YOL HEP AYNI

Bir kitap okurken bir önceki okuduğunuz kitaptaki bir kahramanın ismine rastlayınca ne hissediyorsunuz? Yazar siz doğmadan çok önce veya doğduktan bir yıl sonra ölmüş, ne fark eder… Bunların hepsi sizden önce okunmuş, yazılmış, bitmiş. Elinizde tuttuğunuz ince ayar, pahada da yükte de ağır, sözden bir gerdanlık. Kuyumcusu varlığı bütün gerçekliği ile “anda” kuşatırken havada bırakmış olduğu boşluğa yokluk diyemiyorsunuz. Nasıl yok olabilir ki, tıpkı sizin gibi, bu kadar varoluş sorunu ile harmanlanan… O diğer kitap kahramanının ismini okurken rahmetli dayınızın çağdaşı merhum yazara, yazdıklarına, atıp tuttuklarına, tutamadıklarına ama en çok “tutunamadıklarına” ve ondan iki yüz yıl önce çok daha uzak karlı ve “miskin” bir coğrafyada yaşamış diğerine aynı anda selam çakıyorsunuz. O sizi tanımıyor, diğeri ne sizi ne onu. Kimse sizi tanımıyor ama sanki siz hepsini birden tanıyorsunuz. Kalemden kaleme, bilinçten bilince, gönülden gönüle bir aktarım bu. Sizden önce gelmiş, sizden sonraya gidecek. Siz ya akışta boş bir nokta olarak kalacaksınız ya da bir bayrak da siz devralacaksınız. Ama o kadar kolay mı?

 

Bir kere muhterem, bütün sorular önceden düşünülmüş ve yazılması gereken her şey daha önce yazılmıştır. Bakış açıları aynı, geçilen yollar aynı. Farklı bir şey yapmalı ama nasıl? Milyarlarca hayatın geçmiş olduğu dünyada “bir hayat” nasıl keşfedilir ki… Farklı şekilde de olsa “aynı” hayatı yaşamadı mı her biri? Bu yazıda sadece sorular bulacaksınız. Cevapları mı? Lütfen cevabı bulan beni çaldırsın. Ama bir sürpriz yapıp ben zili çalarsam da şaşırmayın.

Okuduğumuz satırları bizden önce geçmişler. Üç beş satır ekleyip üstüne, bu dünyadan göçmüşler. Ne eksik ne de fazla, bizim kadar ihtiyar, “bir zaman” bizim kadar gençmişler. Bakmışlar hayata bizim baktığımız yerden. Cam hep aynı cam. Kirli ya da temiz ne fark eder… Ama çerçeveler ahşap, kapılar demirden. Bizim beton yığınlarının veya gülünçlük abidesi olarak dikilen “rey-kellerin” yerinde “kasvetli” selvi ağaçları var. Trafik gürültüsü dedikleri şey at arabalarının zilleri. Değişse de dışarıdaki manzara, içimizdeki tastamam bizim aktığımız yerle aynı. Duygulara, kaygılara, sorular ve sorunlara baktığımızda içimizdeki manzaranın aynı olduğunu görüyoruz. Bu zatı muhteremler ölüme de aynı bizim baktığımız yerden bakmışlar, ne tuhaf… Ne kadar bize benzer soruları… Bunu fark edince hayatın sürekliliği ve zamanın süreksizliği içinde bocalıyoruz. Yoksa tersi miydi? Evet, tersi çok daha mantıklı, siz şiir çerçevesinden söz penceresine dümdüz çıkamayan bu yazar adayına bakmayın. Zamanın sürekliliği içinde “hayatlar” değil mi sonlu ve süreksiz olan? Çoktan yok olup veya varlığın anlamını bulup gitmişlerin ölüm felsefelerini “tam içimizden” okurken kendimizi şu soruyu sorarken buluruz: Eski bir zaman mı şimdi yaşadığımız okurken yoksa onlar mı yaşadı o gün bütün gelecek zamanları? Ama bu epey gülünç oluyor bir bakıma. Onlar interneti bile görmediler. Yine de bunu çok fazla sorun edip onları küçümsememek gerekir. Biz de at arabalarını pek görmüş sayılmayız, kendimizi kandırmayalım. Bir şeyi teorik olarak bilmekle yaşamak aynı şey değildir. İşte buradan yine meşhur ölüm sorununa geçebiliriz. Biz ölüme sınavda bilmediğimiz bir soruya takılırcasına bakarken onlar da bize bakıyorlar mıdır acaba hınzır hınzır gülerek? Onların geçtikleri, bizim bilmediğimiz yerden…

