Chocalate ya da Bir Tutam Kırmızı

“Ölü bir kentin meydanında durup kırmızı ayakkabıları bağlıyorum…

Bana ait değiller, anneminler.

Ona da annesinden kalmış.

Bir aile yadigârı gibi elden ele geçmiş

Ama yüz kızartıcı mektuplarmışçasına gizlenmişler de.

Ait oldukları evler ve sokaklar da gizlenmiş, tıpkı bütün kadınlar gibi…”

 

Kırmızı Ayakkabılar / Anne Sexton

 

“Chocalate” filmi Joanne Harris’in aynı adlı romanından, yönetmenliğini Lasse Hallström’un yaptığı, 5 dalda Oscar’a aday olmuş, 2000 yapımı başarılı bir uyarlama. Juliette Binoche ve Johnny Deep’i filmin afişinde o romantik poz ile görüp, beklentiyi tutkulu bir aşk hikâyesine kaydırmayan yoktur sanırım. Ancak film alelade bir aşk hikâyesinden de çikolatadan da çok daha fazlası.

“Anlatıcı(Anouk): Bir zamanlar, Fransız kırsalında küçük sessiz bir kasaba vardı, insanlarının sükûnete inandığı bir kasabaydı burası.”

Yıl 1959… Fransa’nın kırsal kesiminde muhafazakâr bir kasaba. Soğuk ve rüzgârlı bir kış gününde kırmızı paltoları ile kasabaya giren bir anne-kızın (Vienna ve Anouk) göçmen hayatının yeni durağı. Paskalya öncesi büyük perhiz zamanında kilisenin karşısında bir çikolata dükkânı açacak kadar cesur bu güzel ve bekâr anne, zaman içinde kasabanın aşırı muhafazakâr belediye başkanının hedefi haline gelir. Nasıl gelmesin ki? Vienna ne kiliseye gider, ne oruç tutar, ne dini günleri kutlar; dahası renksiz kasaba halkının aksine hem renkli hem de eğlenceli bir kişiliktir. Comte ise sadece bir belediye başkanı değil, kendini kasaba halkının ahlakından da sorumlu hisseden otoriter bir figürdür.

(Oğlan çocukları, yeni açılmakta olan çikolata dükkânını dikizlerken):

– Onun bir ateist olduğunu duydum.

– O da ne?

– Bilmiyorum.

Çikolata filmde; nefis mücadelesi, bastırılmış duygular, karşı konulamayan günahı sembolize ediyor. Dolayısıyla Vienna Rocher (Juliette Binoche), belediye başkanına göre Âdem’e elma veren Havva’nın ta kendisi; gayrimeşru kız çocuğunun ahlaksız annesidir. Kasabanın muhafazakâr halkı tarafından pek de hoş karşılanmaz anne kızın gelişi.

“Okul arkadaşı: Annem, senin baban olmadığını söylüyor.

Anouk (Vianne’in kızı): Tabii ki var, sadece kim olduğunu bilmiyoruz.”

Belediye başkanı Comte, Vienna’e karşı bir cephe yaratır ve savaşın fitilini ateşler. Vienna için mahzuru yoktur. O, daha önce bulunduğu kasabalarda giriştiği mücadele ile bireylerin toplum değerlerini sorgulaması ve böylece bir isyan ruhu geliştirmelerini sağlama konusunda talimlidir.

“Anlatıcı(Anouk): Bu kasabada, görmemeniz gereken bir şey görürseniz, başka yere bakmayı öğrenirdiniz. Bir ihtimal hayal kırıklığına uğrarsanız, daha fazlasını istememeyi öğrenirdiniz. Böylece; iyi ve kötü zamanlar, kıtlık ve ziyafet dönemleri boyunca, kasabalılar geleneklerine sıkı sıkıya bağlı kaldılar. Ta ki bir kış günü, kuzeyden yaramaz bir rüzgâr esene kadar…”

Şehre kırmızı paltoları ile girmişti anne-kız. Renklerin dili önemli… Kırmızı; canlılık, girişkenlik, mutluluk, irade, hırs, kızgınlık, cinsel güç gibi anlamlar taşıyan etkisi en kuvvetli renktir. Kırmızının seçilmesi tesadüf değil. Ayartıcı kırmızı, kışkırtıcı çikolata. Kasaba halkının siyah-gri giyimlerine-hayatlarına karşı, Vienna’in renkli seçimleri. Bu nezih kasabada herkesin bir rolü vardır ve filmin başında anlatıcı bu rolleri bilhassa vurgular:

“Anlatıcı (Anouk): Bu kasabada yaşıyorsanız, sizden ne beklendiğini bilirdiniz. Olayların akışındaki yerinizi bilirdiniz. Eğer unutursanız da biri hatırlamanıza mutlaka yardımcı olurdu.”

