Kadimzamanlar ve Diğer Vakitler: 3 Kadın / 8 Zaman

Tokarczuk’u 2009 yılında çıkardığı “Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri Üzerinde” kitabı ile tanımış; kalemiyle yarattığı mistik atmosferden, bir masal anlatıcısı edasıyla okuyucuya bunu sunmasından oldukça etkilenmiştim. Kayıtsız kalamamış, birkaç kelam da etmiştim üstüne. Tarihsel anlatıları bilinçdışı arketipleri kullanarak; mitler, masallar, rüyalar dahası sürreal ögelerle nasıl ustaca kurguladığını 1996 da çıkardığı “Kadim Zamanlar ve Diğer Vakitler” kitabını okuduğumda hayranlıkla gördüm. Kalemiyle beni bir kez daha büyüleyen yazarın bu eserine de kayıtsız kalamadım.

“Hep böyle bir kitap yazmak istedim. Dünyayı yaratan ve betimleyen bir kitap. Yaşayan her şey gibi doğup gelişen ve sonra ölen bir dünyanın hikayesi” diyor Olga Tokarczuk Kadim Zamanlar ve Diğer Vakitler’den bahsederken. Büyülü gerçekliğin izlerinde, masalsı bir üslupla, alegoriler ve metaforlarla bezediği o dünyaya elimizden tutup çekiyor.

Evrenin merkezinde, Tanrı’nın yaratımının adeta bir mikrokozmosu; kadim olanın tahribatını, kaosunu tüm ağırlığıyla sırtlanmış Polonya’da küçücük bir kasaba Kadimzamanlar. XX. yy dan çok katmanlı bir insanlık tarihi. Nesiller birbirine bir şekilde ilişkilendirilse de her karakterin kendi yolculuğunu, kendi mücadelesini sarmalayan kendine ait bir zamanı var. Bazen birbirinin zamanında konaklıyor; bazen yollar kesişiyor yahut hiç birleşmemecesine ayrılıyor.

“Savaş sonsuza kadar sürer. İnsanlar her yerde olduğu gibi doğar, umutsuzca âşık olur ve ani bir ölümle kısa sürede ölürler. Ancak yaşam ne kadar fazla acı getirirse, onlar da o kadar fazla yaşamak isterler.”

Düşüncenin zamanı sağalttığı, yüzeyselliğin marazlı haller yarattığı Kadimzamanlar kentinin dört yönünü, dört başmelek korur: Kentin “yolculuk kaygısı” uyandıran Kuzey sınırını Başmelek Rafał, “sahip olma ve sahip olunma” arzularını uyandıran Güney sınırını Başmelek Gabriel, “kibre batma” tehlikesindeki Batı sınırını Başmelek Michał, “zeki olma kaygısından kaynaklanan akılsızlığın” hüküm sürdüğü Doğu sınırını ise Başmelek Uriel.

Bu simgesel vurgular önemli zira bilgiye ulaşmanın kolay olduğu ancak insanın kendinden en çok uzaklaştığı “modern zamanlar” diye tabir edilen yüzyılda “insan nedir” sorusuna verilecek cevabın ipuçları tırnak içindeki zaaflardır belki, kim bilir? İnsanlık tarihinin en yıkıcı dönemlerinden birini deneyimleyen insanoğlu; rejimlerin çöktüğü, yenilerinin gün yüzüne çıktığı, savaşın her türünün yaşandığı, kitlesel ölümlerin reçete edildiği bir travma dönemini sürdürürken bilimin ve inançların sorgulandığı, değerlerin çatıştığı sınırlarda dolaşmaktan insan kalabilmenin önkoşuluna bir türlü odaklanamadı.

“Dünya, sarhoş ve sersem, çukurların sıkıntısını çekiyordu.”

İnsanın doğada yarattığı tahribatı eserlerine ustaca yerleştiren Tokarczuk bu kitabında da farklı semboller kullanarak okuyucuyu silkeliyor. Yeri geliyor mantarlara, yeri geliyor ıhlamur ağaçlarına kulak verdiriyor. Ağaçlarla söyleşmemiz gereken ne çok konu var, anlıyoruz. Doğa bizi duyuyor, ne yaşıyorsak hissediyor ve bu kadın buna inanıyor.

