AMBROSİA (Sonsuz Yaşam Peteği)

Okyanus gözlü siyahi güzeli görür görmez antik dönemlerden birine zihinsel  bir yolculuk  yapmamda  bana yardım edebilecek düşler perisi olduğunu hemen anlamıştım. Mavi avatar gözlerini yorgun ve çorak  gözlerime çevirdiğinde en  derin  arzularım saklandıkları yerden bir bir çıkarak bütün benliğimi sarmış, zihnimin karanlık dehlizlerinde sönmeye  yüz  tutmuş közler  yeniden alevlenmişti. Elim elinde, gözüm gözünde, bütün  özümle  “nameste ” dedim düşler perisine. “Nameste” diye karşılık verdi tüm içtenliği ile. Egzotik ve sihirli bir koku kapladı dört bir yanı. Ateşler sardı tüm bedenimi. İşte o an bıraktım kendimi tinselliğin serin sularına. Buhar olup  gitti her türden tabu ve dogma. Koparıp attım pas  tutmuş zincirleri. Uzandım özgürce, üryan ve yüzü koyun, dalgaların üzerine. En derin arzularımı keşfetti hemen. Aşklarım, tutkularım, özlemlerim ve hayallerim… Hiçbir şeyim sır değildi artık. Siyahi  parmaklar sihirli  dokunuşlarla bedenimde gezinip beni fiziksel olarak hazırlarken kadife gibi, çağlayan billur sesiyle söylediği ve yıldızlı çöl gecelerine olan özlemini dile getirdiği  şarkısıyla da transa geçmemi sağladı. Gözlerimi  açtığımda Zaman Meleği’nin kanatlarındaydım artık. Uçtuk, uçtuk… Tarihin kir, kan ve kötülük kokan acılarla dolu tozlu sayfalarını üç bin yıl  kadar geriye doğru hızla aştık… Yelkenli küçük gemilerin demirlediği, martı ve dalga sesleri ile denizci, balıkçı ve satıcı çağrışlarının birbirine karıştığı, yamaçları yemyeşil, pırıl pırıl, masmavi bir denizin kıyısındaki antik “Kirant” sahiline iniş yaptık. Zamanda yaptığım bu yolculuk sonsuz  bilgeliğin özünden bir  parça  olarak  yarattığı olağanüstü bir potansiyele sahip ve  hayatın  yegâne gerçekliği olan bilincin ruhsal gücü sayesinde gerçekleşmişti. Siyahi düşler perisi, sihirli parmaklar ve Zaman Meleği, zihnin sonsuz potansiyeline aracılık eden birer  metafordan başka bir şey değildi. Fakat  nihai gerçeklik  olan bilinç, içinde  yuvalandığı nesnel gerçekliğin de yani bedenin de ölümsüz olmasını istiyordu. Zamanı ters yüz ederek antik  Kirant’a gelmemin sebebi de buydu zaten. Çünkü bir Sümer tabletinde ölümsüzlük yiyeceği “Ambrosia”nın bu bölgedeki tapınaklardan birinde olduğu yazılıydı. Tablette yazılanlara göre Ambrosia bal peteği şeklindeydi ama kar kadar  beyazdı. Yeryüzündeki bütün bitki ve  meyve özlerinin muhteşem bir bileşkesi olan sonsuz hayat kaynağı… Sadece koklamak bile  ölümsüzlüğün kapılarını aralayabilirdi. Tarifsiz bir rayiha, tarifsiz bir tat… Yedikçe  eksilmeyen, anında yenilenen bir petek. İlk parmakta gençleştiren, ikinci parmakta ebedileştiren, üçüncü parmakta öldüren… Marduk kendine  hakim olamayıp parmağını  üçüncü  kez Ambrosia’ya götürdüğü  için fani olup gitmiş, çok üzülen karısı Tiamat da gümüş bir kutuya koyduğu beyaz bal peteğini Ege kıyılarındaki bir tapınağa gizleyip Babil’e geri  dönmüştü. Ambrosia hangisindeydi acaba? Kimse  bilmiyor ve kimse bu konuda  konuşmuyordu. Bölgede Beyaz Petek’in saklanmış olabileceği üç önemli tapınak vardı. Doğa  harikası olan bu şehre gelmemin sebebi de  buydu. Çünkü Kirant, Delphi Apollonia’ya en  yakın liman kentiydi. Bu kutsal tapınak Parnassos dağlarının zirvesine yakın bir bölgede  olduğundan çok zorlu bir tırmanış beni bekliyordu. Önce sahildeki tek konaklama yeri olan ve güzel bir balık lokantasına sahip Kastella’ya gittim. Burada tecrübeli bir rehber olan Mika ile anlaştık. Üç Lidya altını karşılığında hem rehberlik edecek hem de yolculuk için gerekli olan tüm malzemeyi temin edecekti. Günün ilk ışıkları ile birlikte de yola koyulacaktık. Hâlâ faniydim ve karnım çok acıkmıştı. Üstelik zorlu yolculuk öncesi güç toplamalı ve  dinlenmeliydim. Bir kupa üzüm şırasıyla birlikte bir çömlek ahtopot dolmasını yedikten sonra odama çekildim ve pencereden içeri giren nemli meltemin serinliğinde derin bir uykuya  daldım. Sabah Mika kapımı çaldığında güneş deniz ufkunda henüz belirmeye başlamıştı. Kastella’da günün her saati hazır olan sebzeli balık çorbasından birer kupa içip yanında  fırından yeni çıkmış yulaf somununu yedikten sonra katırlarımıza binip yola koyulduk. On beş millik zorlu bir tırmanış bizi bekliyordu. Tapınak kasabaya çok uzak değildi ama gittikçe yükselen ve dikleşen bu dağ yolunda ilerlemek olağanüstü  zordu. Zaten kısa süre sonra katırlardan da inmek zorunda kaldık. Sık sık mola veriyor, suyumuzu içip bir şeyler atıştırırken de gözden hiç kaybolmayan masmavi Korint Körfezi’ni seyre dalıyorduk. Bu  anlar bile içimdeki sonsuzluk potansiyelini harekete geçiriyor ve öze olan hayranlığımı bir kat daha artıyordu. Bitki örtüsü ise sürekli değişmekteydi. Üzüm bağları, zeytin, menengiç ve funda ağaçları derken çam ve kayın ağaçları arasında gün boyu ilerledik. Güneşin son ışıklarını gönderip Parnassos dağına, görünmez olduğu dakikalarda da kahinler, kehanetler ve sırlar tapınağı muhteşem “Delphi Apollonia”ya ulaştık. Herkül gibi ama silahsız iki muhafız bizi  içeri alarak konuk evinin olduğu yeri gösterdiler. Konuk evinde muhafız ve hizmetçi odaları içeride, aşevi ve ahırlar dış avludaydı. Mika ve ben odamıza çıkıp dinlenmek üzere iken bir  hizmetçi üzerinde iki küçük toprak kase ve iki tahta kaşık olan tepsiyi pencerenin önündeki  masaya bıraktı ve tapınaktan ayrılana kadar tek yiyeceğimizin bu olduğunu söyledi. Çok  şaşırmıştık ama yapacak  bir şey yoktu, üstelik de çok açtık. Hizmetçi çıkar çıkmaz dağ kekiği kokulu, üzerinde iri mısır taneleri olan bu yoğurt çorbasını kaşıklamaya başladık. Ama işte asıl o zaman hayretler içinde kaldık. Çünkü ne kadar yersek yiyelim çorba hiç azalmıyordu. Biz de doyana  kadar yedik ve yataklarımıza uzandık.

