YAŞAMIN KIYISI

Çalar saatin arka arkaya ikinci çalışından sonra ancak açabildi gözlerini Yusuf; yorgunlukla, uykusuzlukla, soğukla geçecek yeni güne. Biraz tembellik yapmak hakkı olabilirdi belki eğer bütün bunlar olmasaydı. Evet, bütün bunlar… Vakit kaybedecek durumda değildi. Fırladı yatağından; yatak denecek çok şey olmasa da yatak idi işte nihayetinde. Toplamaya kalktı yatağını, uzun sürmedi. Bir yastık bir yorgan ne kadar zaman alabilirse o kadar zaman aldı bütün bunlar. Elini yüzünü yıkamak için devam etti. Bir gecekondunun sağlamış olduğu bütün yaşam alanlarını tek tek geçerek ulaştı musluğa. Yüzünü yıkadı, kuruladı. Giyinmek için kıyafetlerini aldı eline. Eski yamalı bir pantolon, üst üste giyilen iki kazak ve de iki çift çorap… İki çift çorap ancak engel oluyordu soğuğa. Hazırdı. Mutfağa geçti. Ondan önce uyanmış olan annesinin hazırladığı kahvaltılıklardan birkaç lokma ancak alabilecekti yine. Yusuf gibiler için zaman hep azdı, gün hep kısaydı. Oğluna belli etmeden seyre daldı onu annesi. Elmacık kemikleri çıkmış, saçları birbirine karışmış daha bu yaşta göz altları mor bir renge bürünmüş bir surat. Bedenini de tahmin edebiliyordu evladının. Anneler evlatlarına dair her şeyi bilirdi ne de olsa. Kaburgaları sayılan, morluklar içerisinde soğuktan çatlamış ürkek ve titreyen bir beden canlandırdı gözünde. Haklıydı, anneler çoğu zaman haklı değil miydi zaten?

Toparlandı Yusuf, kaç küsür yıldır giymeye devam ettiğini bilmediği paltosunu aldı sırtına ve annesine bir el selamı çakarak çıktı evden. Güneş yeni yeni doğuyordu. “Sabah güneşi işçiye vurur.” demişti bir vakit bir adam. Onu hatırladı, güldü. Şehrin ücra köşelerini, metruk binalarını tek tek geçti. Kimi yıkılmış kimi kendi haline terk edilmiş kimi de içerisinde yaşam barındıran bu evlerden birinde arkadaşı Hasan oturuyordu. Giderken onu da alırdı her sabah. Hasan çoktan kapıya çıkmış onu bekliyordu. Yusuf’a göre daha tombul ama ondan bir yaş küçük siyah saçlı bir çocuktu Hasan. Üstelik daha on birine gireli çok da olmamıştı. Birbirine sokularak yola koyuldu iki arkadaş. Yer yer konuşuyor, yer yer susuyorlardı. Sokaktan onlarca insan geçiyordu; uykulu, düşünceli, yorgun, bıkmış onlarca insan. Hepsinin yüzünde aynı ifade vardı. Çeyrek saatlik bir yürüyüşün ardından gelebilmişlerdi ancak varacakları yere. Kepengi kaldırma sırası bugün Yusuf’a gelmişti. Boyu yetmezdi, gücü yetmezdi ya o koca kepengi kaldırmaya ama yine de denedi. Pes etmeden; bir, iki, üç… Olmuyordu, Hasan ise ona bakıp gülüyordu içten içe. Bu gülmek iki arkadaşın arasındaki sabah rutini idi ne de olsa. Beraber denediler, o zaman daha güçlü sayılırlardı. Açıldı. Sırayla içeri daldılar. Tezgâhlar olduğu gibi duruyordu, akşam nasıl bırakıldı ise öyle. Tezgâhta her şey vardı, para yapacak, para yapma ihtimali olacak ne varsa vardı. Önce Yusuf ardından Hasan çıkardı arabasını. Kepenk indirildi ve yola koyuldu iki çocuk. Çukurları, dar sokakları geçip şehrin işlek caddelerinden birine vardılar. Kuraldı ikisi aynı yerde durmaz, birbirinin işine mani olmazdı hiçbir zaman. Yolun karşı yakasında Hasan, diğer yakasında da Yusuf beklemeye başladı. Saat ilerliyor, şehir iyice hareketlenmeye başlıyor, caddeler daha da kalabalıklaşıyordu. Artan kalabalık iyi, geçen her zaman ise onlar için kötü haberci idi. Birkaç satış yapabilmek çok iyi olurdu günün bu saatinde. Sabah nasıl başlarsa gün öyle gider, öyle biterdi.