“Bir ağaç öldüğünde, bir anlamı veya etkisi olmayan düşünü başka bir ağaç devralır. İşte ağaçların ölmemesinin sebebi budur. Kendi var oluşlarından habersiz, zamandan ve ölümden azat edilmişlerdir.”

Zamanın farklı aktığı Kadimzamanlar’da insanlığın değişimi meleklerin doğumuna şahit olduğu üç neslin arketip fertleri üzerinden anlatılıyor. Her karakterin kendi zamanı ve bu zaman içinde anlatılan bir hikâyesi var. Tutkusu boynuna dolanan Genowefa’nın, erkek-kadın arasındaki kışkırtıcı kıvılcımı ateşleyecek cazibenin sahibi Eli’nin, elinde dünyanın kaosunu öğüten kahve öğütücüsüyle Misia’nın, kadınlığını kalkan yapıp deliliğin-bilgeliğin sınırlarında dolaşan Başak’ın, toprak sahibi Popielski’nin, kayıp ruh Michał’ın, savaşta vicdanını yitiren İvan Mutka’nın, kalbi taşlaşan Paweł’in, tertemiz Izydor’un, ziyan olmuş Ruta’nın… Hepsinin hızlanan, ilerleyen, yavaşlayan, tıkanan ve duran zamanları Tokarczuk tarafından mitik ve vurucu bir tonda resmedilirken; okuru zaman, varlık, hiçlik, modernite üzerine çalkantılı düşüncelere sevk ediyor.

“Yaratmak Tanrı’nınsa, adlandırmak insanın işi” diyor Tokarczuk. Öyle değil mi hakikaten? Tüm zamanların karmaşası içinde kendi -biricik- zamanımızda biz de her bir yaraya, ödüle, rüyaya, bakışa, sefere bir ad vermedik mi? Tuza maruz kaldığında yara, derinden gelen “ahh!” sesi farklı dillerde ünlemedi mi türlü çeşit sancıları? Nesneler, zamanın ve hareketin olmadığı, başka bir gerçekle demlenirken; insan maruz kaldığı iyi-kötü ne varsa onun buğusunda demledi ruhunu. Dönüştü, dönüştürdü… Ölüme çeyrek kala, adeta bir savaş ganimetidir insanın mevcut varlığı…

“İnsanlar yeni yollar yaparlar. Ormana dalıp, genç ağaçlar dikerler. Nehirlerin üstüne bentler yaparlar ve arazi alırlar. Yeni evler için temeller kazarlar. Yolculuklar planlarlar. Erkekler kadınlarına ihanet ederler ve kadınlar da erkeklerine. Çocuklar birden yetişkin olurlar ve kendi yaşamlarını sürdürmek için ayrılırlar. İnsanlar uyuyamazlar. Çok içerler. Önemli kararlar alırlar ve şimdiye kadar yapmadıkları şeyleri yapmaya başlarlar. Yeni fikirler çıkar. Hükümetler değişir. Borsalar dengesizdir ve günü gelir, milyoner olunur günü gelir insan elindeki avucundakini kaybeder. Rejimleri değiştiren devrimler patlak verir. İnsanlar hayal kurar ve düşlerini, gerçek olarak düşündükleri şeyle karıştırırlar.”

3 Kadın:

Genowefa… Yoldaşını savaşa uğurlarken bilmiyordu Mayıs ayının sonundaki ilk saman zamanı rahmine tutunan kızının varlığını. Patateslerden çiçekler düşüp yerine yeşil meyveler geldiğinde anladı kadınlığıyla başbaşa sıkı bir mücadelenin içine düştüğünü. “Tavuğun kuş olmadığı gibi, kadının da insan olmadığı”nı öne süren ve farklı zamanlarda, farklı coğrafyalarda anafikri yankılanan bu Rus atasözüne cevabı bırakalım Genowefa versin:

“Hepimizin kız evlada gereksinimi var. Hepimizin kızı olmaya başlasa dünyada barış olurdu.”

