Alain Corbin: Sessizliğin Tarihi/ Rönesans’tan Günümüze

“Duy bu ince gürültüyü, akıyor; sessizlik bu. Dinle, hiçbir şey duyulmazken ne duyduğunu dinle.”

Paul Valéry


Alain Corbin Annales Okulu’nda yetişmiş, yaşayan en önemli Fransız tarihçilerden. XIX. Yy. mikro tarih çalışmalarının yanında; duyular, temsiller ve beden konusundaki çalışmalarıyla da dünyaca ünlü bir otorite kabul edilen emeritus profesör. Yani “Unumu eledim, eleğimi duvara astım.” demeyip, emekli olduktan sonra da çalışmalarına devam edip, onursal olarak da titrini sürdürenlerden.

Annales Okulunun tarih anlayışına göre tarih, ancak betimleyici olmaktan çıkıp açıklayıcı olduğu ölçüde bir bilim haline gelir. Corbin’in düşüncesinin de bu bağlama hizmet ettiğini, okulun kurucularından Lucian Febvre’in tarihçilik anlayışına paralel örnekler vermesinden anlıyoruz.

Koklama ve duyma deneyimleri, toplumsal imgelem, cehalet, eril arzu gibi mikro konular üzerine geniş sorular sorduğu çalışmalarının yanında; sessizliğin tarihi üzerine bir ilk çalışma olarak gördüğü bu kitabında, insanın sessizlikle ilişkisinin yaşam için ne denli kurucu olduğuna dair mühim ipuçları sunuyor. Sessizliği deneyimleme biçimleri, sessizlik arayışlarının çeşitliliği ve geçirdikleri dönüşüm; edebiyat ve düşünce metinleri, resim ve sinemaya atıflar üzerinden irdeleniyor. Farklı disiplinlerden metinleri devreye sokarak konuyu derinleştirmeye çalışması; okuyucunun sadece sessizliğin tarihsel seyrini değil, bugün bize ne ifade ettiğini de sorgulamasını sağlıyor.

“Sadece sessizlikle, sessizliğin elle tutulmaz kırılganlığıyla sonu olmayan bir diyalog kurulursa, hesap kitap yapan mantığın gözleriyle asla görülemeyecek olan ruhun dile getirilemez yaraları kavranabilir ve iz bırakmadan iyileştirilebilir.”
                                                                                            E. Borgna

Alain Corbin’in “Sessizliğin Tarihi” çalışmasına dair basına yansıyan yorumlar:

“Duyular üzerine harikulade çalışmalarından biri olan (…) sessizliği, onun seslerini ve anlamlarını araştırdığı bu kitabı müthiş bir cevher.”

John Merriman / Yale Üniversitesi –  Tarih Bölümü

“Alain Corbin tarih yazımını yeni alanlara genişletmekte dünyaca ünlü. Sessizliğin Tarihi’nde bunu daha da ileri götürüyor: Tarif edilmesi güç, çok yönlü bir kavramın tarihini anlatmakla kalmıyor, onun felsefesi, teolojisi ve edebiyatına da giriyor.”

Robert Tombs / Cambridge Üniversitesi

“Bu kitap fikirlerle dolu: resmi ‘sessiz söz’ olarak ele alıyor, yazıyı sessizliğin kesintiye uğraması olarak. Tanrı’nın sessizliğindeki acımasızlığı; ormanların, sütliman denizlerin ve karın sessizliğindeki derinliği anlatıyor.”

Times Higher Education

“Duyular üzerine çalışan Alain Corbin tarihçilerin görmezden geldiği bir konuyu, sessizliği ele almaya cüret ediyor. ‘Gürültünün yokluğu’ndan fazlası olan bu kitap yüzyıllar boyunca yazar ve şairleri büyülemiş sessizliğin binbir özelliğini gözler önüne seriyor.”

Le Point

“Duyulur olanın –duyuların ve duyarlığın– tarihi konusunda otorite kabul edilen yazarın ele aldığı konular listesine artık sessizliği de ekleyebiliriz.”

