ÇİRKİN

Güzel olan her şeyi “çirkinim” diye severdi annem. Beni de…
Sarıldığında, öptüğünde, başımı okşadığında hep “çirkin seniii…” derdi. Ben de kendimi daha güzel hisseder, mutlu olur ve gururlanırdım. Çünkü annemin sözlüğünde çirkin; güzel demekti. Yıllar boyu, bu durum böylece devam etti. O “çirkin” dedikçe, çevremdekiler ve aynalar farklı söylese de kendimi yakışıklı görmeye devam ettim. Bunun böyle olmadığını, orta öğrenim yılların da, arkadaşlarım, bazen aleni bazen ima yolu ile hissettirseler de kendime çirkinliği hiç bir şekilde konduramadığım gibi kıskandıklarını bile düşündüm. Onlar annemden daha iyi bilecek değillerdi ya…

Bu algılar içinde, liseyi bitirmiş, Erzurum’da bir fakülte kazanmıştım. Çok sevinmişti annem. Kutladı beni. “Çirkinime hayırlı olsun” dedi. “Güle güle git, güle güle gel” diyerek yolcu etti. “Allah, sana çirkin şansı versin” demeyi de unutmadı.

Üniversitede çok sayıda güzel kız vardı. Ama bunlardan bir tanesi bile bana dönüp bakmıyor, görece daha az güzel olanlar bile benden hemen uzaklaşıyorlardı. Hemen herkes bir arkadaş edinmişken ben yalnızdım. Bir kaç kişi dışında hiç arkadaşım olmadı. Ben de gençtim ben de üniversiteliydim. Üstelik çalışkan ve her konuda aktiftim. O halde ben annesinin bile ” çirkinim ” diye sevdiği gerçekten de çirkin biri miydim? Çok acıydı ama galiba hakikat buydu. Çok yakışıklı olmadığımın zaten farkındaydım. Fakat şimdi, tipsiz ve çirkin biri olduğuma da ikna olmuştum. Belli etmemeye çalışsam da, çok ama çok üzülüyordum. İçim de bile hep yalnızdım. Her türlü aktivitede yer alarak, sosyalleşerek ve çok başarılı bir öğrenci olarak kendimi yüceltmeye çalışsam da sonuç değişmedi. Ne yaparsam yapayım bir erkek olarak beğenmeyeceklerdi beni. Tek ümidim, annemin şefkat dolu sıcacık kolları ve iltifatlarıydı artık. Bu yüzden dört gözle tatil gelsin diye bekliyor, bir an önce, O’nun kollarına atılmak istiyordum. Dönem sona erip, eve döndüğüm de ise hayatımın şokunu yaşayacağımı nerden bilebilirdim. Sarılmalar ve kısa bir hoş beşten sonra ben övgüler beklerken annem;

“Biliyorsun oğlum sen çok çirkin birisin. Okul bitmeden seni kabul edebilecek çirkin bir kız bul ki yalnız kalmayasın. Yoksa sen bu çirkinlikle hiç evlenemez evde kalırsın!”
Başımdan kaynar sular döküldü. Meğer annem güzele çirkin dediği için değil de gerçekten çirkin olduğum için bana çirkin dermiş ve “çirkinim” diye sevmesinin sebebi de beni gerçekten çirkin olarak görmesiymiş. Demek ki, her zaman kuzguna yavrusu şahin görünmezmiş, demek ki bir anne evladını çirkin olarak görebilirmiş. Hayatımın belki de en büyük travmasıydı bu. Hiç bir ruh hekiminin kolayca tedavi edemeyeceği türden bir travma. Annemin bu sözlerinden sonra bana bu konuda yöneltilen bütün negatif yaklaşımlar buhar olup gitti zihnimden ve o an da hepsini affettim. Bir anne kendi evladına sen çok çirkinsin diyebiliyorsa, başkalarının söylem ve yaklaşımları artık değersizleşiyor ve hiç acıtmıyor. Çok beğenip, uzaktan âşık olduğum kıza açılma umut ve cesaretini de böylelikle tamamen yitirdim. Bütün bu yaşananlar, kızlar ve aşk hiç bir şey ifade etmiyor artık benim dünyamda. Ruhumdaki en büyük yarayı ise öz annem açmıştı. Kör talih bir gün karşıma beni sevip kabul edebilecek bir kadın çıkarırsa evlenecek ama çocuk yapmayacaktım. Evlenme konusundaki tek şartım da bu olacaktı. Çirkinin çocuğu da, çirkin olursa diye değil elbet, aynı acıları yaşamasın diye…

Bir gün kalabalık sokakta yürürken, sivil polisler beni alıp emniyete götürdüler. Suçlu teşhisi içinmiş meğer. Böylelikle acayip görünüşüm ve çirkinliğim bir bakıma resmileşmiş de oldu. Bu durum da yarınlara nasıl ümitle baka bilirdim ki? Uykusuz geceler yüzüme zamansız çizgiler ilave etti. Karşıya bakamayıp, hep başımı öne eğmekten belim büküldü. Çirkindim zaten, bir de yaşlısın derlerse napardım ben. Tam da o günlerde, Hüseyin ve Sinan öğretmenlerle tanıştım. Kolayca kaynaştık ve arkadaş olduk. Onlarla birlikte değerli olduğumu hissetmeye başladım. Çok içtendiler. Hayata tamamen başka bir perspektiften bakan bu iki arkadaş benden sadece birkaç yaş büyüklerdi ama ikisi de çok olgundu. İyi bir felsefe eğitimi aldıkları her hallerinden belliydi. Velhasıl onlara çok inandım ve çok güvendim. Her şeyimi bir bir anlattım, bütün acılarımı ortaya döktüm. Anlattıkça açıldım, açıldıkça rahatladım. Hem beni bütün samimiyetleriyle dinlemişler, hem de olaylara yeni bir açıyla bakmamı sağlamışlardı. Sonunda, kendimi herkes kadar değerli ve herkes kadar sevmeye ve sevilmeye layık biri olarak görmeye başlamıştım. Hayatın bütün zorluklarına da, güzelliklerine de hazırdım artık…

Şimdi mi? Çok varlıklı bir ailenin çok ama gerçekten çok güzel bir kızıyla evliyim. Gerçi bizi birlikte görenler bir eşime, bir de bana bakıyor ama olacak artık o kadar deyip gülüp geçiyorum. Allah bağışlarsa güzeller güzeli iki de kızımız var.
Annem mi? Kıza büyü yaptığıma inanıyor. “Evet anne… Bu bir büyü. Adı da SEVGİ !”

Şunlar da hoşunuza gidebilir

BOŞLUĞUN SESİ

Işık ve Zaman

Sindir-Ella

YAŞAMIN KIYISI

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.