Wittgenstein: “Bir Garip Filozof”

Adına felsefe dediğimiz düşünme/sorgulama/anlama/anlamlandırma/bilgi üretme/ bilginin türü ve kaynağını bulma etkinliği insanlık tarihi kadar eskidir. İnsanın binlerce yıldır hayatta kalabilmesi ve hayat standartlarını biriktiregeldiği (kümülatif bilgi) tecrübelerle daha iyi şartlara taşımasında felsefî düşüncenin payı büyüktür. Onun merak duygusunu besleyen, ufkunu zorlayan ve içine doğduğu evreni, coğrafyayı, zamanı, toplumu, geçmişi hatta geleceği ve en önemlisi de kendisini anlamasına yardımcı olan felsefî düşünce; eleştirel aklın ve analitik düşüncenin de mimârıdır. O yüzden de filozofların insanlık tarihine ve insanın kendisini aşmasına katkısı göz ardı edilemez. İşte bu yazıda size getirdiği düşünsel açılımlarla bize üzerinde söz söyleyecek ya da “susmamızı öğütleyecek” bir “felsefe” bırakmış olan Wittgenstein’ı tanıtmak istiyorum.

20.yy’ın önemli filozoflarından biri olan Avusturya kökenli Yahudi ırkına mensup Wittgenstein(1889-1951)döneminin Bill Gate’si ölçeğinde çok varlıklı bir aileye doğar. Ve özellikle babası eğitime inanılmaz önem verir. O dönemde sanatla ilgilenmek revaçta olduğu için çocuklarının çeşitli sanat dallarında eğitim almalarını sağlar. Resim ve müzik alanında Wittgenstein’ın kardeşleri Avrupa’da bilinen ünlü isimler arasındaydı. Ancak Wittgenstein sanattan ziyade mühendislik alanına ilgi duyuyordu. Babası “imparatorluğunu” onun ve erkek kardeşlerinin devam ettirmesini istiyordu ama onlar bununla hiç ilgilenmediler. Babasının yolundan gitmek istemeyen ve dâhi derecesinde yetenekli birer piyanist olan iki erkek kardeşi babalarının aşırı baskısı sonucu intihar eder.

Wittgenstein mühendis olmaya karar verir. Hatta kendisi 1920’lerde ilk jet uçağını dizayn eden kişidir. Bu alandaki bilgisi, yeteneği ve zekâsı meyvesini vermiştir artık.
Ancak belli bir zaman sonra  matematiğe ilgi duymaya başlar. Matematiksel mantık ise özellikle ilgisini çekiyordu. Bertrand Russell ismi bu konuda döneminin en önemli ismiydi. Bir vesileyle yanında eğitim almaya başlar. Wittgenstein eğer bir alana ilgi duyuyorsa, o alanla ilgili her ne varsa araştırmayı, öğrenmeyi inanılmaz disiplinli bir şekilde yapan birisiydi. Öğrenmek istediği konu her ne ise onun içinde yaşardı adeta.

Russell, onunla tanıştıktan sonra Wittgenstein’in matematiksel mantık konusunda ne kadar çok bilgili ve yetkin olduğunu gözlemler. Öyle ki filozofumuz o güne kadar matematiksel mantık ile ilgili her ne yazıldıysa artık ezbere biliyordur. Sonrasında Wittgenstein Cambridge Üniversitesi’nde doktoraya başlar.

Wittgenstein hayatı boyunca bir “aziz” olmayı hedeflemişti. Tek derdi ise; Hakikat’in sunabileceklerini ve sınırlarını bilebilmekti. Ve yine tek bir hedefi vardı: Herşeyiyle “doğru bir hayat” yaşayabilmek. Hayatta yaptığı seçimlere yön veren cümleleri ise şunlardı:

“Dürüst bir insan olmak istiyorum.
İyi bir insan olmak istiyorum.
Kendimi kandırmak istemiyorum.
Sözünden emin olunan ve sözünü sakınmadan söyleyebilen birisi olmak istiyorum.
Kimseyi herhangi bir şekilde yanıltmak istemiyorum.”