David E. Cooper in Los Angeles Review of Books 

“Sessizliğin Tarihi bir girdabın ortasındaki sessiz vaha gibi baştan çıkarıcı.”

The Independent

Alain Corbin, “Sessizliğin Tarihi: Rönesanstan Günümüze” adlı kitabında, sessizliğe tarihsel bir anlam kazandırıyor. “Dur!” diyor: “Sessizliğe gürültü yokluğu deyip geçemeyiz.” Tefekkürün, kendini dinlemenin, meditasyonun, duanın, düşlerin, yaratmanın önkoşulu olduğuna; hatta sözün doğduğu bir içsel mekan olduğuna ikna ediyor. “Resim sessizliğin sözüydü” diyerek Rembrandt’ın “Meditasyondaki Filozof” tablosuna atıfla “Asla Tanrı hakkında konuşma ve yazma… Onun sessizliğine sessizlikle yanıt ver.” göndermesini bütünlüyor.

“Ve bu böyledir, dua etmek kendi söylediğine kulak vermek değil, susma raddesine gelmek ve suskun kalmaktır, sabırla beklemektir, dua eden kişi Tanrıya kulak verene dek.”

                                                                                     Kierkegaard / Kırdaki Zambak ve Gökteki Kuş

İnsan bazen Tanrı’nın sessizliğini onun yokluğuna delil kabul eder. Dünyada onca acı yaşanırken Tanrı’nın sessizliği kabul edilebilir gelmez, insan için bu sessizlik trajik bir hâl alır. İlginçtir ki pek çok topluluğun bünyesinde sessizlik bir iktidar aracıdır. Belki Tanrı için de öyle. Corbin’in tabiriyle “Ötekini görmeyi, duymayı reddetmek, iz bırakmasını engellemek; kişiyi bir tür yok olma haline mahkûm etmek…” İnsanın insana kurduğu iktidar, Tanrı’nın insana geçiciliğini hatırlatarak varlığını konumlandırdığı zirve. Aziz Juan de la Cruz’un Tanrı’nın sessiz kalmasının insana, inanma ya da inanmama özgürlüğü tanıyan bir alan sunduğu tezini savunması ise kafa yorulası bir düşüncedir.

“Sadece sessizlik ötekini temaşaya izin verir.”


                                                                                      Pascal Quignard


XXI. yy.ın adından söz ettiren kültür kuramcısı Byung-Chul Han “Yeryüzüne Övgü” isimli kitabında, yeryüzünün en yalın ifadesi olan bahçeye konumlanıyor; başkalarının zamanından, dijitalleşmenin yükselttiği iletişim gürültüsüne odaklanıyor. Toprağın insanı mutlu eden rezonans alan olduğunu söylerken, bir de formül sunuyor: Human[insan]ın, humusa[toprak] geri dönmesi.

“Bugün bizim söyleyecek çok şeyimiz var, iletişim kuracağımız çok şey var, çünkü biz birileriyiz. Biz hem sessizliği hem de susmayı unuttuk. Benim bahçem sessizliğin mekânıdır. Bahçede sessizlik yapıyorum. Hyperion gibi sessizce dinliyorum.”

Byung-Chul Han/ Yeryüzüne Övgü


Tefekkürün yahut meditasyonun zemini sessizlikle örülü olduğu nispette odaklanmaya imkân tanır ve Cizvit rahibi Baltasar Álvarez’in “Sessiz Dua Risalesi”nde dediği gibi: “O zaman yürekte her şey susar ve hiçbir şey insanın gönlünü bulandırmaz; sadece Tanrı’nın irşad eden ve vahyeden sesinin duyulduğu sessizliktir bu…” Bu hali ise yine sessizlik ve sükûnetle ağırlamak gerekir. Bu makam sessizliğin sadakatle korunduğu ve tutkuların alt edildiği bir ileri adımdır Bossuet’a göre. Bu mistik deneyimler vasıtasıyla sessizliğin karanlıklarına dalan insanın önünde bir yol açılır. Önce kendi ruhuna intikal eden insanın asıl varışı Tanrı’ya yani bütüne intikaldir…

“Kalbimi canlı tutan, rengarenk bir sessizliktir.”

