İnancın Işığı “Tubelight”

“- Gandhi ji sihir yapmadı. O kadar inançla söyledi ki, dinleyen herkesi harekete geçirdi. Eğer insan kendine inanırsa, dağları bile yerinden oynatabilir.

– Bu kadar inancı nereden, kimden bulacağım ki?

– Nereden değil, nasıl bulacağım diye sormalısın. Gandhi ji’nin öğretilerini takip et, onun yaptıklarını yap.”

Herhangi bir şeye kalpten inanıp onun bir gün gerçekleştiğine şahit oldunuz mu? Olduysanız ne kadar yakından oldunuz, inancınız ne kadar güçlüydü? Savaşları bitiren en önemli güç, gidenlerin bir gün döneceğine olan inanç, nereden gelir? Mahatma Gandhi İngiliz’e tek bir kurşun sıkmadan Hindistan’a bağımsızlığını nasıl getirdi?

Baş karakterimiz Laxmann zekâ geriliği olan ama içindeki inançla tüm dünyayı kucaklayabilecek sevgiye sahip biridir. Çocukluğunda sınıflarında bir florasan lamba varmış. İlk başta tekler, ardından devamlı yanmaya başlarmış. Laxmaan da o lamba gibi sonradan çalışmaya başlayan biri olduğu için tüm kasabada lakabı “tubelight” olmuş. Ebeveynleri çocuk yaşta ölen Laxmann ve Bharat bu hayatta birbirlerinin her şeyi olurlar. Gün gelip Hindistan ve Çin arasındaki savaş, onları ilk kez ayırana kadar bir an dahi ayrılmazlar. Bharat ise onun küçük kardeşi ama aynı zamanda partneri, canı ciğeri. Hayatını saf kalpli abisine sahip çıkmaya adamış koca bir yürek. Canlandıran oyuncular Salman ve Sohail Khan gerçek hayatta da öz kardeşler bu arada. Film savaş zamanında, birbirinden farklı yaşam standartlarına sahip kişilerin varlığında, nasıl “insan” olunması gerektiği üzerinde durmuş aslında. Zekâsı geri olduğu için dalga geçilen bir insan herkesten çok daha geniş bir kalbe sahip olabiliyor. Hangi milletten olursa olsun kişiler nereli hissederlerse oraya ait olabilirler. Kalpten inanırsanız savaşlar bitebilir…

İlkokul zamanında Gandhi’nin okullarını ziyaret ettiği bir gün Laxmann onunla konuşma fırsatı yakalar. Bu kıymetli kişi ona, her ne yaparsa yapsın kalbinden inanarak yapması gerektiğini söyler. Duydukları “inanmak” içerikli sözden sonra kardeşi Bharat ile aralarında çok güzel bir oyun başlatırlar. Her ne yapmak isterlerse birbirlerine “Kendine inanıyor musun?” diye sorarlar. Laxmann ömrü boyunca Gandhi’nin söylediğini öğrendiği her öğretiyi tüm kalbiyle uygulamaya çalışır. En çok da kardeşi orduya katıldıktan sonra… Onları büyüten Banne amcaları Bharat savaştan dönene kadar oyalanması için Gandhi’nin öğretilerinden oluşan bir listeyi ona bırakır. Kalbindeki inancın büyümesi için listedeki tüm maddeleri tamamlaması gerektiğini söyler. İnanç büyüyünce dağlar da oynar, savaş da biter, Bharat da gelir, mi acaba…

“- Başkalarına düşmanlık eden insan kendine düşmanlık ediyordur. (M. Gandhi) Gandhi ji’nin dediği gibi kalbinde ufacık bir nefret varsa bu inancını köreltir.

– Ne yani Çinlilerle dost olunca kalbimdeki inanç büyüyecek mi?

– Gandhi ji İngilizlerden asla nefret etmedi.”

Ülkenin savaştığı milletten birileriyle dost olmak, saf olan birinin savaşı bitireceğine olan inancıyla dalga geçmek, fakirliğin içinde bir kasabanın birbirine tutunma çabaları… Kocaman kavgalar arasında unutup atladığımız o kadar çok ince detay var ki… En unuttuğumuz şey ise insan olmak. Düşen, kalkan, üzülen, sevinen, kırgın, yorgun olabilen insan olduğumuzu unutuyoruz. Bu gerçeği unutmayan kim varsa da onlara farkında olmadan cephe alıyoruz. Bu gerçek ülke millet fark etmiyor. Gandhi’nin öğretileri üzerine, kalpten inanmak üzerine kurgulanan bu filmde sizin de yüreğinize dokunan yerler olduğunu göreceksiniz. Kaldı ki Gandhi’nin her duyduğumda beni bir kere daha hayran bırakan bir cümlesini sizinle paylaşmak istiyorum:

“Atatürk İngiliz’i yenene kadar, İngiliz’i Tanrı sanırdım”

Arada var olan kilometrelerce mesafe umudun yayılmasına engel olmamış. Bizim kendi vatanımızda verdiğimiz bağımsızlık mücadelesi sadece Gandhi’ye değil birçok lidere ilham, umut, inanç kaynağı olmuş. Yaşamak daha da önemlisi özgürce yaşamak için en ihtiyacımız olan kaynaklar bunlar değil mi zaten…

Filmde tanıştığımız Çinli olmalarına rağmen üç kuşaktır Hindistan’da yaşayan bir aileden gelen Guo ve Lily, Laxmann’ın en yakın arkadaşları olurlar. Savaş onlardan da babalarını almıştır. Savaş çıktığı gibi ülkedeki pek çok Çinli, tutuklanan Hintliler karşılığında tutuklanmış. Çoktandır oranın vatandaşları olmalarına rağmen… İlk başta onları düşman zannetse de Gandhi’nin öğretileri ve içindeki karşı koyulmaz sevgi sayesinde onlarla çok yakın dost olur. Onları o kadar kendinden gibi görmeye başlar ki askeri kampa kardeşini sormaya giderken yanında onları götürmesinde gariplik hissetmeyecek hale gelir. Fakat etrafta hala da Çinli görünce kayıplarını hatırlayan bir sürü kişi vardır. Savaştan kurtarması gereken tek kişi kardeşi değil, dostlarıdır da. Nefretin ve ön yargının hüküm sürdüğü kalplerden korumalıdır onları. Savaşın sadece bir dağ ardındaki sınır kasabasında bile bir sürü acı bir sürü dostluk da bir arada yaşıyor. Dünyanın pek çok yerinde olduğu gibi… Dağlar, denizler, okyanuslar ardından bile aynı duyguları paylaşan milyarlarca insanız işte. En ihtiyacımız olan duygu ise inanmak, tüm kalbimizle inanmak.

Gerek müzikleriyle, gerek de samimi oyunculuklarıyla, gülmeyi de ağlamayı da doya doya yaşayacağınız sıcacık bir film daha. Verilen tüm mesajların ışığında hepimize sevginin ve özgürlüğün hüküm sürdüğü bir dünya dilerim. Bu kadar sevmekten ve inanmaktan bahsetmişken demeden geçemeyeceğim. Yıllar önce yine tüm kalpleriyle inançlarını yitirmeden, canla başla uğraşıp bu ülkeyi bize bırakan yediden yetmişe, A’dan Z’ye herkese minnettarız. Şimdiden 29 Ekim Cumhuriyet Bayramımız Kutlu Olsun.

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.