ÇIĞLIK

Gecenin doğum sancısı başlamadan evvelki saatlerinde, musluktan damlayan suyun hacmine zıt ağırlığını hesaplamaya başladığınızda dikkat edin aklınıza…

Bir damla suyun beynin odalarından geçerken demirden topuz gibi tüm kapılara vuruşunun gürültüsünü, uykusuzluğun halüsinasyonu diye nitelendirdiğinizde alarmı ciddiye alın…

Pencere camındaki aynı köşeye kendini vurarak dışarı çıkmak isteyen sineğin, niyeti özgür olmak mı yoksa intihar etmek mi diye düşünmeye başladığınızda kollayın ruhunuzu… Kanatlarının içinde var olan renkleri o güne dek fark etmemiş olmanız pencereyi açıp çıkarmak istediğinizde kopan kanadına değen güneş ışığında “fark etmenin bütünüyle” kıyaslıyorsanız içinizin çığlığını dinleyin…

Beden ruhun kıyafetiydi, insan içine bakmayı unutup kılıfla mutlu olabileceğini varsaydı.

Kıyafeti ütüledi durdu, ruhunun sesi fısıltıdan çığlığa dönüşünceye dek. Kendine yabancılaşan insanın diğerlerini anlayabilmesi zaten olanaksızdı.

Portekizli yazar José Saramago’  “Körlük “adlı eserinde toplumsal duyarsızlığın sonuçlarını anlatmıştı okurlarına. Kanıksanan çürümüşlüğün yozlaşmanın tüm topluma yayılışı “körlük”metaforuyla kurgulanmıştı.

Diğer yandan Norveçli Ressam Edward Munch tarafından 1800’lü yılların sonlarında yapılan “Çığlık” adlı tablo (Skrik boğuntu) ya eleştirmenler sanatçının günlüğünden yola çıkarak anlamlar vermişlerdi. Munch ‘un tablosundaki ana figürü cinsiyetsiz olarak resmetmiş olması insan temasının bütününe vurgu yapmak isteyişinden olabilirdi. Tablolarını tanımlarken;

“İçimdeki cinleri kovmak için sürekli tuvale aktardığım temalar ve imajlarıdır.”Diyen ressam belki de içindeki çığlığın sesini görüntülemişti.

Ruhumuzun sesini kapattığımızda bireysel trajedimiz, yaşadığımız toplumun çığlıklarına kulaklarımızı kapattığımızda toplumsal trajedimiz vizyona giriyordu. Tıpkı Saramago’nun romanında anlattığı gibi.

Mühendislerinin;

“Tanrının bile batıramaz” dediği yolcu gemisi Titanic’i çoğumuz biliriz. Kazadan kurtulanların anlattıklarımıydı bildiklerimiz yoksa hayali senaryolar mıydı cevabı muamma. Leonardo Di Caprio’nun başrolünü oynadığı muhteşem filmdeki müzisyenlerin, geminin suya gömülmesine dek şarkılar çalmalarımıydı gerçek, filikalara binebilmiş şanslıların(1.sınıf yolcuların),  denize düşenlerin çığlık atanların yardım isteyenlerin seslerini duymamak için şarkılar söylediklerimi? Hangisi insanoğlunun hayatta kalma dürtüsünün yapabilecekleriyle örtüşüyor?

Dünyanın tanıklık etmediği şeyler değildi hani, acılardan yaratılan illüzyonlar…

Çirkin kaba, ilkel gerçekleri renkli sihir tozlarıyla bezeyip paketlemek, sonrada onları satmak. Beyaz perdenin en eski geleneği olabilir miydi?

Örneğin;

İşgal edilen sömürülen coğrafyaların acıları yoklukları üzerinden yaptıkları filmlerde sömürü sisteminin parçası olanlardan kahramanlar yaratmak, yaptıkları filmleri posasını çıkarttıkları ülkelere satmak. Açlığa yokluğa sebep olanlarla denklaştöre basan parmağın aynı millet oluşu ve insanlık adına en prestijli yarışmalarda verilen birincilikler… Tüm bunlar hasta ruhumun kurgusu mu, yoksa süregelen bir oyun mu?

Titanic den kurtulan yolcular yıllar sonra çocuklarıyla konuşurken;

“Başka şansım yoktu, hayatta kalmalıydım” mı demişlerdir, yoksa

“Bu güne dek her gece o çığlıkları duydum. Denizin üzerindeki cesetlerin yüzleri gitmedi gözlerimden. Keşke o gece bir kişiye daha yer açabilmek için çaba sarf etseydim, ya da onlarla birlikte ölseydim.”mi demişlerdir?

Sizce?

Hem ruhumuzun, hem diğerlerinin çığlıkları içinde sükûnet hayal eden bir avuç düş kırıklığıyız hepimiz…

Şunlar da hoşunuza gidebilir

YAŞAR

KLASİK YONTMA

Tarifsiz Adımlar

HÜZÜN İSTASYONU

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.