Claude Monet


“Her sözcük, sessizlik ve hiçlik üzerinde gereksiz bir leke gibi” diyen Samuel Beckett’a nispetle Antonin Artaud ise şöyle der: “Şeylerin ruhu kelimelerde değildir.” Ionesco ise “Günlük” adlı eserinde noktayı “söz sessizliğin konuşmasına engel olur” diyerek koyar. Bilinir ki ruhun dili sessizliktir. Pascal Quignard’ın son müzik dersi sonrası üstadına verdiği söz üzerine söyledikleri mühimdir: “Kulaklarımı sessizlikle yıkayacağım.” Müziğin yaratımı için fonda mutlaka pürüzsüz bir sessizlik olmalı. Notaların aktarıldığı kâğıdın beyazı kadar saf bir sessizlik. Sessizliğin o saflığını, pürüzsüzlüğünü en bariz hissettiğimiz zaman dilimi İsveç’in Dalarna bölgesinde, Elf soyundan gelen kuzeyli kadınların [vallpiga] bahar ve yaz aylarında yüksek tepelerde koyun, keçi ve inek sürülerini çağırmak için söylediği kulning’in Alp Dağları’nın meralarında yankılandığı andır. Ortaçağ’dan II. Dünya Savaşı’na kadar İskandinav coğrafyasının sessizlik zeminini dokuyan büyülü nakıştır kulning. Jonna Jinto ise kulningin bu yüzyılda unutulmaması adına puslu sesiyle bayrağı devir alan isim…

“Dinle oğlum sessizliği.
Dalgalı bir sessizlik bu,
Yankıların ve vadilerin üzerinden kayıp giden
Ve başları yere eğen
Bir sessizlik.”

García Lorca / Le Silence

Her şeyin sustuğu gün, atmosfere sessizlik hakim olana kadar; bir kadının buğulu sesinden kulningi, Dali’nin “Deniz Kenarında” tablosundaki ıssız enginliği, hastane duvarında işaret parmağı dudaklarına değen hemşireyi, Victor Hugo’nun Les Voix intérieures’inde hayal ettiği harap olmuş Paris’i, kâşif John Muir’in Shasta Dağı’na kuru havada yağan lapa lapa karın altında tırmanma macerasını, Madam Rimbaud’un mezarlık sessizliği tasvirini, çöl azizlerinin Tanrı’yı arayışlarını düşlerken, kitabın satırlarında “gizden yoksun bir yürek, açık bir mektuba benzer” cümlesinde mola alıyorum. Publilius Syrus’un “susmalısınız ya da sözleriniz, sessizliğinizden daha değerli olmalı” ikazıyla toparlanıyor; Henry David Thoreau’nun “insan ruhu Tanrı’nın orkestrasında çalan sessiz bir arptır” sözünün derin mesajını kendimce selamlıyorum.

“Sessizlik, kelime olmayan bir kelimedir; nefes de nesne olmayan bir nesne.”

Bataille

Şimdi sınırları bana ait olan o ıssızlığın kenarlarını yumuşak ve yaldızlı bir tınıyla belirginleştiriyorum. Yasmeen Amina Olya’nın sesi Strasbourg sokaklarından menzilinin dışına taşıp sessizliğimin üzerine bir kuğu gibi süzüldüğünde en ücradaki onulmaz gibi görünen yaraları bile sağaltıyor. Sessizliği şifa namına mühürlüyor. Bir çift anahtar dresuarın üzerindeki çanağın içine fırlatılıyor, sessizlik orada bitiyor…

Şunlar da hoşunuza gidebilir

Just Mercy (Sadece Merhamet)

YARGILAMA, DEĞİŞTİRMEYE ÇALIŞMA!

GULAN ZAMANI MİSAFİRİ: SEZAİ KARAKOÇ

Wittgenstein: “Bir Garip Filozof” II

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.