Doğacak çocuğundan habersiz, savaşta bir eş. Kocasından devraldığı değirmeni işletme çabası, bir yandan analığı. Bir şey daha var ama: Kadınlığı. Yatağa girdiğinde, yün çoraplarına rağmen ısınamayan; her seferinde sanki suya girer gibi ayaklarından uyumaya başlayan bir kadın Genowefa. O yüzden uykusuz geceler ona. Giden döner mi bilinmez, onun zamanı kendine. Bir bakış, tek bir bakış Eli’den. Aşk bu; kalbe akışkan, ruha kelebek. Sözün sustuğu, anlamın devam ettiği eşsiz zaman dilimi. Bir bakıştan ötesi yaşanmasa bile, tenler birbirine hep yabancı kalsa bile Genowefa artık benimle…

Kadınlığı yağmalanmış Başak, o da uzun zaman benimle. Kendini doğanın bir parçası görüp kabul eden; tavşana, kertenkeleye, balığa yarenlik eden deli-bilge. Ahh!! Olmasa hep bir yerlerden çıkıp gelen, teri toza bulanmış kaslı uzuvlarıyla lotus çiçeği misali kadınlığını kendine yaşam kaynağı yapıp, seni dermansız bırakan kötü. Hem dermansız, hem çaresizken toprağı yarıp çıkan Melekotu kök saldı ya vücuduna, her bir hücrene nüfuz etti; özsuyunu kana kana içti de titreyip katılaşınca Başak’ın yorgun tenine kokulu tohumlar serpiştirdi. Hediyesini aldı Başak, hırpalanmış ama güçlü artık. Yenik ama sağlam…

“…Bir ağrı daha hissetmişti, bu sefer daha güçlü ve daha korkutucu. ‘Öleceğim’ diye düşünmüştü, …şimdi öylece ölüp gideceğim. Doğum başlayacak ve kimse bana yardım etmeyecek.”

Ve Ruta… Kendi zamanının kabuğunu kırmaya çalışan zavallı Ruta. Doğaya ait vahşi bir kadındı oysa, tıpkı annesi Başak gibi. Kendi habitatından daha cazipti güzel kıyafetler, renkli dudaklar-tırnaklar, yüksek ökçeler… Yalın ayak toprağa basmanın gücünün kaynağı olduğunu hiç farkedemedi. Bunu düşünmedi de… Sandı ki tabiatla değil de insanoğlunun var ettiğiyle uyumlandığında daha kadın olacak. Teslim etti kendini gücün sahibi Ukleja’ya. “Ben böyle mutlu olacağım” sözüne hiç inanmadı Başak. Özgürlüğün, kendi olmanın paha biçilemezliğini anlatamadı tecrübesiz Ruta’ya. Her pırıltılı hayatın bir bedeli olduğunu çok acı öğrendi. Değer olarak gördüğü -ucuz- meta karşısında değersizleştikçe değersizleşti Ruta. O şimdi sadece kendisiyle…

8 Dünya:

“Dünya ve gökyüzü arasında sekiz dünya vardır.”

Birinci Dünya: Tanrı’nın kendinin farkına vardığı, sözcüğün ağzından çıkıp dünyaların tohumu haline dönüşen binlerce parçaya bölündüğü zaman dilimi.

“Ben kimim?” diye sormuştur Tanrı, “Tanrı veya insan, belki de her ikisi ve diğeri, aynı anda veya ikisi de değil mi? Ben mi insanları yarattım, onlar mı Ben’i?”

İnsan onu kışkırttığından, sevgililerin yataklarına süzülüp burada aşkı keşfetmişti. Yaşlı insanların yataklarına süzüldüğünde faniliği bulmuştu. Ölenlerin yatağına süzüldüğünde ölümü bulmuştu.

İkinci Dünya: Yeterince deneyimli olmayan genç Tanrı tarafından yaratılan, hiçbir şeyin isminin olmadığı, toprağın bombalar yüzünden delik deşik olduğu, taşların aç çocukların elinde dağıldığı zaman dilimi.