Oğlunun ardından sofrayı toplayıp işlerine koyulmuştu Yusuf’un annesi. Ev işleri, temizlik, yemek belki olursa market alışverişi… Duraksadı bir an, masanın üzerinde duran fotoğrafa daldı gözleri, geçmişe gitti zihni. Önceki yaşamlarına, Yusuf’un gülümsediği, kendisinin daha neşeli ve ümitli olduğu zamanlara… Fotoğraftaki Yusuf’u çoktan yitirmişti, kaybetmişti. Oğluna üzüldü; onun gidemediği okula, oynayamadığı oyunlara, hiçbir zaman edinemediği arkadaşlarına. Birkaç damla yaş süzüldü ansızın gözlerinden. Çabuk kurudu yaşları, uzun sürmezdi, süremezdi onun gibi insanların ağlaması. İşlerine devam etti, unutmasa da kederini bir kenara bıraktı.

Saat öğleni bulmak üzereydi. Yusuf ve Hasan’ın neşesi yerinde idi. Bugün işler onların deyimiyle gıcırdı. Epey bir satış yapmışlardı. Günün geri kalanı da böyle geçerse keyiflerine diyecek olmazdı. Eve koşa koşa döner ve yarın da böyle olacağı hayali ve umudu ile dalarlardı uykuya. Birden bir ıslık sesi duydu Yusuf. Yüzünü Hasan’ın olduğu tarafa çevirdi. Bunun ne demek olduğu belliydi. “Karnım acıktı!” demek idi bu ikisinin arasında. Hasan çabuk acıkırdı en azından Yusuf’a göre öyleydi. Takılırdı arada ona bu hali yüzünden. Hasan başta surat assa da uzun sürmez o da gülmeye başlardı. Arabasını çeken Hasan, Yusuf’un yanına geldi.

-Yusuf bugün ne yiyeceğiz be, çok acıktım bugün ben!

-Sanki sadece bugün mü açsın, güldürme.

– Amma da ettin, iyi ki acıktık ha!

-Dur dur, kızma. Hele bir sayalım paraları ne kadar olmuş.

Paraları saymaya devam ederken her gün kendilerine selam veren adam geçti önlerinden. Takılmak istedi çocuklara “İşler gıcır galiba Yusuf!” dedi. Yusuf ürktü bir anda paraları sayarken, kafasını kaldırıp adamı görünce rahatladı, tebessüm etti. “Yok ağabey, otuz milyondur hepsi yani lira işte!” Gülerek yoluna devam etti adam, iki arkadaş da karnını doyurmak için adım attı.

Bugün biraz bonkör davranıp camekânda duran yemekten aldılar. Lezzetli ve güzel görünüyordu o yemekler, insanın canı çekiyordu. Kaç defa görmüşlerdi de hiç ulaşamamışlardı. Kim bilir daha kimler görüyor ve ulaşamıyordu ya o camekândaki yemeklere. Karınları az da olsa doymuştu, işe devam etmeleri gerekiyordu, kalktılar. Bu sefer Yusuf yolun karşı yakasına Hasan ise diğer yakasına geçti. Aralarında adaleti sağlamak içindi bu çabaları, yöntemleri. -Şaşılacak şey; adalet bu kadar basitti ama ya şu an olanlar…- Gün başladığı gibi devam eder, öyle biterdi ya işte öyleydi. İyi iş yapıyordu ikisi de. Seviniyor, gülüyorlardı. Yusuf’un da Hasan’ın da gördüğü, içlerinde ezikliğe sebep olan bir şey daha vardı; üniformalı çocuklar, okuldan koşarak oyuna giden çocuklar. Ellerindeki toplar, sırtlarındaki çantalar… Böyle zamanlar ardında buruk bir Yusuf, buruk bir Hasan bırakırdı. Boyunları bükülürdü. Yine öyle olmuştu. Görmezden gelmek zor, boyun bükmemek imkânsızdı böyle zamanlarda onlar için.

Vakit geçtikçe soğuk daha da hissettiriyordu kendisini, daha da işliyordu insanın içine. Soğuğu hissetmemeye çalışarak akşam etmeye kararlı idi her ikisi de. Elleri ceplerinde akşam ettiler ve ikisi de dönüş yoluna koyuldu. Yusuf konuştu önce;

-Hasan geçen gördüğümüz top vardı ya, yaşlı adamın bakkalının önünde hani

-Ben de onu diyecektim ha sana!

