Fantastik Türk Edebiyatı’nda Yeni Bir Soluk: Son Vâris ve M. Hamza Gürsoy

Hoş geldiniz öncelikle… Aslında birçok röportajınızda uzun uzun anlattınız. Fakat bilmeyenler, ilk defa karşılaşanlar için “Son Vâris” macerası nasıl başladı, nasıl gitti ve gidiyor bahsedebilir misiniz?

Umarım güzel bir başlangıç olur. Öncelikle nasıl böyle bir çalışmaya karar verdim ondan bahsedeyim. Aslında ben başından beri ciddi bir fantastik okuru ve takipçisiyim. Bu dünyanın gücünü keşfetmek, bana onunla okurlar arasında köprü olma isteği verdi. Peki, nasıl yapılmış, diye sorduğumda başladı asıl serüven. Bu türün kurucusu diyebileceğimiz veya işte en popüleri, en işi temellendireni J. R. R. Tolkien’dir. Filologdur aynı zamanda kendisi, onu keşfetmekle yola koyuldum. Kendisi dünya destanlarını ve özellikle Orta Asya’nın, bizim olduğu kadar başka milletlerin mitolojilerini, destanlarını da araştırmıştır. Tabii aklımıza sadece Türkler orada varmış gibi geliyor, sanki başka milletleri orada yaşatmıyormuşuz gibi; Slavlar, Çinliler, Güneyli kabileler hep Orta Asya milletlerindendir. Onların destanlarındaki mitleri, karakterleri, alıp bir dünya kurmuş. Elfler, orglar gibi aslında birçok şey bu kültürlerin ürünü, onu sadece macera ve evren haline getirmiş.

En başta Son Vâris biraz daha Batı’ya yakın bir yapıdaydı. Sonra dedim ki daha bizden bir şey olsun. Çünkü Türkçe yazarak anlatmaya çalışacağım. Bu şekilde bizim destanları araştırmaya başladım. Tabii en başta Oğuz destanlarının hepsini, Uygur, Çin metinlerini, Hun, Ergenekon, Türeyiş destanlarına kadar pek çok metin ve destan okuyup araştırdım. Yakın ve uzak ama özellikle İslamiyet öncesini daha çok araştırdım. Ortaya çok ilginç ve büyük bir dünya çıktı. Star Wars için de böyle söylenir; Star Wars evreni o kadar büyüktür ki her karakter için ayrı bir dizi yapılır. Disney+ şu anda o dizileri yapıyor. Ben de büyük hayranlarıyım, figürleri bile var. Bu şekilde de çoklu fantastik takipçiliği ve evren kurma düşüncesi Son Vâris’le buluşmuş oldu. Ben Tolkien’in yapısını aldım fakat J. K. Rowling’in de mantalitesini aldım. Onda ufak bir çocuğun, büyüklerin dünyasında her şeye rağmen başarılı olması inancı yatar. Burada yine 17 yaşında yola çıkan bir çocuk var. Ben de kitabı yazmaya başladığımda o yaşlardaydım. Oğuz’un kitaptaki zamanına göre daha fazla yaşlandım, Son Vâris’te zaman farklı akıyor. Fakat karakterle beraber büyüdüm, büyüyorum bende. Böyle bir kurgu ortaya koymaya çalıştım. Çünkü anlatmak istediğim çok fazla şey var, çok güzel değerlerimiz var. Günümüzde unutulmuş olsalar da fantastiğin gücüne güveniyorum bunları aktarmakta. Biraz özet olacaktı uzattım belki lafı.

Sorun değil, çok kıymetli bilgiler olduklarına inanıyorum. Peki, Son Vâris ismi nereden geliyor?

