Jandarma Karakolu (Er Mektubu Görülmüştür)

Burası uzaklarda, verimli bahçeler arasına gizlenmiş küçük bir köydü…  Köyün hemen girişinde sorumluluk sahası oldukça geniş olan bir jandarma karakolu vardı… Emniyet ve asayişi sağlamak için kurulmuştu ve etrafı tel örgüler ile çevrili taş bir binada hizmet veriyordu… Karakolun önünde içtimaların yapıldığı fazlaca büyük olmayan bir alan ve alanın çevresinde göze çarpan birkaç bodur ağaç vardı…  Ön nizamiye kapısına yakın bir yerde ise kış mevsimi hariç oldukça sık kullanılan bir kameriye, kameriyenin etrafına rastgele ekilmiş, zamanı geldiğinde rengârenk açan ve kimsenin adını bilmediği farklı farklı çiçekler mevcuttu…

Karakolun komutanı mesleğinin neredeyse sonlarına yaklaşmıştı… Karakolunda kendince kurmuş olduğu ve tıkır tıkır işleyen bir organizasyon, bir disiplin vardı… Burada herkes emir alır-emir verirdi, kimse akıl yürütmez, yorum yapmazdı… Cesaret, erkeklik ve emirlere uyum sağlamak sorunsuz bir askerliğin temelini oluşturmaktaydı… Ama birçok er askerliği bittikten sonra bütün bunların olağanüstü derecede verimsiz, saçma ve zorlamaya dayalı bir mekanizma olduğundan bahsederdi…

Bu günlerde bir huzursuzluk gelip tutsak etmişti Karakol Komutanının yüreğini… Sebebi ne önümüzdeki ay yapılacak denetleme, ne hiç kuramadığı emeklilik hayalleri, ne de beceremediği evliliği idi… Bir yerde pusulası şaşmış ve doğru yönü göstermiyordu sanki… Bir zamanlar ruhuna iyi gelen, beğeni ve övgüsüne muhtaç olduğu birisi için yaşamak, hayatını devam ettirmesi için onu besliyor, kuvvet sağlıyordu… Sonra bir gün o şey elinden uçup gitmişti… Artık kime iyi, başarılı görünmeye çabalayacaktı? Nasıl bir ümit, bir güç kaynağı bulacaktı kendine?  Herkesler bunu nasıl başarıyordu? Onun için artık kitaplar, içindeki şiirler, hikâyeler ve felsefelerin hepsi, evet hepsi sahte, saçma sapan satırların devam edip gitmesinden ibaret şeylerdi…

Bugün için onu bu derece huzursuz ederek etkisi altına alan bunların hiç biri değildi… Üç gün önce erin birine gelen mektuptan etkilenmiş olmalıydı. Zira mektup, kafasını oldukça karışık bir hale getirmişti… Bundan yardımcısına da bahsetmiş ve o Er’den gözünü ayırmamalarını istemişti… Sonrasında bir kaç defa daha okumuştu mektubu… Ama müdahalede bulunacak derecede önemli olup olamadığına karar verememişti bir türlü…

Bu mektupları okumak, ona karakolda kimseye bir şey sormadan erbaş ve erleri daha yakından tanımayı, olan veya olabilecek olumsuz olaylar hakkında önceden haberdar olma şansı veriyordu…

Üç gün önce köyün birinde gerçekleşen kız kaçırma olayı soruşturması nedeniyle iki saatlik bir uyku sonrasında çıkabilmişti sabah içtimasına K…  Yardımcısı sabah içtiması için tüm hazırlığını yapmıştı. Karakoldaki personelin, gece görevde olanları, nöbetçiler ve izinde olan iki er dışında hepsi tam tekmil hazırdı. K. tam saatinde 07.45’de aldı yerini… Y. tok ve yüksek bir ses tonu ile komuta başladı; “Rahat… Hazır ol…” “Tüfeeeeek omza” ardından “Selaaaam duurr…” ve “Dikkaaaat” Şeffaf, ince bir zar tabakası karakolu sarmış, ortalığa kop koyu bir sessizlik çökmüştü… Sertçe geriye dönerek çevik bir el selamı çaktı ve “ ……………… Karakolu bir astsubay, iki uzman jandarma çavuş ve yirmi dört erbaş ve erle emir ve görüşlerinize hazırdır komutanım…” Diyerek tekmilini verdi. K, aynı titizlikle ama biraz daha düşük ses tonu ile “Teşekkür ederim.” Dedi. Sonra karşısında dizili olan personeli  “Günaydın arkadaşlar” diye selamladı… Karşıdan… Hep bir ağızdan gür bir ses ile “Sağolll” karşılığı geldi… Tekmil aldıktan sonra K; Yardımcısına dönerek “Bu gün sabah sporun da değirmene kadar koşalım, ardından tüfekli tüfeksiz hareketleri yapalım…” Talimatını verdi. Sonra “Önümüzdeki ay alay denetlemesi var. Spordan sonra denetleme formuna göre hazırlıklara başlayalım…” deyince, Y, “Emredersiniz Komutanım” dedi. K, başkaca bir talimat vermeye gerek duymadan doğruca çalışma odasına yöneldi…

