AHDE VEDA FANİYATA

Pek bir şey hissetmiyorum. Birçok kırgınlığım var elbette. Ki zaten konuşmam gereken hiçbir vakitte ağzımda fedailiğe kalkmazdı kelimeler. Ulan hepiniz oradaydınız be! Hani şu katilli filmlerde kaçan kurban bir süre sonra yorulup durur ya öleceğini bilerek… Yorgunluk, yorulmak işte öyle lanet bir şey… Yaşamı kesecek kadar keskin bir emir, ölümü kabullendirecek kadar kendisine tabi etmiş bir komutan… İnsanın beslendikleriyle kendini zehirleyebilmesi, ne garip! Günü geçmiş kavuşmalar, bozulmuş huzur, fazla tüketilen yalnızlık, açıldıktan sonra kullanılmamış sevgi, karışma-karıştırma hızı ayarlanamamış iki insanın kesilmesi ve buna rağmen servis edilmesi… Midem bulanıyor, bu yaşamı daha fazla tutamayacağım içimde! Her gün aynı şeyleri gören biri ile körün arasındaki fark ne? Dur, dur da ben söyleyeyim: Komşunun tavuğu, kaz görünüyor sadece. Madem aynı şey, neden mi körüm? Çünkü körler, yalanları sadece duyar, görmezler. Dayanamadığım bir hâl aldı artık yalan. Yalan söylenirken izlediğim dudak hareketleri, jestler, mimikler, kahrolası seslerin tonları! Yüzümün her santimetresi yalanla parçalandı, lime lime edildim yıllar yılı. İnan, pek bir şey hissedemiyorum artık. Sadece körüm ve bu zamanla oldu…

Bana sorsalar, “Ani gelişti bu karar…” derim. Fakat biliyorum ki içimde yıllardır benden habersiz büyüdü bu fikir. Artık onun için zamanı gelmiş olmalı ki “Ben senin evladınım!” tavrıyla dikildi karşıma. Doğum gününde eşinin sürpriz yapması kadar alışılmış fakat ani…  Ani bir kararla dün aldım urganımı. Urgancıyı tanımıyorum. Ki ona urgancı mı denir, onu bile bilmiyorum. Hem bu zamanda kimin urgan satan bir tanıdığı var ki? Hayır, bilsem oradan alırdım; dostlar kazansın!
Urgan elimde yürüdüm eve kadar, yahu bir urganın insanı bu kadar rahatlatacağını hiç tahmin etmezdim, yürüdükçe tangır tungur dökülüyor peşim sıra; kira, fatura, iş, akraba, kazık, bolca kazık, yalanlar, bolca… Affedersiniz ama mübalağa edeceğim; kapım kendi kendisini açtı, hürmet ve saygıyla…

Eğdim başımı gam-ı haneme nüfuz ederken eğik eğik devam ettim, bunca yıllık duvarlarıma hesap verecek kadar vaktim yok. Hem eski dostlar, sırdaşlar böyle şeyleri tolere edebilmesiyle namlı değil mi? Ah benim tek gözlü, rutubet kataraktlı devim, salonum… En zoru da masam… Masama… Hiçbir şey dememek en iyisi; söz bir çilingir ve benim bir eşiği daha işgal edecek kadar arşın taburum yok. Keskin olmalıyım artık, en azından bir kâğıt kadar. İçine kapanık, nahif görüntüsünün altına saklanmış fakat doğru anda kan akıtacak kadar gözü dönmüş bir kâğıt. Bir hamlede aldım masamın üzerinde duran şişeyi, bir hamlede doldurdum kadehime. Hepsinin anısı, yarenliği ayrı ama yer yok buna, bu vakitte. Bir hamlede içtim son içkimi, bir hamlede çektim yıllarca oturduğum taburemi, bir hamlede çıktım üzerine, o da afallamış! Taktım urganımı tavandaki kancaya, son kez baktım, lime lime yüzümle baktım, gözlerim yeniden görene kadar, çatlayıp tekrar kör olana kadar baktım; anılarıma, bir oda ötedeki kahvaltıma, odanın her yerinde sızışlarıma, çalmayan zilime, prizden çıkarmadığım şarjıma, duygulu gözlerle seviştiğim yatağıma… Ve ittim sandalyemi! Ötekileştirdim! Kendimden beri ettim! Ani! Keskin! Bir hamlede!

Korkudan değil; bir gizin, bir merakın son bulacağını bilmenin heyecanından titriyorum.
Gidiyorum… Bir hamlede… Keskin… Ani… Kırgınlığım çok… İnan, pek bir şey hissetmiyorum artık.

Şunlar da hoşunuza gidebilir

YAŞAR

KLASİK YONTMA

Tarifsiz Adımlar

HÜZÜN İSTASYONU

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.