İsminde de çok düşündüm, zaten ismi en son yazıldı, kitap basılmasına yakın değişti. Hepimiz bir şeylerin vârisiyiz, iyi veya kötü. Bir şeyleri isteyerek veya istemeyerek devam ettiriyoruz. Ortada bir miras var biz bunun emanetçileriyiz. Eğer karakterlere detaylı bakarsak sadece Oğuz’un değil birçoğunun son vâris olduğunu görebiliriz. Mergen kendi boyunun, babasının mirasçısı, vârisi; Aykut onun kuzeni, o da Erlik hanlığının vârisi. Drok klanlığındaki Theodor’un oğlu İyegor yine bir vâris. General Du-Seng ayrı bir vâris. İsimleri bilerek telaffuz ediyorum, özellikle yabancı isimler biraz tuhaf algılanabiliyor. “Duseng” değil mesela “Duuu Seng” (uzatmalı biraz da İngiliz aksanlı) sonra Shodai (Şoday) yazıldığı gibi okuyanları da duydum da o yüzden belirtmek istedim. Ve kitap direkt Oğuz Kağan’ın hayatı değil. Onun hayatının tamamını ele almış olsam da bu kendimce yazdığım bir Oğuz Kağan. Yani başka bir evrende gibi geçiyor gibi düşünebiliriz. İlk kitapta çok benzerlikler var çünkü orijin hikâyesi. Fakat bütün destanlarda 22-25 yaşlarından sonrası anlatılırken ben öncesini de anlatıyorum. Öncesinde neler yaşadı acaba diyerek yola çıktım. Devamını değiştirdim tabii. İkinci kitapta birçok okur bunu daha rahat algıladı. İlk kitapta bir destanı aldım günümüze adapte ettim sanıldı. Bazıları bunda hayal kırıklığına da uğramış ama Son Vâris’e fırsat vermeleri gerektiğini düşünüyorum.

Ben de ilk kitabı okuduğumda daha çok ortaokul öğrencileri için de kaynak olur, ne güzel, ilgi çekici bir kitap diye düşünmüştüm. İkinci kitabı okuduğumda “Aaa öyle değilmiş, bambaşka bir şeymiş” diye bir tepki verdim. Fakat yine çok hoşuma gitti çünkü edebiyatımızın böyle bir kurguya çok ihtiyacı olduğunu düşünüyordum.

Aslında yine okula yardımcı olabilecek de çok kısmı var, tarihten faydalanıyor. İkinci kitapta dâhil çünkü Türk mitolojisini kaynak aldım. Kırklar, dervişler, konuşan yaratıklar, bozkurtlar vs bunlar hep Türk mitolojisinden. Ki, daha bilmediğimiz bizim anlatamadığımız şeyler de var.

İlk kitabın arka kapağında Oğuz’un dilinden şöyle bir cümle geçiyor “Kağanlık bekleyebilir ama gerçekler beni onca yıl beklemiş.” diye. Çok fazla olmalarına rağmen kaynaklarımız da bu tür eserler için uzun yıllardır kullanılmayı beklemiş gibi…

Kesinlikle katılıyorum. Şöyle bir durum da var. Mitoloji kelimesi bile bize çok başka bir millete aitmiş gibi geliyor. Hâlbuki Türk mitolojisi bizde en az diğerleri kadar köklü bir alan ve çok şaşırtıcı şeyler var. Mesela Erlik Han dediğimiz karakter kötü ruhların efendisi diye geçer. Başka varyantları da var. Biz zannediyoruz ki her şey İslam’dan ibaretti kültürümüzde. Öncesinde uzun bir Gök Tanrı inancımız var. Buradan oluşmuş sözlü yazılı çok büyük bir edebiyat, inanışlar, töreler, destanlar var. Mitoloji dediğimiz budur zaten. İkinci kitapta geçen Oğuz’un rehberi bulduğunda okuduğu bazı isim ve yaratıklar (Tulpar, Razgat) hep Türk mitolojisinde olan karakterler. Mesela biz kanatlı uçan bir atın Pegasus ismiyle Yunan mitolojisinde olduğunu sanıyoruz. Hâlbuki kanatları görünmeyen bazı rivayetlerde siyah bir at olarak kağanların rehberi diye geçen Tulpar var. Üçüncü kitapta onunla da tanışacağız.

Araştırdığınız onca kaynağın içinde sizi özellikle etkileyen veya şu kısımlara mutlaka odaklanmalıyım dediğiniz yerler var mı?