“Bu dünyada, Kabil, Habil ile tarlada karşılaşmış ve ona demiş ki: “Yasa ve yargıç yok! Öteki dünya yok, doğrular için bir ödül ve kötüler için ceza da yok. Bu dünya isteyerek yaratılmadı, sevecenlikle yönetilmedi. Neden senin kurbanın kabul edilsin de benimki edilmesin?” Habil demiş ki, “Benimki kabul edildi, zira ben Tanrı’yı seviyorum, seninki reddedildi, zira sen O’ndan nefret ediyorsun. Senin gibileri hiç var olmamalı.” Ve Habil, Kabil’i öldürmüş.

Üçüncü Dünya: Çok çalışıp çabalayıp kurduğu Dünya Tanrı’ya sıkıcı gelmiş. Yarattığı hayvanlar onun yüceliğini anlamamış, hayran olmamış, yüceltmemiş. Üstelik onun yarattıklarıyla beslenip çoğalmış ancak kusursuz tabiatı bir kez bile sorgulamamışlar. Tanrı da onları bilinç ile donatıp insana dönüştürmüş. Lakin hayvanlar canavar gibi gördükleri insana dönüşmek istememişler. Tanrı’yı bir komployla yakalayıp boğmuşlar. Bu dünyada ne Tanrı ne de insan kalmış.

Dördüncü Dünya: Tanrı’nın ilahi acılarına karşılık O’na rahatlama sağlayan bir tutkuyla yarattığı, yarattıktan sonra kendi işine hayran kaldığı, insana olan sevgisinin tutkuyla yoğunlaştığı dünya. Toprağı işlemekle ve üremekle meşgul olan insan ise Tanrı’ya aldırış etmiyordu. Tanrı’nın insana olan sevgisi karşılıksızdı.

“İlahî sevgi, diğerleri gibi ağır olabilir. Bu arada, insan olgunlaştı ve kendini bu ısrarlı sevgiliden kurtarmaya karar verdi. “Bırak gideyim,” demişti. “Bırak dünyayı kendi yolumla öğreneyim ve yolculuk için gerekenleri bana ver.”

Beşinci Dünya: Kulu Job’u gözlemleyen Tanrı, verdiği tüm nimetleri ondan geri alır. Ancak bu durum Job’un inancını zayıflatmak yerine daha da güçlendirir. Hatta inancının ışıltısı Tanrı’nın gözlerini kamaştırır. Hiçbir şeyi yoksa bile inancı vardır. Job’a her şeyini, hatta daha da fazlasını telaşla geri veren Tanrı ışığın gittikçe zayıfladığını görür. Job artık Tanrı’ya ihtiyaç duymayacak kadar güçlüdür.

Altıncı Dünya: İnsanların kendi iradelerinin gücüyle yaratmayı öğrendiği ve kendilerini ilahlar olarak adlandırdıkları bu dünyada kaos hakimdi. Zamanın hızlandığı bu dünyada, insanlar var olmayanı yaratma çabası peşinde koşarken ölmeye başladılar. Tanrı bu karmaşa karşısında öfkelendi ve tüm yaratıyı yok etti. Altıncı dünya artık boş ve sessizdi.

Yedinci Dünya: Bu dünyada insanlar tek bir ulus olup, beraber hareket etmeye karar verdiler. Tanrı bu durum karşısında endişelendi. Dillerini karıştırıp, birbirlerini anlamamalarını sağladı. Birbirleriyle uğraşsınlar ve bana huzur versinler istedi. Böylece insanlar her yöne dağıldı ve birbirlerine düşman oldu.

Sekizinci Dünya: Artık Tanrı “Dünyalar yaratmak bir şey kazandırmıyor, hiçbir şey gelişmiyor veya genişlemiyor ya da değişmiyor. Bunların hepsi boşuna.” diye düşünür. Artık her şey zamanın dışında, eş zamanlı olarak ve sonsuza dek var olmaya başladı…

“Tanrı görür. Zaman kaçar. Ölüm kovalar. Sonsuzluk bekler.”

Sormayı unuttuğumuz soru hatırına, bulunmayı hak eden cevap uğruna; varlığa sirayet eden bir okuma için neyi bekliyoruz?

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Şunlar da hoşunuza gidebilir

YAŞAR

KLASİK YONTMA

Tarifsiz Adımlar

HÜZÜN İSTASYONU

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.