Kasabadaki mevcut durum erkek egemenliğini desteklemektedir. Evlilik, kilise, dini bayramlar gibi maddi-manevi yapılar mevcut statükonun devamlılığı için vardır. Bu uğurda kasabanın yeni ve tecrübesiz pederini de din olgusunu da kullanmaktan çekinmez Comte. O, bu devamlılığın yılmaz muhafızıdır. Karısı tarafından terk edilmiş, ancak bu durumu kendine yediremediği için reddetme yolunu seçmiş, gönlü yaralı bir muhafız. Belediye başkanının başyardımcısı Caroline ise eşinin uyguladığı şiddetten kaçıp Vienna’e sığınan Josephine’e karşı olan tavrıyla kadının kadına olan eril bakışını trajik bir biçimde örnekler. O erkek egemenliğinin gönüllü dişi neferidir. Bunda Caroline’nin ölmüş kocasının yokluğunu din ile doldurmasının katkısı büyüktür. Din algısı, dünyevî zevkleri önemsiz kılmanın en etkili formülüdür. Mutluluk ve refah ölüm sonrasına ertelenmiştir. Oğlu Luc ise bundan dolayı “ölüm” imgesini çizdiği resimlerin eksenine oturtur.

Caroline’in yeterince dindar olmayan ve dünyevi zevklerini ertelemeyen annesi Armande, aynı zamanda Vienna’in dükkân sahibesidir. Kızıyla ayrı dünyaların insanı olan bu yaşlı kadın onunla yaşadığı çatışmanın aksine, Vienna ile bir o kadar yakındır.

“Vianne: Anouk, ne oldu anlat bana.

Anouk: Sen Şeytan’ın yardımcısı mısın?

Vianne: Şey… Farklı olmak kolay değil.

Anouk: Neden biz de kiliseye gidemiyoruz?

Vianne: İstiyorsan gidebilirsin… Ama bu işleri kolaylaştırmaz.

Anouk: Neden sen de diğer anneler gibi siyah ayakkabılar giyemiyorsun?”

 

Soru, bu çerçeveden bakıldığında filmde anlatılmak istenen öz kadın ve onu bastırmaya çalışan kültür paradigmasının en net özetidir. Vienna renkli olduğu kadar yumuşak üslubuyla da kasaba halkının gönlünü zaman içinde fetheder. O sadece bir çikolata uzmanı değil, karakterleri de ustaca analiz edip, sorunlarını doğru teşhis eden bir şifacıdır. Evet, Vienna bir şifacıdır ve kadınlara varlığından haberdar bile olmadıkları kırmızı ayakkabılarını fark ettirecektir. Tek tek bireylerde başladığı sağaltma işleminin tüm kasabanın kültürünü değiştirmesine tanık olacaktır. Kasaba halkını etkilediği gibi kendi de bir noktada etkileniyor onlardan. Bilhassa kocası tarafından benliği bastırılmış, ruhu örselenmiş Josephine’den. Bir de rahatsızlığı vardır Josephine’in: Kleptomani (çalma hastalığı). Freud bu hastalığın sebebini otorite tarafından baskı gören bireyin içsel çatışmaları olarak izah eder. Vienna’in insani yaklaşımı ona bir birey olduğunu tekrar hatırlatır. Onun varlığı Josephine için artık umuttur, güçtür.

“Vianne: Bunlar da kocanız için. Guatemala’dan ham kakao damlacıkları, tutkuyu uyandırmak için.

Yvette: Kocamla hiç karşılaşmadığınız belli.

Vianne: Asıl sizin bunları hiç denemediğiniz belli.”

Göçebe bir yaşam süren, özgürlüğüne düşkün çingenelerin kasabaya gelişi Comte’u daha da çok gerer. Tıpkı Vienna gibi göçebe olan, Johnny Depp’in canlandırdığı Roux karakteri de içinde bulunduğu çingene grupla birlikte kasaba halkı tarafından ötekileştirilmiştir. Mevcut kader ortaklığı Vienna ve Roux’u yakınlaştırır. Toplumun erittiği bireyleri yeniden özgürlüklerine kavuşturmak Vienna’in annesinden miras, kutsal vazifesidir.

“Roux (çingene): Seni uyarmam lazım: bizimle dost olursan, diğer herkesle düşman olursun.

Vianne: Söz veriyor musun?

Roux: Garanti veriyorum.”

Vianne kasabalının önyargısını kırmak için yaşlı dostu Armande’nin 70. yaş günü için bir parti düzenler ve bu partinin ikinci kısmını çingenelerin konakladığı yerde yapar. Kasaba halkı ve çingene topluluk arasındaki kaynaşmayı bu yolla nispeten sağlamış olur. Kasaba halkının vahşi benlikleriyle tekrar iletişime geçip yaratıcı ruhlarının üzerindeki tozu atmaya, diğer taraftan Vienna ve Anouk’un da kendilerini anlayan ve aynı dilde şarkılar söyleyerek yaratıcı süreçlerine kollektiflik katacak bir topluma ihtiyaçları vardır. Vienna, başkaları kadar kendisinin de değişme, yerleşme vaktinin geldiğini anlar ve kabullenir.

