Işık ve Zaman

Sıradan bir gündü, klasikleşmiş arkadaş örgütlenmemizi gerçekleştirmiştik. Nereye, nasıl, neden gideceğimize karar veremeden tıkıştık arabanın içine. Şuana kadar kayda değer bir şey yok, klasik araç içi
arkadaş muhabbetleri;
 “-Bu şarkıcı da amma bozdu!
    -Yine bir şekilde satıyorlar ülkeyi!
    -Ulan şu İsrail yok mu, her sabah topladığım odamı dağıtıyor!”
Bu arada söylemeyi unuttum; Araba ve tekerlekleri de bizden, bizim gibi! En güzel çağları kapitalistlerce
satılmış, işleri gördürülmüş ve yaş aldıklarında da kapının önüne konulmuş. Sormuştum bahsi geçtiğinde “Neden hakkınızı aramadınız?” diye.  O zamanlar bahsetmişti bana; Hak arayamasınlar diye kanunlar çıkarılmış. Bir de eklemişti;
“Ne hak araması, enerji ve maden işçileri gibi daha Ankara’ya varmadan kesiverirlerdi önümüzü. Sizi en fazla döverler, ama bizi… Kaldı ki insan bile değiliz.” Haklılığına ben kılıf bulamam ama adaletin terazisinde para tartanlar için, bu pek de zor değil. İşte o kadar bizden, hatırlatmak istedim.

Yol, arkadaş, sohbet ve araç alışıldık. İleride ışıklar. Bir kazadan hemen önce gibiyiz. Her şey o kadar monoton ve sakin. Trafik lambası, sarı, kırmızı… Önümde kırmızı stop lambaları, her zamanki gibi… Çok dinlediğin şarkıları çalarken duymamak gibi, es geçtiğim araç içi arkadaş sohbetleri ve monotonlaşmış ayna kontrollerim…
Az daha sola çevirdim kafamı. İşte içime doğan kaza, tam da o an gerçekleşti!

Bir anne, kız çocuğu daha iyi dilenebilsin diye üzerindeki ceketi çıkardı!
Çalıların arasında, Kuşların altında, çimenlerin üzerinde, bu dünyada!

Süratle giden aracın direksiyonunu az ama bariyerlere doğru çevirmiş gibiydim! Dondum. Çat kapı kutuplara taşındı her şeyim! Ne bakışlarım, ne de dudaklarım…  Kalbimin alınacağı bir ameliyat öncesi ölçüsü kaçan anesteziye maruz kalmış gibiydim!  Hissiz ve hareketsizdim, Er Rayn’daki tercüman gibi! Birkaç saniye içinde tarandım! Birkaç hareketle vicdanıma yollanan canlı bomba kendini patlattı! Bir savaştan dönerken öldüm adeta, biraz biraz…

Camı tıklattı kız. Az kalsın, camı açıp haykırarak “A**** S******!” diyecektim, onu korumak için… Altında kaldığı kader enkazından onu kurtarmak istedim! Fakat kazada bilincimi, anestezide hislerimi, eylemde vicdanımı, ona varamadan ölmüştüm zaten, biraz biraz!

Kız çocuğu gitti, nefessiz kalıp ölmesi gereken enkaza doğru. Işıklar, sarı, yeşil ve sabırsız kornalar! Fırından ekmek almaya giderken bile birinin ölmesine tahammülü olmayan insanlar, ah şu insanlar! Artık sağırdım aracın içine. Zihnim ve bedenim ayrışmıştı; Bedenim güvenli bir şekilde aracı sürecek, zihnim kafasına sıkacak kurşunu ararken bu konuyu düşünecekti. Kimseyi suçlayamadım, kanım öyle donmuştu ki damarlarımın titrediğini hissettim! Zihnim çalkalanıyor; lüks bir aracın bardaklığına sıkışmış, karton Starbucks bardağındaki afili kahve gibi. Ve düşüncemin yamaçlarına vuruyor kaderini terk etmek isterken boğulmuş bir soru;
“Bir anne bu acıya razı olmak için, hangi acıları tatmış olabilir?”

Şunlar da hoşunuza gidebilir

YAŞAR

KLASİK YONTMA

Tarifsiz Adımlar

HÜZÜN İSTASYONU

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.