KIRMIZI PABUÇLAR

Gelincik tarlası şeklinde dizayn edilmiş çocuk markasının vitrini önünde dakikalardır duran kadını farkeden mağaza çalışanı;

-Ürünlerimize içeride bakmak ister misiniz efendim?

Kırmızı beyaz renklerin ağırlıkta olduğu kıyafet ve ayakkabılarla süslenen camekânda gözlerini bir noktaya sabitlemiş kadın, genç kızın teklifini duymamıştı bile.

Sırtlarını birbirine yaslamış yorgun köhne konutların olduğu dar sokakların birindeydi evleri. Yan komşularının gülüşmelerinden, zaman zaman öfkelerinden tutun da

gece uyuyamayan yeni doğan bebeklerin yanı başlarındaymış hissi uyandıran, iç içelikte sürmekteydi yaşamları. Dışarıdan bakılınca yan yana, içeri girince tamamen uzağındaydılar dar sokağın…

Yol hizasındaki ihtiyar evin birinci katında kiracı olan genç çift için Buckingham Sarayına değişmeyecekleri yaşam alanlarıydı burası… Öyle ya aşkın mucizevi bakış açısı çalılıkları yemyeşil ormanlara, bir kaşık suyu devasa okyanuslara çevirebilirdi. Dünden kalan ekmek ile küçük bir tabak siyah zeytin Kral Henry’nin ihtişamlı yemek masasındaki onlarca çeşitle eşitlenebilirdi. Yirmili yaşlarındaki bu iki genç için durum tam olarak böyleydi ve Nur…

Masallara inanmış bu ailenin en küçük ferdiydi. Yetinmeyi dünyaya gözlerini açtığı anda öğrenmeye başlayan, küçük şeylerle mutlu olmayı becerebilen, masumiyetin ete kemiğe bürünmüş haliydi. Koşullar zordu, insanlar zordu, hatta yaşadıkları kentin iklimi dahi zordu ancak mutlu olmak için sebepler bulmak kolaydı…

Başlarda televizyonları yoktu, yerine düş ekranları vardı. Buzdolapları, çamaşır makineleri yoktu, yerine gelecek güzel günlere olan sağlam inançları vardı.

Ev sahipleri olan Fahri amca aynı zamanda evin diğer yöne bakan kısmındaki küçük bakkal dükkânını işletirdi. Mavi deri kaplı, kalın, uçları buruş buruş olmuş bir o kadar da kirli veresiye defterinde genç Arif’in de adı vardı. Anne-kızın en büyük lüksü çubuk krakerle birlikte aldıkları çokokremdi. O vakitler yarış halindeki onlarca fındık ezmesi markası yoktu. Hatta tüm akışkan çikolataların tek bir adı vardı(çokokrem). Çubuk krekerleri çikolataya batırarak yerler ve birbirlerine gülümserlerdi. Belki de kızının yüzündeki o ifadeyi yeniden görmek için her defasında Fahri Amcanın mavi deri kaplı veresiye defterine birkaç lira daha yazdırırdı. Nur’un, iki göz evin duvarlarına kadar yansıyan çiçek açmış gülüşleri annesi için mutluluğun en net tanımıydı.

Yaz aylarında sıcağı ile nemi dayanılmaz olan kentte iki seçeneğiniz olmalıydı; varlıklı ailelerden olmak (ki bu tüm yaz aylarını deniz evinde ya da yaylada geçirmek anlamına gelirdi.) Orta gelir düzeyindeki ailelerden olmak yani; evinizin odalarında klima olması (bu da 7/24 suni şekilde serinleyebilmek demekti.)

Şıkların dışında kalan aileler de oluyordu ki özellikle çocuklarında halk arasında pişik, isilik denilen iğne başı büyüklüğünde, irili ufaklı, koyu kırmızı renkli beneklerle kendini anlatırdı. Yetişkinlerinde ise

şehire ait tabirle amele yanığı denilen güneş yanması, her ortamda yaşam koşullarınızı anlatan yüz okuma çipini andırırdı.

Bu grupta olup çocuğu olanlar hortum, lehen gibi yardımcı ekipmanlarla geçici serinleme metodları bulurlardı.

Evlerinin küçük beton avlusu ve bitiş bölümünde başlayan dar dikdörtgen şeklindeki, Fahri Amcanın bahçe diye tanımladığı alanda, Türkan’ın kızı için gölgeye bıraktığı su dolu lehen bulunurdu.

Üstü kapalı, iki yanı açık beton avlunun tavanındaki iki demir çengele zaman zaman salıncak ta kurarlardı. Bu çocuksu yöntemler kızının küçük bedeninin kırmızı noktalarla dolmasına engel olmazdı.

Biraz tahta çubuk, biraz bez, iğne iplik ve mısır püskülü yardımıyla yaptığı bebek için çilek kasasını renkli kumaşlarla dizayn ederek minik bir yatağa dönüştürmesi, sıcaklar için icat ettikleri kadar başarısız olmamıştı.