Hiç söylenmemiş bir sözü çoktan göçmüş birine atfetmek günahtır. Lakin söyleyecek sözü olan, çoktan bitmiş birinin sözüne yardımcı olmak da sevaptır. (Okura da burada “söyleyecek sözü bitmemiş kişinin işi bitmiş olamaz” diye bir itiraz hakkı bırakalım. Ders bir, bazı şeyleri de okura bırakacaksınız.) “Dünyada,” derdi belki bu merhum yazarlardan biri, “okunacak hiç kitap kalmadı cümlesini kurmak mümkün değildir. Dünyada 1500 yıl yaşasanız da bütün yazılmış kitapları, hatta sadece iyi olanları bitiremezsiniz. Oysa caizse tabiri cümlesi ‘kitapsız’ burada. Bu yüzden evlat, henüz vakit varken bol bol okunmalı orada.” Doğru derdin ey üstat! Siz merhum yazarların ruhlarına Fatiha değil, bize bıraktıkları okunmalı arada. Ama dua etmek isteyenlerin de avuçlarını tutacak değilim.

Şimdi telefon zilinin en melodili çaldığı yere geldik işte. Bütün sorular sorulmuş, bütün sözler önceden söylenmişse biz ne yazacağız? Bu yazıya ilham veren şeyi biz de başkalarına vereceğiz. Çünkü okur çoğu zaman, hiç keşfedilmemiş şeylerdense bizzat içinde yaşadığı şeyleri okumaktan daha çok keyif alır. Bu yüzdendir, 20 yaşında yüzüne bakmadığımız veya “eh” deyip geçtiğimiz bir kitaba 40 yaşında hayran oluşumuz. İnsanlar tavşan değildir ve en azından bazıları, yüzlerine ayna tutulmasını severler. Bizden öncekiler ne yazdıysa, onlardan öncekiler ne yazdıysa biz de aynı şeyi yazacağız o vakit. Ama kendi çelik ve ses geçirmez çerçevelerimiz, mantolanmış duvarlarımız ile çocukluğumuzun ilkel, kenarı macunlu camlarının harmanı yansıyacak oradan. Başı ve sonu aynı olan yola kendi sözlerimizi, kendi maceramızı, kendi manzaramızı katacağız. Ama ondan önce mutlaka onların yaptığı gibi bol bol okuyacağız.

Kitap kitap üstüne inşa edip beklesek… Başı aynı, sonu aynı, yürürken yol üstünde, olmaz mı üç beş satır da biz eklesek? Beklemekle olmaz, “yazı” soldurur hasat. O zaman alırız elimize iki karış bir fidan, bir de çivit mavisi. Dökeriz ruhumuzu, “sen bekle” bizi hayat!

Şunlar da hoşunuza gidebilir

YAŞAR

KLASİK YONTMA

Tarifsiz Adımlar

HÜZÜN İSTASYONU

2 thoughts on “YOL HEP AYNI”

  1. Şiirsel ve çok derin sözler. Kıymet verdiginin bayrağını taşımaktır bu, anlam katarak biraz da yücelterek.
    Harika olmuş bu dizeler. Geçmiş zamandan orta zamana ve şimdiki zamana Sinbad’ ın ipekten halısı ile yapılan yumuşak bir gezi adeta. Teşekkür ederiz…

  2. Nasıl güzel bir deneme, tebrikler. Yolun açık olsun, devamını bekliyorum yazılarının, denemelerinin, şiirlerinin.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.