Odasına geçeli henüz birkaç dakika olmuştu ki kapı çalındı. Başını kaldırmadan kayıtsız görünüyormuş gibi “Eveeet.” Diye seslendi.  Kapı da karakolun yazı işlerine bakan er belirdi. Sertçe topuklarını birbirine çarptırarak başı ile selam verdi… “Komutanım. Dış postanın dün ilçeden getirdiği evraklar ve mektuplar vardı.” Ardından eliyle masanın üstündeki evraklara dokunarak “Bunlar…” Dedi… K’nın “Gördüm” Cevabından sonra yazıcı er, aynı sertlik ile selamını verip çıktı.

K, çalışma masası üzerinde gezdiriyordu gözlerini… Dağınıklık dikkat çekiciydi. Önünde yığılı olan evraklara takıldı gözleri… Bunlar, kaymakamlık talimatları, savcılık müzekkereleri, üst komutanlıktan gelen emirler ve er mektuplarından oluşmaktaydı…

Masasının köşesinde duran mektuplara dikkat kesildi bir an. En üsttekini eline aldı ve zarfın arkasına, gönderenin yazılı olduğu tarafa baktı. Mektubun geldiği yeri GİRESUN diye okudu. Mektup, er Erol YEŞİL adına gelmişti. Mektubu açıp okumaya başlayınca, Erol’un babasından geldiği anlaşılıyordu. Genelde iyi dileklerin bildirildiği ve özlemlerin, hasretlerin belirtildiği satırlar şöyle devam ediyordu… “Oğlum askerlik kısalıyormuş diyorlar. Böyle bir şey varsa bize bildir ona göre hazırlık yapalım…” Neyin hazırlığı olduğu konusunda bir bilgi yoktu… Ve devam ediyordu. “Demir bardak ile çay içmeyi sevmediğini söylemiştin ya… Annen hiç üzülmesin gelince paşama cam bardak ile çay içireceğim diyor…” Ardından kâğıdı katlama yerlerinden tekrar katlayarak zarfın içine koydu ve zarfın üzerine kırmızı renkte “ER MEKTUBU GÖRÜLMÜŞTÜR” kaşesini vurarak sol tarafına bıraktı.

Bir diğer mektubu alıp açtığında içinden yüz lira bir para önüne düştü. Bu mektup Er Ökkeş AKSU adına gelmişti ve gönderen yerinde K.MARAŞ / Andırın yazıyordu. “Canım Oğlum,”  diye başlayan bu mektupta da selamlaşma, iyi dilekler ve birde zarfın içine yüz lira konulduğuna dair bilgi notu vardı…  Ayrıca mektubun en sonundaki boşlukta mavi renkte minicik bir el izi ve yan tarafında şöyle yazıyordu. “Çok şükür ablanın bir kız çocuğu oldu. Bu da onun el izi… Ben dede, sende dayı oldun.” Diye sonlanıyordu… K. İki mektup okuduktan sonra sıkılır gibi oldu. Koltuğunda şöyle gerinerek geriye doğru yaslandı… Penceresinden görünen manzaraya doğru baktı tıpkı bir Van Gogh tablosuna bakar gibi olabildiğince derinlemesine.