Türeyiş, Bozkurt ve Ergenekon destanları listenin en başında geliyor. Hun destanları var, daha çok Dede Ata ya da Korkut Ata olarak bildiğimiz zatın anlattığı kısa hikâyelerdir. Onlardan çokça faydalandım, içlerinden ilginç karakterler geliyor. Mesela Tomris Kağan var, kadın bir hakan. Hatta Kazakistan üzerinden filmi de çekildi. Tomris Hatun diye de geçer. Kendi araştırmalarımla veya okuduğum birçok akademik yazılarla çalışmalar da yaptım. Mesela Zeki Velidi Togan Türk ırkı üzerine ordinaryüstür. Oğuz’un babasının ismi olan Ak Togan ona bir saygı duruşudur aslında. Kitaptaki her ismin karakterle uyuşan bir anlamı da var. Bazı isimler ilham olarak geldi, sonradan anlamına bir baktım şaşırdım. Mesela Mergen, ismiyle birlikte mitolojide olan bir karakter. Ben bunu sadece bir yerde görmüştüm, sonrasında ismi aldım. Karakteri araştırınca ismin; üstün kavrama kabiliyeti olan, üstün görüş yeteneği olan, usta okçu manalarına geldiğini gördüm. Ben onu anlamı bu olduğu için okçu yapmamıştım. Zaten kafamda bir okçu karakterin liderliği ve bilgeliği temsil etmesi gerekiyordu. Kendisi de çok ilginç, genç kızların sevgilisi oldu çıktı. Hiç bu kadar ilgi görmesini beklemiyordum. Başta iki ana karakter olsa da aslında üç ana karakterimiz var. Bumin’in hakkını da yedirmek istemiyorum şimdi. Oğuz liderliği, aceleciliği, belki adaleti temsil ediyor. Bumin neşeyi, ümidi, yoldaşlığı temsil ediyor. Mergen bilgeliği, soğukkanlılığı, kararlılığı temsil ediyor. Bunu daha önce hiçbir yerde söylememiştim sanırım.

Mergen daha gizemli bir karakter olduğu için belki de daha çok dikkat çekti. Bumin daha sempatik, Oğuz daha kendi derdi başından aşkın birisi. Geriye merak edip ilgilenmek için Mergen kalıyor.

Mergen’in hep babasından aldığı bir miras, bir görev var aslında kendince. Oğuz’un teklifini kabul edip onlarla hemen yola çıkması da bundan. Görevin ne olduğunu da üçüncü kitapta öğreneceğiz. Biraz “Bad boy” gibi takıldığı için belki çok sevildi. Kadın okurlarımdan çok fazla “Mergen’e bir şey olmasın” içerikli mesajlar aldım. Anket sonuçları da beni çok şaşırttı. Onun hem Oğuz’la hem Bumin’le ayrı iletişimi var. Bir de Albatu ile olan ayrı bir ilişkisi var. Onda birçok vasıf var ama duygu yoksunluğu var aynı zamanda hayatında. Annesi babası yok, amcasının gölgesinde kalsa da kendini büyütmeyi başarmış. Genç yaşına rağmen “Ulu Mergen” lakabını almış. Ama hayatında sevgiye dair hiçbir şey olmamış. Aykut’la belki o bağ olmuş gibi ama o da Aykut’un onu sevmesinden ötürü. Albatu ile aralarında bir anda coşup durulan aşk hikâyesi de belki bu yüzden.

Çok fazla sevgi eksikliğinin, yol gösterici eksikliğinin hissedildiği bir dönemden geçtiğimiz için Akça Kuyruk’un varlığının çok önemli olduğunu düşünüyorum. O nereye gitti, tekrar gelecek mi, iyi mi?

