ÇIKMAZ SOKAK

O gece şehrin arka sokaklarında nefes nefese koşan bir kadın vardı. Birkaç adımda bir dönüp arkasına bakıyor, göğüs kafesindeki iniş kalkıştan dakikalardır koştuğu anlaşılıyordu. Yalın ayaktı, pembe bir pijama takımı vardı üzerinde. Hava soğuktu, aralık ayının ortalarıydı, yüzü kıpkırmızı olmuştu. Hızla geçtiği sokaktaki evlerin kapıları pencereleri sıkı sıkıya kapatılmıştı. Çoğunlukla soba yaktıkları havaya karışan gri siyah dumandan belli oluyordu. Ara ara, “İmdat!” diye bağırıyor, kalınlaşan sesi ağdamsı bir boğuntuyla birleşiyordu. Merhamet duygusundan yoksun büyütülmüş öfkeli çocukların, sapan taşıyla vurup daldan düşürdükleri serçenin boğazlanırken çıkardığı çelimsiz çığlık yapışmıştı sanki sesine… Renkli çitlerle çevrilmiş gecekondunun önüne geldiğinde bir anda durdu. Perdesi yarı aralık kalmış camdan içeriye baktı. Sobanın önünde oturan iki çocuk vardı. Gülümseyen bir kadın, soba üzerindeki kestaneleri ayıklayıp çocuklara uzatan bir de adam. “Babaları olmalı.” dedi. Celladının ölüm adımlarından yaşama doğru koşan kadın bu kareyi izlerken sakinlemiş gibiydi. Kalp atışları ve zihni yıllar öncesindeydi artık.

-Hadi kızım ye şundan bir tanecik!

-Sevmiyorum baba, zorlama!

-Yahu kestane sevilmez mi? Hem bak ellerimle pişirip temizledim, aç bakayım o güzel ağzını.

-Baba çocuk muyum ben?

-Evet, benim çocuğumsun.

Babası Muhsin Bey konserve fabrikasında işçiydi. Neşeli babacan tavırlarıyla, mahallesinde de iş yerinde de çok sevilirdi. Kızına Ada, oğluna Deniz adını koyarken günün birinde iklimi Akdeniz, denizi sakin bir kasabaya taşınma hayalini kendince belgelemişti. Sahaflardan topladığı eski kitaplar ve çocukları hazinesiydi. Akşamları büyük burnunun ucuna düşen siyah çerçeveli gözlüğünü takıp divana oturur, kitap okurdu. Arada parmağını kitabın arasına koyup hararetle yorumlar yapar, yüzünde beliren ifadeyle evdekileri güldürürdü. Pazar sabahları elleriyle menemen pişirir, demlediği çayı soba üzerine bırakırdı.

“Çayı yakmadan sıcak tutmak, menemendeki yumurtaları da incitmemek gerek.” deyip kahkahayı basardı. Çocuklarını karşısına alıp sık sık konuşurdu. O günde Deniz ile konuşuyordu.

-Bak oğlum önce söz verdiğin gibi okulunu bitir, ekmeğini kazan. O işler sonra…

-Hangi işler baba?

-Ulan kerata bilmiyor muyum güzeller güzeline nasıl baktığını, aklından neler geçtiğini tahmin edebiliyorum! Bak evlat daha kendini tanıma aşamasındayken hayatına başka bir insanı dâhil etmeyi planlarsan sonu iki kişilik mutsuzluk olur. Gerçekten seviyorsan ki sevmek yaşadığın belirsizliklere onu dâhil etmek, vadetmek değil, sevdiğinin hayatına yeni güzellikler katabilme gücüne sahip olmaktır. Bu güçle yaşamı paylaşmayı teklif edebilirsin. Yoksa cüretin aptallık, aptallığının bedeliyse bir kadının yıkılan inancı olur. İnan bana oğlum ben düşleri yıkılmış bir kadının enkazından sağlam çıkan adam görmedim. ,

Deniz ama diye başlayan cümleler kurma gücünü kaybetmişti. Babasına minnetle bakıp, “Galiba haklısın babacığım.” demişti… Abisiyle arasında dört yaş vardı Ada’nın. İki kardeşinde kahramanıydı babaları.

İs kokan sokaktaki rengârenk boyanmış çitlerin önündeki kadın gür tiz bir sesle irkildi.

-ADA ADA ADA…

Yeniden koşmaya başladı, köşeyi dönüp daha dar bir sokağa girdi.

-İmdat yardım edin, ne olur yardım edin!

İki katlı evin balkonuna yirmi yaşlarında bir genç çıktı. Panikle Ada’ya doğru baktı.

-Öldürecek beni, lütfen polisi ara, yardım et!

Genç, babasına seslendi, “Baba koş yetiş!” İri kıyım siyah eşofmanlı adam, “Ne var lan!” diyerek geldi. Aşağıya doğru eğildi, kızla göz göze geldi sonra oğlunu içeri çekerek, “Başını belaya mı sokacaksın sanane!” diye bağırdı.