Karakolun konuşlu olduğu köy daha çok bir çukurun içindeymişsiniz hissi veriyordu. Dört bir yanı yüksek dağlarla çevriliydi…  Mor dağların tepesinde yer yer bıçak gibi keskin, sarp kayalıklar, öbek öbek görünen çam ağaçları ile beraber yılın tamamında daha çok kuzey yamaçlarda beyaz karlar göze çarpıyordu… Dağlar kimi zaman altına, bazen maviye, mora bazen de kurşuni bir renge bürünürdü… Zaman zaman ovalarında ki ekinleri yan yatıran sert yeller eser, göklerinde bulut hiç eksik olmazdı… Sabaha karşı bir pus çöker ve her şeyi içine çekip yutardı…

Sarı Çavuş, kapıyı sanki bir canı varmış gibi incitmeden çaldığında kendine gelebildi K… Çavuş, yay gibi gergin bedeni ile topuk ve baş selamını verip “Komutanım arkadaşlar soruyor, mektupları okuduysanız alabilir miyim?”  Sorusuna “Birazdan” cevabı alan Çavuş, sertçe baş ve topuk selamını verdikten sonra yemekhanede merakla mektup bekleyen erata vereceği cevabı düşünerek ayrıldı odadan…

Bir tane daha mektup zarfı aldı eline K. Gönderen kısmına baktığında Zuhal YILDIRIM İSTANBUL/Kadıköy yazıyordu…  Mektup er Murat ORMAN adına gelmişti ve şöyle başlıyordu;

“Sevgili Murat…

Askere gitmenin üzerinden neredeyse on üç ay geçti. Bu satırları yine orada her zaman gittiğimiz sahilde ve her zaman oturduğumuz bankta martıların yaşam çığlıkları eşliğinde yazıyorum,

Ne olurdu burada yanımda olsaydın… O kadar yalnızım ki bu günlerde… Bütün şu denize, şu martılara yazılmış olan şiirler sadece senin ve benim olsaydı… Şuracıkta hemen şu an çıksaydın karşıma. Kıvırcık, lüle lüle kumral saçlarınla, tanıdık gülümseyişini görseydim belki de son kez… Beni her gördüğünde yüzüne yerleşen o gülücük, evet o gülücük kalbimde bir demet mutluluk çiçeği açmasına yeterdi… Bilmiyorum niye ama tuhaf tuhaf şeyleri hatırlıyorum bazen… Yerleri, insanları ya da kalbimi sonsuza kadar acıtacak şeyleri. Bazıları sisler arasında kaybolup giderken bazıları cap canlı karşımda dikilip duruyor…” Ve mektupta esas sorun olabilecek bölüm… “Bana kızma lütfen. Buna hakkın yok… Sen neredesin Murat? Varsın ama neredesin? İhtiyacım olduğu hiçbir anımda yanımda yoktun… Senin yokluğunda yaralarımı kendim sarıp iyileştirmeyi öğrendim… Artık bitirelim. Evet. Artık bitirelim… Üç ay oldu sana yazmayalı ve bir daha da yazmayacağım… Rica ediyorum sen de bana yazma…”

Diye sonlanan nedensiz bir son… Bu mektup içinde keşfedilmesi gereken sırların olduğu bir kitap özeti gibiydi sanki…

Sonrasın da bu mektuba da kırmızı renkte “ER MEKTUBU GÖRÜLMÜŞTÜR” kaşesi vurularak Er Murat Oman’ın kendisine verilmişti.  Diğerlerinden farklı olarak bu mektubun etkisini görmek amacı ile Er’in hareketleri an be an Karakol Çavuşu marifetiyle takibe alınmıştı…

Er Murat, kendi halinde tertemiz ruhlu, oldukça disiplinli, iyi eğitimli olduğu her davranışından belli olan biriydi… Her zaman yaptığı gibi mektup eline geçer geçmez erkenden koğuşa çekildi. Palaskasını çıkartıp en dipteki ranzasına botları ile uzandı ve okumaya başladı. Birkaç dakika içinde yüzüne Sezar’ın bir sabah parlamento binasına giderken hançerlendiği anlarda ki gibi hüzünlü bir gülümseme geldi yapıştı… O hüzünlü gülümsemenin nedeni otuz üç hançer yarası değildi tabi… En yakın arkadaşı, dostu ve sırdaşı Bürütüs’ün de kendisini hançerleyenlerin arasında olduğunu görmüş olmasıydı…

