Hurafe’nin Hakikat’i

‘Hayatın anlamına dair sorgulamalarım hiçbir zaman son bulmadı. Bugün geldiğim noktada ise  – artık teslim ediyorum ki – bunun bir sonu da olmayacak. Zira insan’ın da hayat’ın da belli bir öz’ü yok. Her ikisi de  akışkan ve devingen. Sürekli bir “olma” hâlinde çünkü. Dolayısıyla da anlam dediğimiz şey de “olma” halinde.  Kişisel tarihimin bu tarz buhranlarının en acemisini ise lise yıllarımın sonlarında yaşadığımı hatırlıyorum. Akabinde gelen bir dizi sorgulama ve okuma, güzel insanlarla hasbihalleşme sürecinden sonra üniversite ikinci sınıfta “anlam” bana İslamı hayatıma geçirmek olarak kendini gösterdi.  İkinci sınıfa başladığımda ise artık başı örtülü bir öğrenciydim. Bu dönüşümü geçirmeden önce İslâmî yaşam biçimini tercih etmiş insanlara “gerici/bağnaz” gözüyle bakıyordum.  80’lerin Türkiye’sinin tanımladığı şekliyle “çağdaş/modern/ilerici” bir Türk kadını olma yolunda hızla ilerleyen kızlardan biri de bendim çünkü: Batı tarzı giyinir, Batı müziği dinler, Batı’da çekilmiş film ve dizileri seyrederdim. Gençtim, sorgulanarak elde edilmiş bilgiden yoksundum ve hayat hakkında da fazlaca tecrübem yoktu ama zihnimde herşeyi çözmüştüm(!)  “Işık Batı’dan yükselecekti”; Doğu ışığını kaybedeli çok olmuştu zira.Bunu kabul etmek gerekirdi. Ki Doğu’nun hâl-i pür melali de ortada değil miydi zaten?” diye düşünürdüm.

 

Üniversite yıllarımda aç kurtlar gibi kitap “tüketirdim.” Önüme ne gelirse okurdum çünkü.  Mustafa İslamoğlu’nun kitapları da buna dahildi. Kendisi “uydurulmuş din ile indirilmiş din” arasındaki farktan bahsederken “gerçek İslam’a karışan”  hurafelerden kurtulmamız gerektiğinin altını çizerdi sürekli. “İndirilmiş dine ancak ve ancak o zaman ulaşılabilir” düşüncesi onun hakikat’i idi o zamanlar. Biz de o yoğrulmaya müsait ve sorguladığını sanan zihinlerimizle papağan gibi onun kitaplarından öğrendiğimiz ezberlerimizi dillendirir dururduk. Hurafelere boğulmuş dini onlardan kurtarmak için insanları aşağılar, “hakikat’in” tek sahibi edasında fütursuzca konuşur, gerekirse annemizi- babamızı , ninemizi-dedemizi, dost ve arkadaşlarımızı karşımıza alır onların kalplerini kırardık. “Kalb kırmak, Kâbe’yi yetmiş defa yıkmaktan daha kötüdür” düsturuna rağmen bunu yine de yapardık. İlginçtir; kalp kırmanın Yaratıcı’yı en çok inciten, küfürden, inkârdan sonra gelen büyük  günahlar arasında olduğunu va’z eden bir dînin “temsilcisi” olarak,  yapardık bunu. Ama kendimizce çok geçerli ve ulvî bir sebebimiz vardı: Hakikat’in ikâmesinde izlenilen her yol mübahtı.(!) Öyle inanmıştık.  Şimdi geriye dönüp o günlere bakıyorum da, yüzüme kekremsi bir gülümseme konuyor. Halkın yüzyıllardır benimsediği, aslında pek çoğunun ne dîne ne insana ne de topluma zararı olan “hurafeleri” böylesine ezmenin, üzerinde tepinmenin kime ne faydası oldu diye düşünmeden edemiyorum.Ve bu noktada “üslûbun kimliğindir” sözünün sahibi Cemil Meriç’i hatırlıyorum. Çünkü üslûbumuz öyle nobrandı ki, züccaciye dükkânına girmiş bir fil gibi, ne var ne yok kırıp döküyorduk. Sonra da ne bizde bir huzur kalıyordu ne de “huzurun İslam’da” olduğuna ikna etmeye çalıştığımız insanlarda.