İlerideki yıllarda oyuncaklara, kar kürelerine sahip olduğu vakitlerde bile bez bebeğini ve yatağını gülümseyerek anlatacak, “çok güzeldi anneciğim” diyecekti…

Mahallenin tüm babaları akşam çökünce tek tek evlerine gelir karanlığa kalmazlardı. Arif geç saatlere kadar çalışır, onun gelişini saat kaç olursa olsun ayak sesinden tanıyıp “anne babam geldi!” Diyerek kapıya koşardı.

Anne kız onu kapıda karşılar, Arif ise ne kadar yorgun olursa olsun gülümseyerek içeri girerdi.

İklim zordu, insanlar zordu, illaki hayat zordu ancak mutlu olmak için sebepler bulmaları çok kolaydı. O yıllardan yatılı geçecek lise yıllarına kadar duymadıkları arasında, evin çocuklarında veya babasında yedek anahtar olabileceğiydi. Baba kapıyı çalar, anne ve çocuklar hep birlikte açarlardı. Sanki yolculuktan dönmüşcesine sarılıp, öpüşürlerdi… Bu karşılama şeklinin tüm evlerde aynı olmadığını zamanla görüp hayrete düşeceklerdi.

Bayram arifesiydi. Annesi ve Nur avludaydılar demir kapı çaldığında gelenin küçük kızın tek arkadaşı olan, köşedeki evde oturan Ayşegül olduğunu gördüler;

-Nur oynayalım mı?

-Annem izin verirse olur.

-Bak ayakkabılarıma, babam aldı.

Ayşegül heyecanla pabuçlarını göstermişti.

-Çoookkk güzel,hayırlı olsun, (naif bir çocuk olan Nur akrabalarından biri dahi ikramda bulunsa teşekkür edip geri çevirirdi. Annesiyle dışarı çıktıklarında yaşıtları gibi bir şeyler alması için asla diretmezdi.)

İri siyah gözleri ışıldıyordu. Ayşegül’e yaklaşıp “dokunabilir miyim?” dedi.

Kırmızı rugan pabuçları belli ki çok beğenmişti.

-Evet dokunabilirsin diyerek ayağını uzattı Ayşegül. Nur, eğilip işaret parmağını ayakkabıya doğru uzatırken, boğazındaki yumruyla kısılan sesiyle müdahele etti annesi;

-Nur’cuğum lütfen! Hiç hoş bir hareket olmaz bu. Hem biz sana yeni pabuçlar alacağız yakında.

-Hayır anne yeni ayakkabılar istemem benim sandaletlerim zaten çok güzeller.

Diyerek ayakkabılarını işaret etti.

Şımartılmış değil avutulmuş çocuklar beklemesini “anne” kelimesini telaffuz etmeye başladıklarında öğrenirlerdi belki de..

Hayâl kurmanın sahip olmakla aynı mutluluğu verebileceğini sadece avutulmuş çocuklar bilebilirdi. Ve insan üstü gayretle çalışan adamların kızları daha küçük yaşlarında istemeyi değil gururlu olmayı öğrenirlerdi.

Aradan uzun yıllar geçmişti. Kırmızı pabuçlarla büyüyen çocuklar çoktan unutmuşlardı o günkü renkli ayakkabılarını. Hiç kırmızı pabuçları olmadan büyüyen kızlarla ebeveynleriyse, hafızalarındaki duvara çiviledikleri o resmi ara ara indirip seyrederlerdi…

Üniversite yıllarını yurtdışında geçiren Nur daha zor koşulları da yaşayacak ancak buna rağmen bir yandan çalışıp bir yandan ikinci üniversitesini başarıyla bitirecekti. Bireysel mutluluktan ziyade diğerlerinin hayatına dokunmak adına müthiş çabalara

imza atacaktı…

Ege’de serin bir yaz akşamı deniz kıyısında anılarını sandıktan çıkartan bir çift konuşuyorlardı. Adam kadına dönüp;

-Yıllarca çok çalıştığımı önceliğimin işim olduğunu söyledin hep. Haklıydın. Bazen kırıldın, çoğu zaman yalnız kaldın. Haklıydın.

Yıllar öncesindeki o Arafe gününü anımsar mısın, gözlerin kızarmıştı, ağlamıştın. Israr edince de anlatmıştın.

O gece cebimdeki parayı tekrar tekar saydım, sanki her saydığımda çoğalmasını diler gibi… Ama olmadı… Kızıma bayramlık bir çift ayakkabı almaya yetmedi.

Gözleri doldu adamın, sesi titredi hayatımın dönüm noktası tam olarak o andı. Ve ben babalığın tanımını yeniden yaptım. 23 yaşındaydım… Öğreniyordum…

“Baba olmak Arafe gününde, kızını gelincik tarlası çoşkusuyla mutlu kılabilmek için kırmızı pabuçlar alabilmektir.”

Arif ve eşi susuyorlardı. Hava serindi, dalgalar bir şeyler fısıldıyordu. Küçük kızları çoktan büyümüştü ve çok uzaklardaydı.

Mevsimler daha kolaydı, hayat biraz daha kolay, ancak mutlu olabilmek için sebepler bulmak artık çok zordu…

 

 

Şunlar da hoşunuza gidebilir

BOŞLUĞUN SESİ

Işık ve Zaman

Sindir-Ella

YAŞAMIN KIYISI

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.