Er Murat’ın yüzüne yapışan Sezar hüznü ile mektubu okudukça dizlerinin bağı da çözülmüştü. Kalbine şiddetli ve durdurulamaz bir sızı kanatlarıyla gelip yuvalanmış, ardından ateşten bir yağmur serpiştirmeye başlamıştı… Bir an ta orada, İstanbul da, sahil de olmak ve onun ayaklarına atılmak isteğine kapıldı… Yüreğinden gelen bütün güzel sözleri, dizlerinin dibinde, gözlerinin içine, ölüyormuş ve son isteği buymuş gibi haykırmak isteği…

Bu ciddi bir sorundu… Bir sorunun ne kadar kolay ya da zor olursa olsun yalnız bir cevabı yoktu. Onlarca hatta yüzlerce cevabı olabilirdi… Önemli olan bu kadar cevabın içinde en doğrusunu bulmaktı…

Er Murat, mektup sonrasında çok değişmişti. O günden bu yana oldukça gergindi. Uçan bir kuşun kanatları gibi gergin… Sürekli yalnız kalmak istiyormuş gibi içine kapanmış, kimse ile konuşmuyordu… Defalarca kere okuduğu mektup sonrası gözleri kızgınlık ve gözyaşları ile doluyordu… Hayal kırıklığı sonrası oluşan öfke sarsmıştı onu… Kimi niye suçlayacağını bilmiyordu… Canını yakmak ister gibi yumruklamak istiyordu duvarları… Ama şuan için yapılacak hiçbir şey, gidilecek hiçbir yer yoktu… Belki de “Benim kısacık hayat hikâyem bu kadar.” Diye kabullenecekti her şeyi… Git gide kronikleşmeye başlayan melankolik hastalığına yakalanmış gibiydi… Sürekli kendi kendisi ile hesap görüyordu…

Şafak sökmeden önce uyanmıştı Karakol Komutanı yine bugün. İçinde cılız bir ışığı olan kameriyede kulaklarını kabartmış, havada uçuşan sesleri dinliyordu.  Deredeki kurbağaların feryadını,  bir yerlerde inliyormuş gibi uluyan köpeği, kocaman bir ağacın yaprakları arasına tünemiş gece kuşunun çığlıklarını ve köyün içlerine doğru her ahırdan, her köşeden bunlara verilen karşılığı… Bu kadar sesin, hengâmenin içerisinde karanlık gecenin bitişini ve uyanmakta olan yeni bir günün gelişini bekliyordu. İnceden üşüten sabah yeline aldırdığı yoktu… Nöbetçi Onbaşı’nın doldur-boşalt istasyonu başında çok yüksek olmayan bir ses tonu ile verdiği komutlar kendine gelmesini sağladı… “Şarjör çıkar”, “namlu bidona” sabah 05.00- 07.00 Nöbetçi değişimi yapılıyordu… “Kurma kolu çek-bırak, çek- bırak…” Bilindik mekanizma sesleri ve “Emniyet aç-Tetik düşür…” Ardından büyük bir patlama sesi… Patlayan G3 Piyade tüfeğinin şafağı bin parçaya bölen ürpertici sesiydi… Konuşmalar, sağa sola koşuşturan gölgeler… Ve “Allah’ım…” Diye avazı çıktığı kadar bağıran Nöbetçi Onbaşının tükenmiş, titrek ve acınası hali…

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

3 thoughts on “Jandarma Karakolu (Er Mektubu Görülmüştür)”

  1. Sonu böyle bitmek zorunda mıydı.? Neden.? Sâhi, neden….?
    Oysa son parağrafa kadar ümitvardım…
    ………….

    😔

  2. Öncelikle yazımı okumanız beni çok mutlu etti…😊 teşekkür ederim… hikâyenin sonunun sizi hayal kırıklığına uğratmasına üzüldüm…! daha iyi eserler üretmek için verdiğiniz destek benim için çok değerli… tekrar teşekkür ediyorum….

  3. Yazımı okuyan tüm edebiyat dostlarına teşekkürler ediyorum…
    Öykünün finali için bir kaç alternatifim vardı tabi… Ama bu son yakıştı bence…!😊

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.