At Çalmaya Gidiyoruz- Atları Çalarken

Şöhreti herkesin malumu ülke edebiyatlarının yanında sessiz sedasız keşfedilmeyi bekleyen; tarih içindeki dönüşümüyle pastoral şiir tadında farklı bir çizgi yakalayıp sade gizemiyle cömertçe bir davet gönderen Norveç edebiyatının öne çıkan isimlerinden Per Petterson. Kuzey Avrupa’nın soğuk ve karanlık dünyası, Türk okuyucusunun alışık olmadığı türden uzak coğrafyanın insan ilişkilerini ve bunların okuyucuya ‘neyse o’ dozunda verilmesi, derindeki duygu bağını özenle kurma hususundaki ustalığıyla, Petterson cümlelerinde hep daha fazlasını bulmak garanti.

“At Çalmaya Gidiyoruz” ilk telaffuzda kitabın konusuna dair bir fikir verse de bu eylemi böylesi katmanlı kurgulayıp, keskin cümlelerle cilalayıp okuyucuyu Kuzey’in karlı düzlüklerine, coşkun ırmaklarına, gür ve loş ormanlarına bırakıveren yazarın yaratacağı bir miktar tedirginlik, iç hesaplaşma ve -acaba-ya kendinizi hazırlayın derim. Anlamın abartılmadan verildiği Kuzey sadeliği, sıradanmış gibi bahsettiği aile içi travmaları… Ah! Bu adamı okumalısınız çünkü bazen kendinizi sarsmanız ve sonra bedeninizden dışarı çıkıp ruhunuzla saçlarınızı okşamanız gerek. Çocukluk, ergenlik, büyüme, yaşlanma ve dünyaya incecik iplerle bağlı olma; dahası mümkünlerin sınırsızlığını anımsama adına… Canımızın nerede yanacağına karar vermek için belki.

1987 yılından itibaren yayınlanan eserleriyle Norveç’in en iyi romancıları arasında adından söz ettiren Petterson, 2003 yılında yazdığı “At Çalmaya Gidiyoruz” romanıyla büyük bir çıkış yakaladı. Hem Norveç Kitapçılar Ödülü’nü hem de Norveç Edebiyat Eleştirmenleri Ödülü’nü aldı. Sinema çevrelerinde de dikkat çeken bu eser 2019 yılında Hans Peter Moland tarafından beyaz perdeye uyarlandı. Görüntü yönetmeninin başarısından söz etmeden geçmek olmaz. İskandinav sinemasının karanlık tonlarını beyaz perdede pastoral bir şölene çevirmek kolay iş değil. Görüntülerin içinde spritüel bir yolculuğa çıkarıyor izleyiciyi yorumum abartılı kaçar mı diye düşünmüyorum bile…

Güçlü ebeveynler isteriz. Yaşamın hiçbir zorluğunun yıkamadığı türden. Ancak onları simgesel ağdaki yerlerine tam yerleşmedikleri, sadece yıkılmayan değil, bazen yara alabilen, sadece sağlam duran değil, zaman zaman kırılan, aslında aynı tuzaklara bizden çok önce yakalanmış olarak gördüğümüzde, varlıklarının üstündeki narin çatlakları fark ettiğimizde, onları kendimize en çok o zaman yakın hissederiz. Bu noktada Yusuf Atılgan’ın “Aylak Adam”da söylediği “babam adamsa ben olmayacaktım” cümlesinden, Oğuz Atay’ın “Babama Mektup”unda sorduğu “ben de senin gibi ölecek miyim baba?” uzlaşmasına giden; erken ergenlikten olgunluğa Trond’un yolculuğuna, planlı inzivası dâhilinde 1948-1999 yılları arasında gidip gelerek eşlik ediyoruz bu kitapta.

Köpeği Lyra ile birlikte yaşadığı Oslo’dan gelip yerleştiği Norveç’in Doğu yakasındaki İsveç sınırında ıssız bir orman kulübesinde başlar Trond’un babası ile kapanmamış hesabı görülmeye. Fitili ateşleyense tek yakın komşusu olan Lars’ın sürpriz ziyareti olur. Bu Trond’un Lars ile yolunun ilk kesişmesi değildir ve taraflar bunun farkındadır. Ok yaydan çıkmıştır ve üzeri toz bağlayan anılar birer birer akın eder. Trond artık 16 yaşındaki ergen oğlan değildir. Evliliği deneyimlemiş, evlat sahibi olmuş, yaşamın her anlamda getirdiklerinden ve götürdüklerinden nasibini almış olarak babasının tam karşısında yerini almıştır. Bu kez yargılamak değil, anlamak adına; hem onu hem de kendini.

“Yaşamın rüyalardan yarar görebildiğim dönemi kapandı.”