Çaresiz kalan kadın yeniden koşmaya başladı. Çıkmaz sokağa girdiğini bilmeden ilerledi. Önünde beliren yüksek, eski duvar yolun sonuna geldiğini anlatıyordu. Otuz beş yaşlarındaki atletik görünümlü adam elindeki koca bıçakla kurbanına doğru yürüyordu. Avına doğru ilerleyen yırtıcı hayvan gibiydi. Ada incecik parmaklarını boynuna doğru götürdü. Titriyordu. Annesinin daha küçükken hediye ettiği cevşeni tuttu sıkı sıkıya. Üniversite sınav sonuçları açıklanmadan kısa süre önce Muhsin Bey kalp krizi geçirip vefat etmişti. Hukuk fakültesini kazandığını mezarına gidip haber vermişti babacığına. Abisi ise bu ani ölümden hemen sonra mezun olmuştu. Zor günleri birbirlerine tutunarak aşmayı başarmışlardı. Fakültenin son sınıfına geldiğinde babasına söz verdiği diplomayı alacak olmanın gururu ve heyecanı vardı içinde. Staja başladığı hukuk bürosundaki avukat Sarp ile tanışana dek. Hayatının amacı hedeflerine ulaşmakken sonraları amacı hayatta kalma çabasına dönüşecekti… Sarp evli iki çocuklu başarılı bir avukattı. Kısa süre içinde başlayan uygunsuz teklifleri, baskısı genç stajyeri canından bezdirecekti. Adam reddedilmeyi hazmedememiş, üstüne bir de hırslanmıştı. Sonunda ofisten ayrılan Ada telefon numarasını da değiştirmişti. Üç ay boyunca onunla karşılaşmayınca kurtulduğunu düşünmüş, rahat bir nefes almıştı. Fakülteden arkadaşı olan Emir ile de nişanlanmıştı. Uzun sürmemişti huzuru. Çok geçmeden yeniden çirkin içerikli mesajlar, tehditler almaya başlayınca suç duyurusunda bulunmuş, zaman içinde yeni dilekçeler birbirini takip etmişti. İfadesi alınan adam savcılıktan her dönüşünde daha gözü dönmüş olarak kaldığı yerden devam ediyordu. Abisi Deniz mezuniyetinin ardından askere gittiği için henüz olanları bilmiyordu. ,

O gece ardı ardına onlarca mesaj atmıştı yine hastalıklı dürtüleriyle. Barodan atılabileceğini, sebebinin o olduğunu, bu saatten sonra teklifini kabul etmezse kaybedecek şeyinin olmadığını anlatıyordu. Günlerdir uyuyamayan genç kadın ne yapacağını bilmeden bekliyordu. Yorgun düşmüştü, göz kapakları ağırlaştı, dalmakla uyanıklık arasındaki cinnet çizgisinde gidip gelirken ağzını sıkıca kapatan elleri hissetmesiyle gözleri yuvalarından fırladı. Adam odasına kadar girmişti, işaret parmağıyla sus diye işaret etti. Sonra ayağa kaldırıp fısıldadı kulağına, “Benimle gelmezsen annen için çok üzülürsün!” Yavaş hareketlerle kızı çekerek dışarı çıkardı. Arabası evin önündeydi. Kapıyı açtı, “Bin!” diye itti. Ada adımını atmadan ani bir hareketle yerden aldığı büyükçe taşı adamın kafasına vurup koşmaya başladı. Dakikalarca koştu koştu. Ayakları acıyordu, elleri, yüzü, vücudu buz kesmişti. Tüm insanlar neredeydi, hepsi aynı anda ölmüş müydü? Yoksa sağırlar mıydı? Çıkmaz sokağa girmişti ona doğru yaklaşansa Azrail’i idi. Kadına yaklaşırken kendini aslan sanan sırtlana benziyordu. Pembe pijamalı minyon kızın gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Artık bağırmıyordu, sıkıca tuttuğu cevşeniyle bir şeyler mırıldanıyordu. Elinde telefonu, yalın ayak onlara doğru koşan kişi biraz önce yardım istediği balkondaki gençti.

-Polisi aradım geliyorlar bırak kızı!

Sesin sahibine aldırmadan Ada’ya yaklaştı. Elindeki bıçağı gösterdi, sonra geriye doğru kasılıp saplayacakken, delikanlı Sarp’ı sırtından hızla savurarak yere düşürdü. Yerde bir müddet debelendiler, genç yandım, “Anam!” diyene dek. Çocuk yerde kıvranırken yeniden kıza yöneldi. Elleri yoruluncaya kadar sapladı bıçağını…

Çocuk bağırıyordu, “Yapma dur, öldürme!” diyordu. Siren sesi duymaya başladıklarında katil çoktan gözden kaybolmuştu. Delikanlı sürünerek Ada’nın yanına gitti. Genç kızın gözleri açıktı, bir şeyler söylüyordu.

Çocuk, “Dayan iyileşeceksin!” dedi ağlayarak. Can çekişen, pembe pijaması kırmızıya boyanan kızın elini tuttu. Sesi hırıltıya dönüşmüştü, söylediklerini duymak için yaklaştı.

-Sözümü tutmama az kalmıştı.

-Ne sözü?

-Babama verdiğim söz…

Hava is kokuyordu. Sağır insanlar duymuyordu. Yasaları hasta idi. Ormanda sırtlanlar ceylan kanı içiyordu. İyilik yalnızdı, kötülüğe gücü yetmiyordu.

Hava is kokuyordu…

Şunlar da hoşunuza gidebilir

BOŞLUĞUN SESİ

Işık ve Zaman

Sindir-Ella

YAŞAMIN KIYISI

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.