Akça Kuyruk bir denemeyle ortaya çıktı. Normalde benim hiçbir şekilde seride düşünmediğim bir karakterdi. Yazmaya başladım, beğenmeyip silebilirdim. Sonra baktım, bir derinleşti. Background olarak en çok uğraştığım hikâye olabilir. Ve çok beğenildi. Bu kadar iyi olacağını da, bu kadar sevileceğini de hiç beklemiyordum. Baya dokunaklı oldu. Gurbetteki ilk yıllarımdı aynı zamanda. Belki o yüzden aileden ayrı kalma, yalnızlık duygusu o kadar karşılık buldu. İkinci kitapta tekrar göründü, tekrar gitti çünkü başka işleri var. İlerde yine görünecek. Bozkurt üzerinden gelecek olan bir karakter gibi düşünürken daha ona var deyip, kurnaz olmasından ziyade, yol gösterici bir tilki gelsin istedim. Tilkiye kurnazlığı yakıştıramadım. Özellikle son dönemde, sosyal medyada sizde görüyorsunuzdur, gülen sevimli fotoğraflarına denk geliyorum. Tilkiler bize sunulanın aksine çok çakal, kurnaz değiller. Hainlik duyguları daha az. Aslında kurtların hainlik duyguları daha çoktur. Türklerin sürüleri, köyleri için en büyük düşmandır. Hatta bu çok tartışılan bir akademik çalışmadır. Normalde Kut inancına göre kutsal görünenin pars olduğu ama Ziya Gökalp’in de etkisiyle “Pars’ı bizim memlekette nerede bulacaksın, kurt yapalım onu” diyerek değiştirdiği şeklinde iddialar var. Doğru mu bilmiyorum, ama iddia olarak sunuyorum. Hatta ben bu iddiaların geçtiği kaynakları tam bulamadığım için “neyse bilindiği gibi yapayım” diyerek parsları saldıran bir ekip olarak göstermiştim. Hatırlarsanız Aykut’u ellerinden kurtarıyordu Oğuz, parslardı o saldıran yaratıklar.

Kendinize tahta bir kılıç yaptırdığınızdan bahsetmiştiniz. Onun hikâyesini de öğrenebilir miyiz?

Daha öncesinde başlıyor onun hikâyesi. Son Vâris’in kılıcı uzun bir kılıç değil aslında küçük kama şeklindedir. Bunlar daha kısa mesafede hızlı hareket edebilmek içindir. İki elle birden de kullanılabilirler. Dedemin meşhur bir kaması var, ben ciddi ciddi alıp kullanıyordum hatta bir iki defa kendimde kesikler açtığım da oldu. Sonra dedim bu böyle olmayacak ben bunun tahtasını yaptırayım kendime. Sahneleri canlandırmak için de tabii. Çünkü her şey kafamda tamam ama ben de ilk defa bir roman yazıyorum. Dedim, savaş-dövüş sahneleri, birebir kapışmalar falan nasıl olacak? Önce hayal etmeliydim, bunun içinde elime bir sopa almak yerine tahta kılıç almalıyım ki işim kolaylaşsın. Dedemin o kılıcı bana vasiyet olarak bıraktığı şeylerden biriydi ve o da tamamen gümüş rengindeydi. Gümüş pençenin geniş hikâyesi budur. Pençe zaten kurda bir göndermedir. “Kümis Kogot”da normalde eski Türkçede geçen bir tabir.

Kitabın birçok sahnesi film izler gibi, akılda canlanarak ilerliyor. En çok kafamda o evrene daldığım kısımsa; zaman geçişinin yaşandığı, efsunların birbirine girdiği, sarı sarı dumanların yükseldiği bölüm oldu. Şamanlar, büyüler, geçişler derken buralar için nasıl bir çalışmanız oldu?

