Wittgenstein: “Bir Garip Filozof” II

“Söylenebilecek herhangi bir şey ya çok açık bir şekilde söylenebilen bir şey olmalıdır; ya da hiç söylenemez olduğu kabul edilip söylenmemelidir. Dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır. Dilin anlam zenginliği ve anlam derinliği gelişmedikçe o dil ile yapılan iş sayısı sınırlı kalacaktır.”

Wittgenstein

Bir önceki yazımızda Wittgenstein’ın hayat hikâyesine  yoğunlaşmış felsefesi hakkında fazlaca derine inmemiştik. Bu yazımızda çok kapsamlı olmamakla birlikte felsefesinin bir kısmını anlamaya çalışacağız.

Wittgenstein özellikle ilk dönem çalışmalarında mantık kurallarına titizlikle riayet eden kararlı bir üslubu benimsemiştir.  Bunda matematik ve mühendislik arka planına sahip olmasının etkisi büyüktür. Hatta bu disiplinler onun ilk dönem felsefesinin rengine de sirayet etmiştir. Örneğin sadece 75 sayfadan ibaret olan başyapıtı “Tractatus” da 7 ana önerme vardır ve her bir önermenin kendi içinde alt önermeleri bulunur ve mantık bilgisi olmayanların okumakta ciddi anlamda zorlanacağı bir eserdir. Oruç Aruoba’nın çevirisiyle kitabın ana önermeleri ve 6. maddenin 54. alt önermesi şöyledir:

  1. Dünya olduğu gibi olan her şeydir.
  2. Olduğu gibi olan, olgu, olgu bağlamlarının öyle var olmasıdır.
  3. Olguların mantıksal tasarımı, düşüncedir.
  4. Düşünce anlamlı tümcedir.
  5. Tümce, temel tümcelerin doğruluk işlevidir. (temel tümce kendi kendisinin doğruluk işlevidir.)
  6. Doğruluk işlevinin genel biçimi şudur: [değil p, değil e, o (değil e)]

 

  1. 54: Benim tümcelerim şu yolla açımlayıcılardır ki, beni anlayan sonunda bunların saçma olduğunu görür -onlarla-onlara tırmanarak- onların üstüne çıktığında. (Sanki üstüne tırmandıktan sonra merdiveni yıkıp devirmesi gerekir.) Bu tümceleri aşması demektir, o zaman dünyayı doğru görür.
  2. Üzerinde konuşulmayan konusunda susmalıdır.

Birinci madde ilk bakışta çok basit, anlaşılır gibi durur ama öbür yandan bu önerme ile Wittgenstein; bu dünyada her neyi görüyorsak, algılayabiliyorsak yaşam sadece ve sadece bundan ibarettir; yani fizik ötesi diye bir şey yoktur demektedir. Dolayısıyla bu kitabın içinde de metafiziğe dair hiçbir şey olmayacaktır diye ima etmektedir.

Wittgenstein’in bir filozof olarak en belirgin özelliği skeptik bir tavrı tüm sorgulamalarında bir metot olarak hiçbir zaman bir kenara bırakmamış olmasıdır. Ancak ilginçtir; “Tractatus” u yazdıktan sonra felsefenin geçmişteki ve gelecekteki tüm sorularının hepsini “çözdüğünü” iddia edecek kadar da kesin bir duruş sergileyebilmiştir. Bu eserinde dile getirdiği düşünceleri çok ciddi anlamda ilgi ve destek görmeye başladığında ise yine şüpheci tavrına geri döner ve yeniden sorgulamaya başlar. Bazı filozoflar, Hegel mesela, düşüncelerinin başkalarında da yankı bulmasından memnuniyetle, doğru bir iz üzerinde olduklarına kanaat getirirken; bu Wittgenstein’da tam tersi bir etkiye sebep olur. Ve böylece, mantık ve matematik kurallarına göre analitik bir yöntemle yazmış olduğu bu kitabından da şüphe duymaya başlar.   “Söylediklerim doğru olabilir mi? , “Nasıl tam olarak doğru olduklarını iddia edebilirim?” gibi sorular etrafında felsefesini yeniden gözden geçirmeye başlamıştır bile.  Zira onun için felsefe; kişinin içine doğduğu dilin sınırları içinde, dilden kaynaklanan problemlerin gölgesi altında oluşturulan, dilin kullanımı sürecinde kelime ve kavramların yaşam tarzlarına (dil oyunlarının yankı bulduğu yerler) göre değişebilen farklı farklı  ifadelendirmeler ve anlamlandırmalardan neşet eder.

