Belki Bir Gün

Hep ardına bakmaktan boynu tutulmuş bir neslin son mahsulleriyiz. Nefretle aşılandık, kanla sulandık ve radikal fikirlerle atıldı gübrelerimiz. Tüm çiçeklerimiz ölü doğdu bahara ve sivri dikenlerimizle birbirimize sarıldıkça kanadık, kanadıkça sarıldık. Biz, yolun başında kazanma ihtimalinin hayaliyle koşturup, kazanamaması için her milimetreye binlerce engeli koydukları bir neslin yansımasıyız. Çift tarafı yazı olan paraya hep tura diyenlerin aciz inadı, bastığı her toprağa kasvet yayan bir yeis deryası, her şeye doğru diyenlerin ve her şeye yanlış diyenlerin arasında preslenen, bu dünyaya çok bahtsız zamanda zuhur eden solgun birer goncayız. Tek umudumuz, sarılabileceğimiz bir umudun olabilmesi…

Kirli bir çerçeveden poz veriyoruz hayata. Ne yüzlerimizde ince gülüş, ne arkamızda renkli bir perde var. Gözlerimizin ardına saklanan öfke nöbetleri dışında pek bir duyguya sahip değiliz. Ne siyahımız siyah, ne beyazımız beyaz. 2+2’nin taraflara göre değişebildiği berbat bir matematik dersindeyiz. Bu derste henüz Harezmî sıfırı bulmadı. Ve biz tüm koşullarda taraf seçmeye mecbur olduk. Karanlık bir düzende hiçbir şeye sahip olmayıp, her şeye ait kılındık. Cüzzamlı fikirlerimizin üzerine tonlarca kireç döküldü. Bu dünya soruların sessiz sorulduğu, sorunların kilim altı olduğu ve verilecek her cevabın ölümcül bulunduğu bir dünya ve bu dünyada cevapları güçlüler verir, zayıflar iman getirir.

Binlerce sorunun tek bir cevaba ulaşamadığı bu karanlık döngüde, her dakikamız son dakika haberleri gibi geçiyor. Bir haberi sindirmeden, ardından geliyor diğeri. Ringde ardı ardına aparkat yiyen boksörden feci halimiz. Her şeyi açık açık söylemek gerekirse eğer, gerçek şu ki hiçbir şeyi açık açık söyleyemiyoruz. Biz, düzenin sindirdiği minik fareleriz. İçimizden geçiyor tüm isyan cümleleri. Kalbimizde başlayıp, dilimize varmadan can veren cümlelerden bir buket yaptım. Hepsi kupkuru, kokusuz ve kimsenin dönüp bakmadığı bir halde görülmeyi bekliyor. Kimse bu can sıkan gerçeklere bakmak istemiyor. Herkes elinde plastik bir gülü tutmuş, ciğerlerini patlatırcasına koklamaya çalışıyor. İşte düzen, hep yaptığı gibi niceliği niteliğe, sahteliği hakikate, gerçekleri yalanlara tercih ediyor, ettiriyor.

Nurettin Topçu bir mektubunda şunları yazmıştı.

“Hizmetine ömrümü harcadığım memlekette, dostlarım kalmadı gibi bir şey. İnsanın düşkünlüğünü, sefaletini bilirdim ama ruh sefaletinin bu kadar karanlığını görmemiştim. İnsan diye emek verdiklerimin hemen hepsi de ruh ve mana mefhumuna yabancı, menfaat kölesi bir takım haşerelermiş. Ahlaksızlığın ummanı olan bu Şark´ı yaşadıkça tanıyorum. Burada insanı fenerle arayanlar yanılmamışlar. “Müslümanız” diyen insan yığını, yok mu onlar, Şark´ın en aşağı tabakasını teşkil ediyor. Yaşanan şekliyle Müslümanlık Şark´ı bitirmiş. Buraya artık ne ilim girer, ne ahlak; ne de Allah uzanır bunlara… Bunların önce her şeyi bırakıp, insanlık devrine girmeleri lazım…”

İnsanlığın limanları yandı, tüm ümidimizi koyduğumuz sandallar ise çoktan soğuk sularda derinlere ilerliyor. Medeniyet devrinde bedeviyeti, ilimlerin çağında cehaleti yaşıyoruz. Gözlerimiz kapalı, kulaklarımız sağır, yüreklerimiz beş kuruş etmiyor Türk parasıyla. Biz korkunun sindirdiği, insanlık devrini teğet geçen kurak topraklarız. Üzerimizde kaktüslerden daha canlı bir şey yok.

Bu kara, kapkara yalnızlığın içinde tutunabileceğimiz çok az şey var. İçimizde taşıdığımız insan olma sorumluluğu ve her hareketimizi inceleyen vicdan muhasebesi. Yoksa karların içinde bastıran o ölüm uykusu gibi tatlı geliyor karanlık. Çok basit, çok olağan duruyor herkes gibi olmak, herkes gibi yaşamak isteği. Yani kuru kalabalıklarda kalabalık olmak, âdi yığınlarda yığının bir parçası olmak. Yani sürü olmak, sorgulamadan, eleştirmeden, düşünmeden, istemeden, bilmeden, hissetmeden; vicdanı reddederek, aklı iflas ederek, gören göze parmak çalarak kabullenmek her şeyi.

Despotizm, susturulan özgür insanlar, susmayan özgür insanlara düşünce sansürü, ardından artan baskılar ve nihayetinde kanlı infazlar. Uzun süren vicdani sessizlikler ve aşağılık korkular. Sonrasında ortaya çıkan bir kaç kıvılcım, yangınlar, ihtilal ve başkaldırılar. Kurulan yeni düzen ve verilen hürriyet vaatleri. Sessiz geçen kısa bir sürenin ardından yine gücün o eşsiz zehri. Ve tekrardan despotizm; eleştiri ve muhalifliğe aşırı tahammülsüzlük. Kesin ve değişmeyen fikirler. Despotizm, susturulan özg…

İnsanlık her daim aynı kirli suya dalıyor ve hep o aynı suda boyanıyor siyaha. Hatta bir bakıma tüm insanlar çağdaştırlar. Ne de olsa herkes aynı karanlık çağlarda yetişen fidanlar. Sonuç olarak günümüz karanlığı, orta çağdan çok da aydınlık değildi. Cadı avları hâlen devam etmekte, hatta insanlık; insanlık denen şeyden çok daha uzak biçimde, ruhsuz, vahşi, barbar… Heraklitos “Değişmeyen tek şey, değişimin kendisidir” der. Bu coğrafyada değişen tek şey isimler. Bu coğrafyada bütün çağlar aynıdır. Her metrekareye bir düşen ızdıraplar diyarıdır.

Ne yapacağını bilmez bir halde, içimde sakladığım bir parça ümitle doğan her güneşle bir kez daha bekliyorum baharı. Belki bir sabah uyandığımızda gökyüzü o gri ve uğursuz bulutlardan arınmış, güler yüzüyle haydi uyan diyecek bize. Belki o zaman bir ihtimal göğsümü gere gere söylerim her şeyi. Belki o gün bir ihtimal her şeyi aşikâr şekilde söyler, karanlıktan çıkar aydınlığın içinde cümlelerimi çırılçıplak dile getiririm

Belki bir gün “belki bir gün” demeyi bırakırım…

Şunlar da hoşunuza gidebilir

YAŞAR

KLASİK YONTMA

Tarifsiz Adımlar

HÜZÜN İSTASYONU

1 thought on “Belki Bir Gün”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.