Bu özellikten dolayı sanırım birinci kitabın daha akıcı olduğunu iddia edenler oldu ki doğrudur. İlk deneme olduğu için hemen Oğuz’un başına bir şeyler geliyor, daha tek plan bir anlatım var. Sonrasında bir sürü karakter üzerinde farklı hikâyeler oluşuyor. Bahsettiğiniz bölüm ise önceden tasarladığım ama bizzat korona başladığı anda tamamladığım, yer yer çok mu uzattım acaba diye düşündüğüm bir kısım oldu. Orada zaman yolculuğundan ziyade, yine bir zamanda geriye gitme ve zamanı değiştirme üzerine ortaya koyduğum bir çalışma var. Genelde kafamda bir şeyler planlıyorum ama yazarken çok başka yerlere gidiyor. Birçok hikâye bu şekilde oluştu. Zigon’u en baştan beri planlamıştım, ona bir arka plan hikâyesi yazdım. Zii ve Gon isminde Omash Yu’nun oğulları var, madenci bir aileler. Sadece Mergen’in anlattığı bu hikâyeyi detaylarıyla da görelim istedim. Hatta burada eskiden de bir karakter olsun, şaman kardeşimiz de gelsin gözüksün bize genç haliyle dedim. Zigon geçidinde tabii Karadeniz’deki Zigana geçidinden de bir esinlenme var. Zigon sehpadan gelmiyor yani. Geçmiş ve gelecekle bağlantısı olsun istedim ve ilerleyen kitaplarda Zigon’un etkilerini görmeye devam edebiliriz. Kendim yazdım diye demiyorum ama basit bir eser değil Son Vâris. Bazen ben de durup “Yaa bunu ben mi yazdım, neler oluyor?” diye tepkiler veriyorum. Planladığımın çok dışında şeyler gelişiyor. Daha da artacak gibi.

Zaman yolculuğunda prenses Lisha ile tanıştık. Öncesinde gelip giden kadın karakterler de oldu. Biz eski Türklerde kadın savaşçıların, bilgelerin, yöneticilerin önemli olduklarını okuyoruz, duyuyoruz. Peki, bundan sonraki kitaplarda da ana karakter olarak göreceğimiz kadınlar olacak mı?

Lisha karakteri fazlasıyla ön planda diyebileceğimiz bir yerdeydi, ana karakter olmasa da. Kadınlar kesinlikle etkiliydi destanlarda. Ama bize sunulan yapıda öyle değildi. Tomris Hatun dediğimiz kadın karakter dışında, bazen Amazonun kadınlarına benzer İskit kadınlarından bahsedilir, çok azdır yine de. Ya ikinci plana itilmişler ya destana eklenmemişler. Tolkien tarzından da kaynaklanıyor Son Vâris’teki durum, bir araştırmaya göre Tolkien’in karakterlerinde kadın karakter sayısı yüzde on beş veya yirmiden fazla değildir. Fakat bunun içinde kadın karakterlerin hikâyeye etkisi yüzde seksendir. Lisha karakteri çok önemli bir şey yaptı ve daha bitmedi hikâyesi. Onu göremesek de etkisini görebiliriz serinin devamında. Ay halkı basit bir halk değil. Biz sonlarına şahit olduk ama çok mistik ve görkemli bir devirleri oldu onların. Albatu karakteri evet biraz daha yan karakter gibiydi ama savaşçı kadınları temsil ediyordu. İlerde gözükebilir. Okurken yakalamışsınızdır, bir karakter bir kere gözüküp gidince temelli gitmiş olmuyor sonradan tekrar gelebiliyor. Kötü bir karakter bile olsa hikâyesi hemen bitmiyor. Üçüncü kitapta daha çok şaşıracağımız şeyler de olacak.

Şaman Kuntay ve Akça Kuyruk’ta bu gerçeği baya öğrendik. Fakat Harry Potter veya Yüzüklerin Efendisi serilerinden daha çok Narnia etkisini daha çok gördüm kitapta. Akça Kuyruk’ta biraz Aslan havası var sanki? Aslan da bir var bir yok… Onun yazarı da bizzat Türk destanlarından çokça faydalandığını belirtmiş.

Narnia’yı da çok severim ben bu arada. Sadece onun sinemaya daha iyi uyarlanabileceğini düşünenlerdenim. Üç film uyarlanabilmiş belki ama ondan fazla kitabı olan bir seri. Çünkü içinde Aslan ve dört çocuğun olduğu üç kitap var. Diğerleri Narnia’nın günlüklerini anlatıyor, Aslan ve çocuklar olmadan… Aslan karakterinin bilgeliği belki Akça Kuyruk veya İhtiyar Bilge’de görülüyor denebilir.

