HÜZÜN İSTASYONU

Şehirlerarası otobüs terminalleri ile tren istasyonlarının yüzü kederli gelmiştir bana her zaman. Havalimanlarının telaşlı ayrılıklarına tezat, sabırla yol alışları, hüzzam makamı aşkları çağrıştırırlar nedense…

Upuzun bekleyişlerin eski aşklara has vedaların, sevgilinin ardından yürekten savrulan küllerin raylara yapıştığı hüzün imparatorluğu gibidirler bir nevi. Giden için ayrılık, kalbi narkozsuz neştersiz yerinden söküp kalana emanet etmek demek iken geride kalan için geçmişini ve geleceğini hazırladığı bavula sıkıştırıp sevdiğinin ellerine tutuşturmak demektir biraz da…

Vagonlardaki insan sayısını ikiyle çarpan hüzün istasyonlarının aşina olduğu sayım, her yolcunun kalbindekini de hesaplamanın metodudur. Yol boyu yolcuyu takip eden sıra dağların mı yoksa pencereye yaslanılmış başın mı daha ağır olduğunu anlamaksa imkânsızdır çoğu zaman. Arılıkların sessiz tanıkları gibidirler terminaller ve tren istasyonları. Sanıklar ayrılığa hüküm giyenlerdir. Cezayı verense hırslı, yaşlı, küflü tekrarlarıyla meşhur dünya…

Adil olmadığını onu tanıyanların bildiği ama kimselerin sesli söyleyemediği bu kalpsizin yarası ve yasası yoktur ne yazık ki! Söylenmek istenen onca cümle vakte yenildiğinde, sözcükler anlara sıkıştığında yumrular oturur boğaza. Sonra bir bedenin sol yanı, diğerinin sağ yanındaki boşluğu kucaklar sıkıca. Yutkunuşlar ve ritmi bozulmuş kalp atışları kalır geride…

“…Elbet bir gün kavuşacağız

Bu böyle yarım kalmayacak…”

Şarkısının sözleri fısıldanırken kulağa; ölüm hariç gidenden emin ol zira ben bekleyenden eminim sözü verilir en naifinden…

Kimi Anadolu’nun kekik kokan dağlarının samimiyetiyle bağrına basar sevdiğini. Kiminin, yokluğun uçurumlarında savrulmamış heybetiyle sakın ağlama olur son sözleri. Kimi asker nizamıyla, vakur selam vererek hoşça kala sığdırır kederini.

Bir de çocuklar vardır elbette. Avutulmuş aceleyle büyütülmüş çocuklar… Ayrılık denen melanetin bir gecede yaşlandırdığı süt kokulu dudaklarda görmüştür sessiz tanıklar. Zira yokluğun bir de ayrılığın kocatmadığı çocuk görmedim ben bugüne kadar…

Yaşlı dünyanın ayak izlerinde durur bu utanç; lanet olarak… Dört harfin yankısı baba kalbinde asılı kalır ve o yankı her gece babaları kalbinden vurur. Ağzı açık yaraya merhem değil tuz olur zaman. Babasından ayrılan çocukların bir adımları hep küçüktür, diğer adımları ise koca adam…

Dedim ya tren istasyonları ve garlar kederli gelmiştir bana her zaman. Bir o kadarda kavuşmayı anımsatırlar. İyiler kötülerle, sevgiler ayrılıklarla sınanır ve er geç geceye sabredene gün ışığı, beklemeyi bilene vuslat bağışlanır…

Aşkın bedel isteyen kuşkucu çocuğu, vuslat günü takar nişanını bekleyenlerin sol yanına. Sadakatin bin yıllık ak saçlı ihtiyarı gelir sonra hüzün istasyonuna; sırtında derviş hırkasıyla. Kimilerinin köşe bucak aradığı “vefa” tüm görkemiyle oradadır artık. Yakasına taktığı zümrüt taşlarla bezeli Zümrüdüanka broşu ışıltısını damıtır hak edenlerin yoluna…

Eski bir hikâyenin yeni yolcularını ağırlar her gün hüzün istasyonları. Kimi gidiş yolunda özlemi sırtına vurur, kimi dönüş peronunda direnmenin onuruyla umuda selam durur…

Şunlar da hoşunuza gidebilir

YAŞAR

KLASİK YONTMA

Tarifsiz Adımlar

Batı ve Doğu Arasında…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.