Mekruh Kadınlar Mezarlığı’nda Dirilmek

Ayşad Bahu’nun kadınlarına…

“Kafdağı’ndan kopmuş kadınlardır onlar…
Ve toprak olmuşlardır.”

“Mekruh Kadınlar Mezarlığı” adı altında topladığı bir demet öyküsüyle bizleri selamlayan Ayla Kutlu; bilhassa 1970 sonrası Türk romancılığında, öykücülüğünde kadının toplumdaki yerini, Türk insanının sergüzeştini, özgün bakış açısıyla irdeleyen isimlerden biri. Kitap ilk olarak 1995’te yayımlanıyor ve 1996’da da Yunus Nadi Öykü Ödülü ile taçlandırılıyor. Öykülerinde kadını evrensel anlamda bir -değer-e dönüştürürken kullandığı yöntem, kadın kahramanlarını mitik özelliklerle donatarak destansı bir esinti yaratmak. Aykırı örneklerden seçiyor Kutlu, kadınlarını. Yaratarak ya da yok olarak ama muhakkak boyun eğişlerinin ardında çelik gibi direnerek kendi öykülerini yazan kadın soyunun motiflerini katıyor edebiyata. Bu motifler kırsal, küçük kentsel yaşamın son derece gerçekçi yansımaları olup, dikiliyor karşısına okuyucunun. Yarattığı destansı esinti kimi zaman kuvvetli bir yele dönüşüyor ve katıyor önüne kadının acısını bir rölyef gibi belirginleştiren; tarihi, töreyi, erkeği…

O, hayatın yapısına erkeğin erki-kadının acısı cephelerinden bakmıyor. Mevcut durumu hayatın yapısında anlamlandırarak itina ile konumlandırıyor; suçlu aramıyor, düşman yaratmıyor. Okurun fantezisine açık kurguluyor öykülerini; tamamlamak bize kalıyor. Tarihsel ve bölgesel yansımalarla ve bunların dilsel izdüşümleriyle ince ince dokuyor. Dikkatli okurun yepyeni yazınsal hazları bulabileceği bir şölene dönüşüyor verdiği bu akış. Bir dil ustasının kaleminden; revnaklı deyişler, yalın tümceler, şaşkına çeviren eğretilemeleriyle bezediği yedi bağımsız öykünün masalsılıktan gerçekçiliğe bütünsel bir akışa evrilmesini deneyimliyoruz kaleminde.

“Mekruh Kadınlar Mezarlığı” kitaba adını da veren çok çarpıcı bir öykü. Genç yaşında dul kalmış, onu elde etmek isteyen sırtlan sürüsüne direnmiş güzel Hediye’nin öyküsü. Erkeğim diye göğsünü gere gere gezen bir grup insan artığının kışkırtmasıyla kardeşine kırdırılan Hediye’nin, cenazesinin yıkanmasına, namazının kılınmasına, mezarlığa gömülmesine dahi müsaade edilmez. Tecavüze uğrayan tiyatrocu kız da her türlü nasibini alır bu hoyratlıktan. Haklarını cengaverce müdafaa eden Ayşad Bahu ise ölümünde bile yalın bırakmaz onları yalnız selvinin altında. Meydan okur Hediye’nin anası, iğrenilesi gürûha: “Zül sayarım sizlerle aynı yerde yatmayı!” O da katılır direnişçi kervana…

Tamamı “mehruh”tur bu kadınların. Sırt sırta vermiş bu kadınların adresi bellidir artık: Mekruh Kadınlar Mezarlığı… Öykü tanıdık bir öykü ancak Ayla Kutlu dili, anlatımı ve kurgusu ile olağanüstü bir kadın destanı yaratmış bu öyküsünde. Bittiğinde, karamsarlığa ve çaresizliğe düşmüyor, aksine bu destanın kadın kahramanlarından güç ve umut alıyoruz. “Mekruh Kadınlar Mezarlığı” kadınlığın haklı ve onurlu mücadelesinin kutsallaştırdığı, yüceleştirdiği bir mekâna dönüşüyor onun anlatımıyla. Ayşad Bahu’nun kadınlarının yanında Federico Garcia Lorca’nın kadınlarını da selamlıyoruz. Coğrafya fark etmiyor. Bağnazlığın saldırısının hedefi hiç şaşmıyor: Önce kadınlar, sonra çocuklar…

“…Ölümün sessizliğine karşı dışarıda hayat ne kadar onursuz.”

Rahimleri olan yaratıcı, varlığın-düzenin sürdürücüsü kadınlar, hayvansal güçle kırılganlığın bir arada olduğu erkekler, hem yaratıcılığı hem de kırılganlığı iç dünyasında yaşayan şaşkın ve çaresiz çocuklar var bu öykülerde. Baştan kurban edilmiş çocuklar. Bir kısır döngü ve bu döngüde kendi celladını yaratan kadınlar. Kim bilir belki kadın gerçek kimliğine kavuştuğunda, yaratıcılığını doğayla, var oluşla uyumlu hale getirerek kendi sınırlarını belirleme hakkına mazhar olduğunda kırılacak o döngü.

“Cehennemin soğuk bölümündeyim. Kaçamazdım: Bir günahkârdım. Uzak ışıklarda ısıyı özleyen bir günahkâr. Zaten varoluşumla, doğumumdan önce… Mitolojik dönemler boyunca hükümlendirilmiştim: Bir kadındım…”

Modern zamanların da masalları, o masalları iç dünyalarında yaşatan kadınlar yaşamın içinde halen var. Sessiz, gösterişsiz, patetik kahramanlar onlar. Gerçeğin güzel yüzünü ışıldatıp, çirkin yüzünü gizleyen; baharı parmak uçlarında betimleyen muzaffer kadınlar. Bir umudu filizlendiren öyküleriyle oradalar.

Erendiz Atasü’ye kulak vermeli burada: “Umut günümüzde yaşamdan değil sanattan yansıyor! Bu denli karamsar bir yapıt bu denli güzel yazılabildiğine göre, hiçlik uçurumunun kıyısında umut hepimiz için hâlâ vardır!”

Şunlar da hoşunuza gidebilir

YAŞAR

KLASİK YONTMA

Tarifsiz Adımlar

HÜZÜN İSTASYONU

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.