Bozkurt’un çok geçici sanki bir daha hiç gelmeyecekmiş gibi bir havası vardı. İkinci kitabın isminden ötürü daha çok görürüz diye düşündürmüştü.

İkinci kitabın ismi Bozkurt’un İzinde olsa da onu az gördük fakat üçüncü kitapta tekrar gelecek. Hep böyle üçüncü kitaba da bir şeyler atıyoruz, inşallah tatmin edici bir şeyler çıkar. Bozkurt’un da background hikâyesini göreceğiz. Belki bir bağ kurulur veya onu anlamamız için bir şeyler çıkar. Hayli ilginç bir karakter çünkü o da. Derinlemesine olmasını istediğim için biraz fazla uğraşıyorum karakterler üzerinde, değişikler o yüzden.

İkinci kitapta sadece dost taraftaki karakterlerin değil; düşman taraftaki karakterlerin de hikâyeleri vardı. Şamanların asıl hikâyeleri anlatıldığı kadar değil sanırım? Onları o hale getiren yaşanmışlıklar çıkacak gibi ilerde…

(Uyarı: Bu cevap aşırı spoiler içermektedir.)

Çıkacak, çıkıyor da zaten. Belki dördüncü kitaba da sarkabilir bazıları. Baş Şaman İgnasil olmak üzere onun hikâyesi şaşırtıcı bir şey olabilir. Gezgin Şamanı da bu kadar çok işleyeceğimi hiç düşünmemiştim. Kuntay’ı öldürmek gibi bir planım başta yoktu. O gidince bana bir şaman hikâyesi gerekti ve Oktavin’i seçtim. İlk kitapta da Gezgin diye geçerken ikinci kitapta ilk kez ismi geçti. O da hatta kendi ismini duyunca şaşırdı “Benim ismim bu muymuş?” diye. Bu şekilde daha ön plana çıktı. Zaten üçüncü kitap direkt onunla başlıyor.

Neredeyse bütün karakterler hakkında konuştuk gibi son olarak Hazarlardan gelme Kırklar’dan, Kürşad ve Behman Beg’lerden de bahsetsek?

Burada destanlardan, mitolojiden büyük bir esinlenme var. Komutanları Kürşad olan ve sayıları hep kırka tamamlanan bir ekibi temsil ediyorlar. Gerçek hayatta da Çin sarayını basan Kırklar diye bir ekip var ama bunlar onlar değil. Aynı şekilde gerçekte Bumin Kağan da var ama bizim Bumin o Bumin de değil. Bu belki insanların çocuklarına isminin koyulmasına vesile olacak karakterlerdir. Çok fazla varyantlar var.

Kitabın sinematografik şekilde ilerlemesi için özel bir şey yaptınız mı?

Ben seri dizi yapmak istiyorum. Bu yüzden o formatta yazmaya çalışıyorum. Her şeyi önce hayal ediyorum. Kılıç yaptırmam da bu yüzden. Dünyadan bunaldığım zamanlarda kaçtığım bir evren oldu zaten orası.

Sizce kitap doğru zamanda mı çıktı?

Zamanında çıktığını düşünüyorum. Ama daha önceden çıksaydı belki okuma oranlarının daha fazla olduğu bir zamana denk gelebilirdi. İnsanların önyargısız veya özet okumadığı zamanlara… Araştırmaya da daha çok vakit ayrılabilen bir zamanlardı. Şimdi birçok farklı sebepten ötürü kitap okumak lükse bile dönüştü.  Şunu söyleyen de gördüm “Teknoloji geldi kütüphaneleri kapatalım.” Mecburen teknolojiyi kullanıyoruz ama oradan da okunuyor diye okuma oranları yine artmıyor. Bu biraz bahane olmuş. Bu yüzden özet okuma, film izleme, eser yorumlama videoları, görsel paylaşımlar daha da arttı ve bunlar varken kimse kitap okumaya vakit ayırmıyor. İnsanlar kalın kitap görünce korkup kaçıyorlar ve kalın kitaplar sadeleştiriliyorlar. Harry Potter ve Yüzüklerin Efendisi bu dönemde çıksa kitaplar o zamandaki kadar çok okunmazdı.