Şimdi yüzleşme zamanı…

Bugünün yetişkin Trond’u, Lars’ın başlattığı devinimle II. Dünya Savaşı’nın geride kaldığı 1948 yılına, babasıyla geçirdiği son yaz tatiline geri gider. Anne ve ablası Oslo’da kalmış, baba-oğul -erkek erkeğe- doğanın kucağında her anlamda dayanıklılıklarını sınama fırsatı bulmuştur. Köydeki komşuları, masum bir macera gibi görünen at çalma serüvenini aklına sokan tek dostu Jon, farklı bir heyecana sayesinde maruz kaldığı Jon’un annesi, her şeyin sonunda Oslo’ya yalnız dönüşü… Trond’un büyüme hikâyesini bazen daha da gerilere giderek öğreniriz. Babasının Norveç’in Alman işgalinde olduğu 1942 yılında işgale karşı direniş hareketinde olduğunu ve o yıl yaşananları Franz’dan öğrenmek birçok taşın yerine oturmasını sağlar. Trond öfkelidir; babasına karşı, hayata karşı, geçmişe ve şimdiye karşı. Temelinde derin bir hayal kırıklığı vardır bu öfkenin. Bir baba oğlu için neyse o kadar büyük bir hayal kırıklığı. “İsveç sınırından geçip bir yarım daire çizerek akarken vadiden ve bu köyden geçen, birkaç mil güneyde İsveç’e geri dönen, bu yüzden sularının İsveçli mi yoksa Norveçli mi olduğu tartışmalı” ırmak misali kıvrımlı ve çalkantılıdır iç dünyası. Yaşadığı bir fırtınadır ve bu fırtınayı o başlatmamıştır.

“…çevremde olup biten ve benim anlamadığım şeylerden korkmayı bırakmamıştım henüz, anlamama çok az kaldığını, elimi iyice uzatırsam sonuna kadar ulaşabileceğimi ve her şeyi anlayabileceğimi bilmeme rağmen hem de.”

Bu zorlu ve bir o kadar güzel coğrafyada insanların bedensel güçleriyle yaşama katılmaktan başka yolu yoktur. İmece usulü ormanda ağaçları kesip, tomrukları ırmak vasıtasıyla İsveç’e nakledip gelir elde etme umuduyla işe dört elle asılır bir zamanların savaş ortamında kaçakçılığa da bulaşmış bu grup. Trond insanları da aralarındaki ilişkiyi de bu küçük sosyal ortamda çözer kendince. Atın, tomrukların ve kadının kokusudur anlamlandırmaya çalıştığı ilk heyecanları.

Yaşlılığının kışında, gençliğinin yazını dinleriz Trond’tan. Yazar ergenlikte heyecanı aradığımız masumane eğlenceleri, yetişkinlikte göze alınan risklerle yan yana sorgulatıyor ona geçmişin dehlizlerinde. Baba oğluna son kez sarılıyor. Trond kızına bilmem kaçıncı kez sarılıyor…

“…onunla iyi arkadaştık ikimiz, en azından eskiden öyleydik ve yine öyle olacağımız kesindi. Hemen her konuda kendime örnek aldığım yetişkin erkek oydu, aramızda hâlâ gizli bir anlaşma vardı, bundan çok emindim ama birbirimize sarılmak gibi bir alışkanlığımız yoktu.”

Anne ve ablasının yanına Oslo’ya dönen Trond babasını son görüşü olduğunu bilmeden o yaz Elverium trenini her akşam bekler. Bir mektupla son bulur umudu, baba tercihini yapar. Onu ısırgan otlarını temizleme konusunda cesaretlendirirken söylediği “canımızın ne zaman acıyacağına kendimiz karar veririz” sözü, belki de mektubunda yazdığı “birlikte geçirdiğimiz günler için teşekkür ediyor, o günleri mutlulukla anıyorum” sözlerinin tesellisiydi. Ona özel bir tebessümü olan babasının ona özel bir selamı yoktu. Yollar birleşmemecesine ayrılır. Yıllar evvel bir ağacın tepesinde Jon’un elinde ufalanan kuş yuvası özetidir yaşananların, yaşanacak olanların. Tercihlerin insan hayatında nasıl belirleyici olduğunu annesiyle gittiği İsveç’te yumruğu havada kaldığında anlar Trond. Bir zamanlar babasının sınırı geçmek için kullandığı parola “At çalmaya gidiyoruz” geçmişin dehlizlerinde rehberi olur. Soluğu karışırken Norveç’in soğuğuna fısıldar kendi kendine yetişkin Trond:

“İçimde bir şeyler değişiyor, ben değişiyorum. İçimde çok tanımadığım biri var. Acaba ne zamandır bu değişim devam ediyor?”

Genel itibariyle baba-oğul temalı bir iskelet üzerine bina edilen romanında yazar; “özgür irade, özgür seçim, yaşanmışlıkların tercihlere etkisi, zamanın bilinç üzerindeki dönüştürücülüğü, aşk/ sorumluluk dengesi, haz-anlam ikilemi, sadakat ve aile mefhumu, yazgı inancı” üzerine kafa yormamızı sağlıyor. En sarsıcı hamlesini de “baba”nın adıyla, “baba”nın sıradan varoluşu arasındaki çatlağa yakından bakmanızı sağlayarak yapıyor. O vakit buyurunuz; sınırları zorlamak pahasına at çalmaya…

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.