Sabaha doğru kalplere işleyen büyülü bir flüt sesiyle uyandığımda baş ucumda hardal renkli uzun ve bol kıyafeti içinde bembeyaz uzun sakalları olan yaşlı bir rahibin genç gözlerle bana  gülümsediğini gördüm. “Korkma evlat,” dedi güven dolu bir sesle. “Benim adım Basetekas, burada görevli rahiplerden biriyim. Seni tapınak için hazırlamaya geldim, önce temizlenip  giyinmen lazım. Korkma ve beni takip et.” diyerek kapıya  yöneldi ve beni tapınağın ana  girişine yakın Roma mimarisi ile inşa edilmiş bir binaya götürdü. Burada iki siyahi genç kız beni karşıladı. Hemen kıyafetlerimi çıkarıp kulağında iki gümüş halka olan Hintli bir uşağa ateşe atması için verdikten sonra altın musluklardan gürül gürül kaplıca suyunun akmakta olduğu mermer havuzlu hamama soktular. Günün ilk ışıkları kubbedeki farklı renklerde camları olan küçük, yuvarlak pencerelerden içeri süzülüp görsel bir şölen oluştururken kızlar da ellerinde doğal deniz süngerleri ve menekşe kokulu sabunlarla beni bir güzel yıkayıp duruladılar. Erguvan renkli pamuklu havlularla sarmalayıp kuruladıktan sonra da kavuniçi rengindeki konuk elbisesini giydirdiler. Her şey rüya gibiydi ve her şey yolunda gidiyordu sanki. Ana tapınakta sabah ayinlerini yeni tamamlamış ve şu an yöresel her tür meyvenin özüyle yapılmış nektarlarını içmekte olan on sekiz pythia yani kahinenin ve baş pythia, gençlik tanrıçası Hebe’nin huzuruna çıkabilirdim artık. Dışarıda beni beklemekte olan yaşlı  rahiple birlikte tapınağın ana kapısına yöneldik. Kapının üzerine altın harflerle “NOSCE  TE  IPSUM” yazıyordu. Sanırım bu bilgelik yolunda verilmek istenen ilk mesajdı, “Kendini Bil” diyordu. Kendini bilen Rabbini de bilir sözünün habercisi gibiydi. Üstelik insanlığın bunu yüce  elçisinin bizzat kendisinden duymasına daha bin yıl varken. Yazıya bakıp kaldığımı gören ak  sakallı rahip anlamadığımı varsayarak “Öz her şeydedir evladım. Tüm evren ve her bir zerre  Öz’den gelir ve Öz’e döner. İçimizde olan her yerdedir. Hiçbir yerde olmayan bizde de  yoktur. Öz’ü  idrak edip inandığımızda varlık sebebimizi de anlamış  oluruz. Bu anlam bizi tüm benliğimizle Öz’e yöneltir. Öz ‘e yönelen de mutluluğun nirvanasına ulaşmış demektir.” açıklamasını yaptı. Bu hatırlatmayı duymak bile tüm zahmetlere değerdi. Rahip’e teşekkür ettim. Birlikte tapınağın merkezine geldik. Rahip, artık yalnız devam edeceksin, deyip kapıyı araladı ve gözden kayboldu. Şimdi olağanüstü bir heyecan içerisinde ama korkusuzca sağlı sollu dizilmiş olan amozon muhafızlarının arasından yavaş adımlarla kabul salonuna doğru  ilerliyorum. Bakalım bilge kahineler beni nasıl karşılayacak, yaşam ve Ambrosia hakkında neler söyleyecekler…

Şunlar da hoşunuza gidebilir

YAŞAR

KLASİK YONTMA

Tarifsiz Adımlar

HÜZÜN İSTASYONU

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.