-Alalım onu ama ortaklaşa bak yoksa nasıl hepsini ben vereyim.

-Tamam tamam, bir gün sende bir gün bende durur o zaman bak ama!

-Tamam Hasan, öyle olsun. Bak sakın bensiz oynayıp eskitme topu ha!

-Olur, sen de yapma o zaman.

Aralarında imzalanan ve yazılı olmayan bu masum sözleşmeden ikisi de kârlı çıkmıştı. Hızlanarak önce arabaları bıraktılar. Bereket yoldan bir delikanlı geçip kendilerine yardım etmişti de bütün işi çabucak yapmışlardı. Keşke hep geçseydi o genç adam da işleri hep bu kadar çabuk bitseydi… Hemen yaşlı adamın bakkalına koştular, Hasan sürekli arkada kalıyor, Yusuf onu bekliyordu. Gülüyordu Yusuf onu koşarken her gördüğünde. Dalga geçilmeyecek gibi değildi ona göre. Sonunda varmışlardı yaşlı adamın yanına. Hemen gördüler istedikleri topu; kırmızılı siyahlı parlak bir top. Eşit miktarda parayı ceplerinden çıkarıp aldılar topu. Sırayla taşıyorlardı topu, yere vurmaya cesaret edemiyor, bir şey olur diye kıyamıyorlardı. İlk gün topun Yusuf’ta kalmasına karar verdiler. Küçüklerdi ama onu da adaletle yapmışlardı; yazı tura.

Hasan’ın evine vardılar önce. Ayrılırken ondan habersiz topla oynamamasını sıkı sıkı tembih ederek girdi eve Hasan. Yusuf’un daha yürüyeceği yolu, geçeceği karanlık sokakları vardı. Devam etti yoluna. Elinde top varken yolu yürümek zor değildi sanki onun için. Daha çabuk geçiyordu hem sanki sokakları.

Yusuf’un dönüş saatini bilen annesi çoktan sofrayı kurmuş, yakabileceği ne varsa sobaya atmış ve tutuşturmuştu. Yusuf gelecekti, ne kadar üşümüştü kim bilir. Beklemeye devam etti, vakit her zaman geldiği saati geçmişti. Küçük bir telaş sardı kadını. “İş bu, gecikti belki!” diyerek rahatlatmaya çalıştı kendisini fakat aklını susturamıyordu. Yusuf gelmedikçe annesi daha da sabırsızlanıyor daha da korkuyordu. Birden kapı çaldı. Fırladı yerinden, kapıya koştu. Kapıdaki Yusuf değil, Hasan idi. Nefes nefese kalmıştı çocuk. “Teyze, teyze, teyz…” diyebildi sadece nefes almayı başardığı an. “Yusuf, Yusuf, Yus..” diye devam etti ikinci nefes alışında.

Çocuğun sözleri tamamlamasını bekleyemedi, koştu kadın. Sokakları bir bir geçiyordu. Kadın önde arkasında Hasan koşuyorlar durmadan. Kadının aklında çocuğu, yarım kalmışlığı, sessiz çığlığı, feryadı… Hasan’ın aklında top ve Yusuf… Yusuf’un aklında üniformalı çocuklar, toplar, çantalar…

Zamanın durduğu, bir yaşamın sönüp sönmemek arasında gidip geldiği; kadının ve Hasan’ın yaşamın kıyısında koştuğu bir gece…

Şunlar da hoşunuza gidebilir

NİHAYETSİZ ÖLÜMLER

BOŞLUĞUN SESİ

Işık ve Zaman

Sindir-Ella

3 thoughts on “YAŞAMIN KIYISI”

  1. Gerçek yazar, gerçek şair sensin. Şu saçma dönemde herkes melankoli, absürd, bohem gibi safsatalar peşinde yazıp çizdiğini sanarken sen karanlığa düşen bir damla ışıksın. Işığını takip eden bir yerlere gelebilecektir. Yine hayata dokunan, bize bizi anlatan muhteşem bir eser ortaya koymuşsun. Kalemine sağlık behaa🙏

  2. Devamını çok merak ettiren bir hikaye olmuş, ben de bekleyenlerdenim. Ellerine sağlık, güzel yazmışsın.

  3. çok güzeldi. kaleminize sağlık. içim burkuldu. ah be yusuf. yusuf ismi nedense hüzne ve hüzünlü her şeye yakışan bir isim olmak zorunda mı ?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.