Ancak öbür taraftan zihnini meşgul eden başka önemli bir soru daha vardı; ” Ama tüm bunlarla birlikte iyi ve doğru şeyler yaptığımı, doğruluk üzere yaşayan biri olduğumu nasıl ve nereden bileceğim? ”

Şimdi ve burada esas doğrunun ne olduğunu bilmek istiyordu. Bu yönüyle aslında o “evrensel hakikat” fikrinin peşinde değildi.

Bilinebilecek olanın sınırını görmek, anlamak ve bilmek istiyordu. Ve sonra bilinebilenlerin sınırları içerisinde kalıp, orada üzerinde konuşulabilecek şeyleri konuşmak; üzerinde konuşulamayacak, söz söylenemeyecek olanlarla ilgili olarak da “susmak” istiyordu. Felsefe ile ilgili yazmış olduğu ilk yazısı tamamen bu konuyu irdeliyordu.

Cambridge’de çalışmaya başladıktan çok kısa bir süre Russell’ı eleştirmeye başlar. Onun çalışmalarını tamamen yanlış bulur. Bu süre zarfında ağır bir depresyon geçirir. Hatta intihar etme düşüncesi bile belirir. Tâkip eden süreçte Cambridge’den ayrılır ve Norveç’in en ücra köşesine yerleşir. “Eğer gerçek bir filozofsam Hakikat üzerinde söz söyleyebilecek birisi olmam gerek” diye düşünür.” Bunu kendime , dürüst insan olma idealime borçluyum” diye de ekler.

Wittgenstein, insan mantığının görsellerle iş gördüğünün altını çizer. Dünyayı görsellerle algıladığımızı ve kelimelerin kendiliklerinden hiçbir şey ifade etmediklerini söyler. Eğer bir kelime zihnimizde herhangi bir görsele karşılık gelmezse, o kelimenin herhangi bir anlamı yoktur diye düşünür. Benim fazlaca anlayamadığım bir cümlesi ise şöyledir; ” Dilin biçimi -içeriği değil – bir şeyin doğru olup olmadığını belirler. ”

Düşünme eylemi/etkinliği ile ilgili yaklaşımları da oldukça ilginç ve önemlidir : Düşünme dediğimiz eylemin kendisi mantıksal düşünme kuralları içerisinde kalmak zorundadır. Aksi tardirde ona düşünce denmez.  Yani düşünme eylemi mantık kurallarına uygun bir şekilde yapılmalıdır. Eğer bunun dışında kalıyorsa o düşünce değil; başka bir şeydir.

Wittgenstein üniversite ortamından fazlaca hoşlanmadığı için profesörlükten ayrılıp tıp doktoru olmak ister ama tam o sırada 1.Dünya Savaş’ı başlar ve o da savaşa katılır. Hatta cesaret ödülü bile alır. Savaş ortamında gözlemlediklerini anlattığı günlüğünde savaşın yıkıcı yönlerinden değil de kaldıkları yerin hiç de hijenik olmadığından, koğuştaki diğer askerlerin entelektüel olarak oldukça sığ olduklarından bahseder.

Öte yandan Wittgenstein bilinç kavramıyla yakından ilgilenir ve “gerçek bir dindar” olmayı çok ister. Ve günlüğünde Tanrı’nın neden var olması gerektiği ile ilgili harika bir yazı yazar. Ancak yazıyı şöyle bir cümle ile noktalar: ” Tanrı’nın neden var olması gerektiğine dair yazan herhangi birinin halihazırda Tanrı’nın varlığını kabul etmediğini anlayabilirsiniz…”

Şunlar da hoşunuza gidebilir

YAŞAR

KLASİK YONTMA

Tarifsiz Adımlar

HÜZÜN İSTASYONU

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.