım’ın sahipsiz kalmasıdır. Kedisine bir yuva arayışı, insanın insana, insanın hayvana duyarsızlığını acı biçimde gösterir Olcay Hanım’a…

Görünürde aristokrat, hassas, kırılgan ve mağrur Olcay Hanım’ın dramı çerçevesinde şekillenen senaryo diğer yandan geçmişin masalsı, efsanelerle örülü, yozlaşmamış, rant uğruna talan edilmemiş, adeta güneş yüzü görmemiş saraylı Osmanlı hanımefendisi gibi güzel ve saf İstanbul’a özlemi perçinliyor. Ardından ağıt yakıyor, döktüğü gözyaşlarını boğazın sularına bırakıyor. Aslında İstanbul ve Olcay Hanım üzerinden yitip giden tüm eski ve soylu değerlere bir vedadır bu film. Refiğ, masumiyet, nezaket, saygı ve vefa kavramlarını şehirle başarılı bir şekilde sentezleyerek öyle bir resmediyor ki, izleyiciyi bir lirizm ve duygu yoğunluğunun içine teklifsizce sürükleyip, adamakıllı silkeliyor. Günümüzün maddiyatçı, incelikten yoksun ve dejenere olmuş değerleri, Olcay Hanım’ın kızı Ülkü (Fatoş Sezer) ve sevgilisinin (Cem Özer) kişilikleri üzerinden sarsıcı bir şekilde eleştiriliyor.

                                                                                                   “Uzak, çok uzağız şimdi ışıktan,

                                                                                                   Çocuk sesinden, gül ve sarmaşıktan,

                                                                                                   Dönmeyen gemiler olduk açıktan,

                                                                                                   Adımızı soran, arayan var mı?”

                                                                                                                       Ahmet Hamdi Tanpınar

Vefa… Bugünün insanının belki en büyük eksiği. İnsanın insana, eşyaya, tabiata, hayvana göstereceği özenin mayası vefa… Olcay Hanım’ın kedisi Hanım’a, Necip Kaptan’ın çatanasına, eski damadı Agah’ın ve öğrencisinin Olcay Hanım’a, Necip Kaptan’ın Olcay Hanım’a olan gizli aşkına gösterdiği; kızı Ülkü’nün ise annesinden esirgediği vefa…

Olcay Hanım:

-Nice zamandır boğazı denizden görmemiştim. Bir dünya gidiyor, yeni bir dünya geliyor. Bildik yalıların çoğu ortadan kaybolmuş, insanlarıyla birlikte.

Necip Kaptan:

-Çok doğrusun Olcay Hanım. Bence insanlık kayboldu. Ben cahil bir adamım, öyle alengirli laf beceremem. Bence insanlık kayboluyor, efendilik yani. Efendi olmayanın yalı nesine?

Olcay Hanım:

-Anlıyorum Necip Kaptan, çok iyi anlıyorum.

Necip Kaptan:

-İşte onun için bu gemi su koyverdi. Çünkü bu gariban çatana efendiler devrinde yaşadı. Limanda koca koca gemiler çekti, ağır işçilik yaptı ama efendice yani adam gibi. Şimdiki tekneler zevk ü sefa vasıtası. Affedersiniz yani işleri fahişelik gibi bir şey, keyfe hizmet vermek. Hani motor deriz ya onun gibi işte. Hal böyle olunca, anlayacağınız bu efendi gemi “Ben yokum arkadaş!” dedi. “Bırakın artık yakamı, bu dünya bana göre değil.” Yani Olcay Hanım, bu gemiye hor bakmamak lazım. Bu şehrin çok yükünü çekti bu gariban ama efendice…

Olcay Hanım, Necip Kaptan ve köhnemiş çatana üçlüsünün; unutulmuşluk, yaklaşan ortak ölüm yazgısı ve ıskartaya çıkmış hayatlarıyla çıktıkları boğaz gezisi bir cenaze gibi hüzünlüdür. Yarattığı duygu yoğunluğunun dozu öylesine orantısızdır ki, film boyunca izleyicinin boğazına yumru olup birikenleri fâsılalarla çözüverir. İzleyici Türk sinemasının en unutulmaz sahnelerinden birine tanıklık eder. Hele hele Olcay Hanım’ın ölüm korkusuyla gördüğü sanrılar ve bu esnada yaşadığı psikolojik gelgitlerin izleyiciye sunuluşu, dokunaklı ve dantel gibi titizlikle işlenmiş bir yok oluş hikayesini kusursuz hale getirir.

Yaşar Kemal’in dediği gibi “Demirin tuncuna, insanın piçine” kalınmış bu çağda bir mendil, bir el sallayanı olmayan bu hazin seferin belki en iyi uğurlayanı Yahya Kemal olurdu…

                                                                                                 “Biçare gönüller! Ne giden son gemidir bu!

                                                                                                   Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu.”

Şunlar da hoşunuza gidebilir

Just Mercy (Sadece Merhamet)

Kendi Doğumunu Gerçekleştir

War Horse: Bir Dostun Gözünden

Chocalate ya da Bir Tutam Kırmızı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.