 

Mustafa İslamoğlu’nu okuduğum dönemlerde Dücane Cündioğlu diye bir yazar ile tanıştım. Felsefe hocamız değerli Hüseyin Aykut’un masasında görmüştüm bir kitabını. Hiç unutmam, “Sözlü Kültürden Yazılı Kültür’e Anlam’ın Tarihi” ismindeki kitabıydı. İnsan hocasını derinden seviyor ve saygı duyuyorsa onun okuduğu kitaplara da daha okumadan ilgi duyabiliyor. Hele ki bu hocanız müthiş bir hitabete ve saygın bir kişiliğe sahipse ve ezber bozan sorularıyla sınıftaki herkesin-Kürtçüsünden, Türkçüsüne, dindarından laikine kadar- gönlünde yer edinmeyi başarmışsa,  bu çok daha kolay oluyor.

 

Ve tabii bahsi geçen kitabı hemen aldım ve okudum. Zamanla Cündioğlu’nun diğer kitaplarına da ilgi duydum ve onları da okudum. Bunlardan biri de “Hakikat ve Hurafe” isimli kitabıydı. O güne kadar zinhar ortadan kaldırılması gerekir diye düşündüğüm hurafelerle ilgili kavramsal düzeyde bambaşka şeyler söylüyordu Dücane Hoca. Ve böylece zihnimi allak-bullak etmeyi başarıyordu. Halbuki ben hakikat’imle ne kadar da mutluydum.(!) Ne kadar da netti herşey benim için.(!) O güne kadar hurafe kavramı ile ilgili öğrendiğim ezberlerimi tekrarladıkça doğru yolda olduğuma bir kere daha inanıyor ve hakikat’ime olan bağlılığım katlanarak artıyordu. Ancak Dücane Hoca bu kitabında Hakikat ve Hurafe’ye dair başka başka şeyler söylüyordu :

 

“Hakikat ve Hurafe herkese hitab etmiyor; bilakis, herkesin dışında kalabilmeyi başarmış küçük ve seçkin bir azınlığı; yani hakikat ile hurafe arasındaki ‘ve’ bağlacını kaldırabilme gözüpekliğini gösterebilenleri kendisine muhatab alıyor; zira ancak ehl-i kıllet, esas itibariyle her hakikat’in bir hurafe, her hurafe’nin bir hakikat olabileceğini lâyıkı vechile takdir edebilir ve sadece onlar hurafelerinin zerresini dahi feda etmemek hakşinaslığını gösterebilir.

 

Hakikat ve Hurafe’nin ateşi; söz’ün hurafesine, yazı’nın hakikatine olan güvenlerini kaybetmemek amacıyla yola revân olup sırf kıyılardan çakıltaşı topladıkları için evlerine dönmekte geciken/geç kalan haşarı çocukların dikkatini çekmek için yakıldı. Sahillerin bu haşarı çocukları, biraz ötelerinde yanmakta olan ateşi görebilirlerse şayet, o ateşin yanı başında tıpkı kendileri gibi gecikmiş/geç kalmış bir arkadaşlarının daha olduğunu ve eve dönebilmek için (evet sadece eve dönebilmek için) elindeki çakıl taşlarıyla denizi doldurmaya çalıştığını fark edeceklerdir.”

Herkes tarafından bilindiği üzere, “hurâfe İslam dininin aslında; kısaca Kur’an’da bulunmayan, ancak farklı yollarla sonradan müslüman hayatına katılan ve dinî inançmış gibi kabul edilen söz, düşünce ve davranışların tümüdür”

Bu bağlamda Dücane Hoca’dan yaptığım alıntı  temelde şu gerçeğin altını çiziyor: Toplumların oluşturduğu gelenekler ve dahi hurâfeler ortak akıl ve tecrübe sonucu hayat bulur. Bir gelenek ya da hurâfe eğer yüzyıllar boyunca yaşamışsa,  insan ve toplum hayatına herhangi bir zarar vermeden var olabilmişse bir gerçekliğe karşılık geliyor,  bir yaraya merhem oluyor demektir. Yani bir hakikat’ten doğmuş ve böylelikle de yaşayabilmiştir.

 

 

Şunlar da hoşunuza gidebilir

YAŞAR

KLASİK YONTMA

Tarifsiz Adımlar

HÜZÜN İSTASYONU

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.