Son Vâris’in okur kitlesi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Herhangi bir yaş aralığı koymadan yazdım fakat genç kitleye daha çok hitap etmeye çalıştım. Bir yandan da yedi yaşından yetmiş beş yaşına kadar bir aralık da var. Öncelikle kadın okurlarıma daha çok teşekkür etmek istiyorum. Ciddi anlamda değer verip okuyan inceleyenler onlar. Erkek okurlarımdan da ciddi okurlarım oldu ama sayıları daha az. Kaldı ki ben aklınıza gelebilecek her türlü kesimden insanın kitabı okuyup beğendiğini gördüm. Üzüldüğüm şey şu, kitabın kapağına bakıp “Çocuk kitabı” algısı ile okumaktan kaçan kişilerin olması. Hiçbir şans vermiyorlar esere. Çizim olarak çok güzel bir çalışma oldu. Kapağa başlığa bakıp belli bir ideolojiye ait olduğunu sananlar da çıkıyor. Ya bir aç oku önce sonra karar ver. Ben yerden yere vurulmaktan da çekinmiyorum ama yargısız infaz da yapılmasın, okunsun öyle yorum yapılsın. Umarım daha iyi okurlara da ulaşırım. Yurt dışında olduğum için de geniş kitlelere ulaşmakta güçlük çekiyorum. Fakat son zamanlarda sosyal medya üzerinden canlı yayınlarla söyleşiler oldu, baya izleyen de olmuş. Şaşırdım duyunca ama çoğu okumamış tabi. Okuyalım ve o şekilde daha birçok şey konuşalım istiyorum. Her türlü davete de açığım.

Söyleşilerinizin birinde hocanızın “Hedefin yıldızlar olsun, ulaşamasan da yükselirsin.” sözünü yol haritası yaptığınızdan bahsetmiştiniz. Benzeri bir sözü benim lise hocamız da çok söylerdi, o yüzden ilgimi çekti. Peki, sizin yıldızlarınızda neler var?

Tez çalışmamdaki danışman hocamın ağzına pelesenk olmuş, bize hep söylediği bir sözdü. Benim de hayat felsefem aynı zamanda. Şahıs veya topluluklardan ziyade kavramlar üzerinden ilerlemeye çalışıyorum. Hak, adalet, eşitlik, özgürlük, yardımseverlik, yardımlaşma, inanç vb… Görüştüğümüz senaristler de var. Dizi veya film için zamanı geldiğinde Netflix’in de kapısını çalmayı düşünüyoruz. İngilizceye çeviriyi zaten düşünüyoruz. Çizgi romanı da çıkabilir bunu da çok istiyorum. Bunlar olmayacak şeyler değil. Zamanla hepsi olacak inşallah. Olmaya da çok müsait bir yapısı var. Her şeye karşı umutlu olmak lazım…

Çok güzel bir söyleşi oldu gerçekten, çok teşekkür ederim. Son olarak “Asya’nın evlatlarına” hatta torunlarının torunlarına söylemek istedikleriniz var mı?

Şunu söyleyeyim, her şeye karşı ümitvar olmak lazım, en kötü zamanda bile. Karanlığın en koyu olduğu vakit şafağın yaklaştığı vakittir. Son Vâris’te ben kendimce eğlenmek, sıkıcı ortamdan uzaklaşmak ve bir şeyler sunmak adına bu eseri ortaya koydum. Eğer bir şans verip okurlar ve bu aileye dâhil olmak isterlerse kapımız hep açık. Ve emin olsunlar bu aileye girdikten sonra mutlu olacaklar diye düşünüyorum.

Şunlar da hoşunuza gidebilir

SEN BENİM KiM OLDUĞUMU BİLİYON MU?

Hilmi Yavuz ile Edebiyat ve Gerçeklik Üzerine Kısa Bir Mülakat

Galip Çağ ile Nurettin Topçu Üzerine Söyleşi

A. YAĞMUR TUNALI ile İKİ GÖZÜM TÜRKÇE ÜZERİNE

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.