KAHVENİN BÜYÜSÜ

Liturjik bir rutindir benim için sabah kahvesi… Gece yarısı ağır ağır okunan Kur’an, Fecir vakti yapılan dua gibi. Bir kez daha bu ana ulaşmanın şükrü içinde kavanozun kapağını yavaşça açar, kahverengi granüllerden yayılan eşsiz ve enfes kokuyla mest olurum. Tinsel, düşünsel ve gölgesel bütün hazların çözülmeyi bekleyen şifresi gibidir bu koku. Onunla açılmaya başlar, acıların bile tatlı bir hatıraya dönüştüğü sararmış sayfalar. Sonra suyla buluşur kahve tanecikleri ağır ağır pişer köpük olur, kabarcıklaşıp dem olur. Yavaşça dökerim kadrolu porselen beyaz fincana. Sonra geçeriz birlikte hayal perdesinin acı tatlı ekranına. Her yudum alır götürür geçmişten seslenen bir yaprağa, ya da yazılmayı bekleyen bir öykünün örgülü satırlarına. Birlikte seyrederiz yağan yağmuru, uçan kuşu, düşen yaprağı, telaşla geçenleri, başı eğik olanları, kasım kasım yürüyenleri. Onunla daha bir anlam kazanır; geçen bulut, düşen kar, miyavlayan kedi, vızıldayan sinek, batan güneş. Bazen aldığım sıcacık bir yudumla hiç gitmediğim İshak Paşa Sarayı’nın bir burcuna çıkar, izlerim ıssız çorak ovayı, ya da Sibirya kurtlarının çektiği bir kızakta bulurum kendimi. Bir başka yudumda, Darkwood ormanlarında sabah yürüyüşüne çıkarım. Oradan da bir balıkçı teknesine atlar “heyamola” seslerini dinlerken dalgalarla yüzerim. Sonrasında da Hayyam’ın Rasathanesine geçer birlikte izleriz yıldızları. Binlerce yıl öncesine gittiğim de olur. Kadeş anlaşmasını taş tablete nakşeden Mısırlı ve Hattia’lı yazıcıları hayranlıkla seyredip, ışık hızıyla Kudüs ‘e geçerim. Süleyman’ın kıyamda iken asasına dayalı olarak ruhunu teslim etmiş haline bakarım uzun uzun. Onun öldüğünü anlayamayanlara hayret ederim. Hazır geçmişte iken Platonun Akademisine kayıt yaptırır bir müddet ideler nazariyesini dinledikten sonra sıkılıp Epicuros’un tekkesine geçerim. Usturuplu bir felsefi sohbet virdinden sonra su katılmamış bir Hedonist olur, instagram profilime de hermetik hayalci, narsist determinist yazarak akla ziyan bir karmaşıklığa dalarım. En keyif aldığım ise çocukluk günlerimdir. Kısa süren bir kaçamakla dalarım bahçelere. Avludan avluya atlar, ağaçlar da bırakılan son elmalardan bir iki tane koparır, taş atarak indirdiğim cevizlerle birlikte afiyetle yerim. Bir başka gün, özellikle yağmurlu havalarda bahçe bahçe, çalı çalı dolaşarak topladığım sümüklü böcekleri Yonis dayıya satar, parasıyla Gökçelerin Ahmet dayıdan aldığım horoz şekeriyle Halk evinin önünde toplanan arkadaşlarımın yanına doğru giderim. Son yudumsa şimdiye dönüş işaretidir. Bitti mi? Tabiî ki hayır. İkinci fincan yasak değil ya! Üstelik şimdiki zamandan da keyif alıp mutlu olabilecekken… Nice yazar, nice kitap, nice film, nice maç, güzler, baharlar, beklenen yağmurlar, yağacak karlar, hoş sohbet dostlar, kendine eşlik edecek taze kahveleri bekler… Ye oğlum, iç oğlum, uç oğlum… Al kızım, gez kızım, gül kızım!..

Şunlar da hoşunuza gidebilir

YAŞAR

KLASİK YONTMA

Tarifsiz Adımlar

HÜZÜN İSTASYONU

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.