GULAN ZAMANI MİSAFİRİ: SEZAİ KARAKOÇ

“…Zülküf Dağı’nın eteğindeki o küçük kasabada dünyaya geldim… 1933 yılı baharında Diyarbakır’ın Ergani ilçesinde doğdum. Annemin deyişiyle Gulan ayında bir günde…”

Güllerin rengâenk açtığı, rayihasını buram buram yaydığı, demet demet yâre sunulduğu velhasıl insanoğlunun güle âşık bülbül kesildiği ay Gulan. Zaman duracaksa orada dursun, kelam akacaksa oradan aksın, meram bilinecekse o zaman bilinsin; göz erimindeki her şey güle dönüşsün Gulan’da, Mayıs’ta… Mayıs demişiz, Gulan demişiz fark eder mi? An o ki henüz bilinmez, kimse bilmez; ne anası ne babası ne cümle âlem… “Muhammed” adlı, “Sezai” mahlaslı bir oğul gelecek, münzevi ve mağrur dünyasını fildişi bir kuleye dönüştürecek, kelamı serpiştirecek tohum tohum yüreklere; şafakta kaybedilen güvercinler hürmetine ikindileri imge deryası şiirleriyle beleyecek.

    “İnsanı çözersin, çözersin, çözersin; çocuk çıkar.”

Köpük, Kar, Kav; Mona Rosa, Liliyar… Başka bir zamandan damıttıklarını modern zamanın dehlizlerinden akıtan mülkiyeli… Dememiş miydi ortaokulda bir hocası “Koca filozof” diye? Bilemedi muhatabı zamana bir “Kıyamet Aşısı” Kendi zamanını gül asrına dönüştürme gayretinin şahidiydi “Şahdamar, Gül Muştusu, Körfez, Ayinler, Sesler” ve sayamadığım daha neler… Ergülen’in demesiyle, “Henüz zamanı gelmemiş, anlaşılamamış şair.” O, madende bir damar. Anlatmak kolay değil, esas duruşta bekleyen ifadeler yetersiz. Kıyıdayız, onun denizine açılmak cesareti “Bu şiirimi anlayınca beni anlayacaksın!” dediği anda tarumar. Hudutsuz bir coğrafyanın, derin bir tarihin sabırlı dervişi; duruşu varlığının sağlaması. Şimdi söylenecek tüm sözler, onu özümsemiş olmanın yüzdesiyle alakalı. Bu yüzdeyi hesaba katmadan onu anlatmaksa ah ne zor…

                                                                “Gelin gülle başlayalım şiire atalara uyarak
                                                                 Baharı kollayarak girelim kelimeler ülkesine
                                                                 Dünya bir istiridye
                                                                 Dönüşelim bir inci tanesine…”

“…Marx da bilir, Nietzche de bilir, Rimbaud da bilir; Salvador Dali de sever, Nazım da okur. Sıkışmış, sıkıştırılmış deha. Alçak gönülle katı yüksek uçuyor.” demesi boşuna değil Süreya’nın. “Süreya” soyadının bir harfine mal oldu o iddia. Şiir değil başka şeyler yazsa dahi şiirsel üslubu hep onunla. Altını çizdiklerime bir bakayım dersin, kitabı tekrar okurken bulursun kendini.

                                                             “Demek gideceksin arkana dönüp bakmayacaksın                               
                                                             Hangi kuş hangi şafakta ölecek görmeyeceksin
                                                             Öyleyse al bu kürkü bu veda kürkünü Lili
                                                            Tüyleri şiirler olan bu mahcup kürkü…”

 

Bir film izledi, dolandı dillere Liliyar… Hep beraber seslendik Lili’ye, alt alta sıraladığı envai çeşit güzellikle. Son bir soluk alıp onca güzel sözün üstüne, “Ben konuşmasını bilmem Lili!” dedik, inanmayarak. Aşk mevzu bahis olduğunda, Mona Rosa şiirinin mahremiyetine eğilmedik mi hepimiz saygıyla? “Geyve, Gülce” olduğunda bir kez daha efkârlı bir aşkla: “Mona Rosa, siyah güller, ak güller/ Gülce’nin gülleri ve beyaz yatak.” mısralarına yakılmamış mıydı son sigara?

                                                                           “Silahlara veda
                                                                           Geceye, rüyaya ve sana
                                                                           Yalnızlığın geyik gözlü köşesinden
                                                                           Düzenlerin çıkmazına”

Ölüm haberini aldığımızda, en yakınını yitirmiş öksüz çocuk gibi hissettiğimizde yine onun dizelerinde aradık teselliyi, “Anne ölünce çocuk / Bahçenin en yalnız köşesinde…” dedik ve yumru oldu sonraki mısralar boğazlarda. Bakışlarını gökyüzüne kaldırıp: “Kuşlar uçar senin gönlünü taklit için” diyen bir fikir işçisiyle, gri bir çağı paylaştık. Ünsal Oskay’ın demesiyle, “Türk şiirinin üç parasız yatılısı” olan biriyle, biz bu ruhsuz çağı paylaştık. Görünür olmanın, var olmanın temel koşulu sayıldığı çağa inat o; tevazu ceketini giyinmiş, haysiyet yüklü adımlarıyla “Ülkesindeki kuşlardan haber sormak” için yürüyüşüne devam edecek. Bitti sanacağız, o devam edecek. Altı çizilen satırlar tekrar tekrar okunduğu sürece devam edecek. Hilmi Yavuz’un da dediği gibi, “Sezai Bey’in ölümü, herhangi bir şairin ölümü değildir. Bazı şairler büyük mimarlardır, görkemli yapılar inşa ederler. Süleymaniye’yi Selimiye’yi inşa ederler; bazılarıysa deniz kumuyla ilk depremde yıkılan binaları… Sezai Bey şiirin Süleymaniye’sini inşa etti.”

                                                                    “Yol uzun, uzak.
                                                                     Kalbimizden başka pusula da yok,
                                                                     Gövdemizin cebinde…
1959 da Sirkeci faciasını yaşamış, yaralı kurtulmuştu. Mesevet Kıraathanesi’nde otururken infilak eden o bombanın tesiri, daha büyük olabilir mi “Gündönümü” ile ruhlarımızda yarattığı etkiden? Yıl 2000… Kasetçalar dönüyor, rahmetli Savaş Ay “Bütün törenlerin, şölenlerin, ayinlerin, yortuların dışında…” diye devam ediyor. Ne güzel buğuluyor mısraları. Tekrar tekrar dönüyor, zaman orda duruyor. Yıl 2021, aylardan Kasım. Biz onun gidişiyle, ağlama biçimimizi kaybettik. Kalbimiz dünyaya daha da bulanıp ayaza durur mu yokluğunda? Ayak izlerini görüp takip etmezsek, sürgününe dahil olmazsak, ardından bakıp yürümezsek nasıl tutsun bizi Gulan baharında? “Muhammed” adlı, “Sezai” mahlaslı Sezai Bey, bir Gulan ayında teşrif etti dünyaya. Hazan mevsiminde, bir kara vedayla geçip gitti bu asırdan.

“Çölden geçmek, Leyla’ya ermek içindir.” dedi ve gitti…

Şunlar da hoşunuza gidebilir

Alain Corbin: Sessizliğin Tarihi/ Rönesans’tan Günümüze

Wittgenstein: “Bir Garip Filozof” II

AMBROSİA (Sonsuz Yaşam Peteği)

Wittgenstein: “Bir Garip Filozof”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.