Wittgenstein’ı bir filozof olarak değerli kılan en önemli noktalardan biri ise; ortaya koyduğu felsefeyi bizatihi kendisi gerçekçi bir eleştirel düşünce ile ele alıp kritize etmiş olmasıdır. Bu tutumunu ömrü boyunca devam ettirmiş; yazdığı hiçbir şeyi yayımlamak istememiştir. Eğer bunu yaparsa, o güne dek ortaya koyduğu felsefesinin kalıplaşma tehlikesine gireceğini düşünmüştür zira. Çünkü ona göre felsefe;  “mutlak/ideal” olduğu iddia edilen düşüncelerden ziyade düşünmenin ve sorgulamanın vücut bulduğu düşünsel bir süreçtir. Bunu Tractatus’da şöyle ifade eder; ” “Felsefenin amacı düşüncelerin mantıksal açıklığıdır. Felsefe bir öğreti değil, bir etkinliktir. Felsefe yapıtı özünde açımlamalardan oluşur. Felsefenin sonucu, “felsefe tümceleri” değil, tümcelerin açık hale getirilmesidir. Felsefe, başka türlü sanki bulanık ve kaypak olan düşünceleri, açık kılmalı, keskin bir şekilde sınırlamalıdır.”  Felsefenin ve filozofun bu süreçteki konumunu ise şu sözleriyle ifade eder; ” Felsefe, zekâmızın dil aracılığıyla büyülenmesine karşı bir savaştır. Filozofun bir soruyu ele alışı, bir hastalığın tedavisi gibidir. Dilimin sınırları, dünyamın sınırları demektir.”

Analitik felsefe ana akımının içinde dil felsefesinin kurucu isimlerinden olan Wittgenstein; dilin doğasını, nasıl oluştuğunu, nasıl öğrenildiğini, dilin ortaya koyduğu çeşitli anlamları, dil gerçekliğini, dil ve iletişim arasındaki ilişkiyi açıklamaya çalışır. İdealist felsefeye bir tepki olarak doğan analitik felsefe; eleştirel metodu dil felsefesi alanında da uygular. Ve herhangi bir doğruluk ideali gütmeksizin; objektif anlama arayışını varsayımlardan ve öznel yorumlardan olabildiğince uzak tutmayı hedefler.

Wittgenstein kullandığımız dilin dünyanın bir yansıması, bir resmi olduğunu söyler. Ancak ” dünya olguların toplamıdır şeylerin değil; dünya tek tek bu nesnelerden değil, olgulardan oluşmuştur.” diye de ekler. Çünkü analitik felsefeye göre dünyada sonsuzca değişken ve dinamik ilişkiler yumağı vardır. İşte bu ilişkiler yumağı olguların temelini oluşturur. Buradan hareketle Wittgenstein “felsefî teoriler” in yaptığı gibi soyut bilgiye dayalı bir yöntemden ziyade somut yaşamı baz alan “anlama”yı gündelik dil felsefesinin diskuru olarak önermiştir. Zaten onun felsefeye kazandırdığı ” dil oyunları” kuramı da buradan doğar: “Dil oyunu kelime ve onunla işaret edilen bir eylemeyi içeren sosyal bir etkinliktir. Wittgenstein dili konuşmanın yaşamda yer alan bir etkinliğe katılmak, hayatın akışı içindeki bir oyuna dâhil olmak anlamına geldiğini düşünür.” Felsefe tarihi boyunca ulaşılmaya çalışılan ” ideal dil” arayışından tamamen uzak kalınması gerektiğine dikkat çeker ve onun yerine “gündelik dili” savunur. Bu bir teoriden ziyade bir keşif yolculuğuna karşılık gelir. Gerçekliğin dil’de kullanılan kelimelerin anlam’ında gizli olduğunu söyler. Bunun gerçekleşebildiği yer olarak da ortak hayat tarzını benimsemiş kişilerin paylaştıkları alanlara işaret eder.

Wittgenstein’ın felsefesi üzerinde söylenebilecek çok fazla alt başlıklar var.  Bilinç konusu da bunlardan biri. Özellikle Batı’da bu konuda oluşmuş hatırı sayılır bir külliyat bulunmaktadır. Belki bir başka yazıda sadece bu konuyu işlemeye çalışırız. Çünkü bu konu müstakil bir yazıyı mecbur kılıyor.

Şunlar da hoşunuza gidebilir

Alain Corbin: Sessizliğin Tarihi/ Rönesans’tan Günümüze

GULAN ZAMANI MİSAFİRİ: SEZAİ KARAKOÇ

AMBROSİA (Sonsuz Yaşam Peteği)

Wittgenstein: “Bir Garip Filozof”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.