Yenilgiyi hazmedemeyen belediye başkanının Vienna’in dükkânının vitrinini darmadağın etmesi, çikolatadan figürleri elindeki bıçakla parçalaması, kadın gücü sembolünün erkek tarafından saldırıya uğramasını örnekler. Tam da o noktada dudağının kenarına bulaşan çikolata parçacığının tadını almasıyla kadın bakışının vadettiği özgürlüğe teslim olur Comte. Paskalya sabahı vaizin yaptığı konuşma ise kasabadaki ataerkil ve müsamahasız düzenin kaybettiğinin bir tür ilanı, yeni insanî dönemin başlangıcıdır:

“Bugünkü vaazın konusunun ne olması gerektiğinden emin değilim. Tanrı’nın ilahi, dönüşümünün mucizesi hakkında mı konuşmak istiyorum? Aslında hayır. Onun, ilahiliğinden, bahsetmek istemiyorum. Onun merhametini anlatmak istiyorum. Yani, bildiğiniz gibi, aramızda nasıl yaşadığından. Şefkatini. Hoşgörüsünü. Bakın ne düşünüyorum. Bence yapmadığımız şeyleri düşünerek yaşamaya devam edemeyiz. Kendimizden esirgediğimiz şeyleri karşı koyduğumuz ve dışarıda tuttuğumuz şeyleri inkâr edemeyiz. Bana kalırsa iyiliği kucakladığımız yarattığımız ve yaşadığımız şeylerle ölçebiliriz.”

Vaazın teması farklılıklarına rağmen her kesimin hoşgörüyü hak ettiğidir. Bu tam da Vianne’nin kasabalıyı ikna etmeye çalıştığı duruştur. Patriarkal sistemin erkeğin kalbine giden yolu bulması için kadının egemenliğine verdiği mutfak, bu cinsiyet kazandırılmış mekân; ilginç bir şekilde yine o sistemi yıkacak hareketin üssü oluveriyor filmde. Hareketin lideri durumundaki Vienna, mutfağına mevzilenerek başarmış, annesinin ruhu huzur bulmuştur. Filmin sonunda aldığı mükâfat ise kasabaya geri dönen Roux olmuştur. Genellikle filmlerde mutlu sonun erkeğe mükâfatı olarak kadının nesneleştirilmesine alışık izleyici; Chocolate filminde erkek karakterin mükâfat konumunda olması ile ezberlerini bozmak zorunda kalıyor. Senaryo daha da anlamlı bir hal alıyor.

Derya Şaman Kayalı’nın “Kadın Bedeni ve Özgürleşme” adlı eserinde yaptığı tespit filmin ana fikri bağlamında adeta bir özet mahiyetindedir:

“Toplumsal değişim toplum tarafından marjinalleştirilen kadınlar tarafından gerçekleştirilecektir. Gilman’a göre kadınlar çocukları, gençleri büyüten, yetiştiren, bakan, besleyen, sevgi ve işbirliği gibi kültürel değerleri yaratırken iktidardan uzaklaştırılmışlardır. Bu nedenle daha dengeli ve daha sağlıklı bir toplumu yaratmak, dışarıda bırakılmış kadınlar tarafından olabilecektir.”

Sexton’un şiirinde bahsettiği gibi çoğu kadın öz mirasını sandıkların dibine gömüp konunun komşunun görmemesi için dua eder. Çünkü içinde yaşadığı toplumda kadınlardan siyah ayakkabı giymesi, itaat etmesi, kocasından şiddet görüyor olsa dahi kutsal evlilik bağına duyduğu saygıdan ötürü onun yanında kalması ve o kocanın ölümünden sonra yasını tutan bir dul olarak hepten siyahlara gömülmesi beklenir. Bu sebeple kadın ondan önceki kuşaklardan miras aldığı vahşi ve yaratıcı gücü bastırmak, onun içgüdülerin sesi olarak kendisini ifade etmesini engellemek için küçük yaştan itibaren eğitime tâbi tutulur. Uyumlu ve itaatkâr olması sağlanır. Üstelik bu, sadece erkekler tarafından dikte edilmez kendisine; aksine onu en çok ikaz edenler, kırmızı ayakkabılarını yüz kızartıcı gerçeklikleriymişçesine gizleyen daha yaşlı kadınlar olacaktır.

Her kadının ailesinden yadigâr kırmızı ayakkabıları vardır. Zaman içinde renkleri solsa dahi bir zamanlar oldukları kırmızıyı hala bir şekilde gösteren, gizemli bir parıltısı olan, giyene yol göstericilik yapan; annelerimizden anneannelerimizden aldığımız, nasihatler ve masallarla pekiştirilmiş içgüdüler, sezgiler ve yeteneklerdir onlar. Varlığını zaman zaman unutsak bile…

Soundtrack’inde İngiliz besteci Rachel Portman’ın imzasını taşıyan; içinde küçük bir Fransız kasabası, renkli pabuçlar ve bolca çikolata bulunduran leziz film müziklerini ayrıca dinlemezseniz filmin verdiği duygu eksik kalacaktır. Clarissa P. Estes’in “Kurtlarla Koşan Kadınlar” kitabındaki “Kırmızı Ayakkabılar” hikâyesini okurken, bir bardak biberli sıcak çikolata eşliğinde belki…

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

YAŞAR

KLASİK YONTMA

Tarifsiz Adımlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.