Sözcüklerle Ahmet ARİF

Anadolu  ozanı Ahmet Arif olmak…
Arif’in  deyimiyle; çok sevdiği halkının,  mazlumun ve garibanın ozanı
olmak.

Bu gün üstadı kendi dizeleriyle, özgün dünyasını ve  2 Haziranın
burukluğunu hissedip hep aramızda var olacağını  anarak  aktarmaya
çalışalım.

“Seni, anlatabilmek seni…”

Seni anlatabilmek seni, diyor şair.
Evet, kendi dizeleriyle Ahmed Arif’i anlatabilmek zor. Belki de en zoru onu
anlayama çalışmak.

Ahmet Arif 21 Nisan 1927’de Diyarbakır’ın “gâvur” mahallesi diye bilinen
Kürt Ermeni karışımı bir mahallede dünyaya gelir. Taa o zamandan
ötekileştirmenin şaplağını yer hayattan. ”Gâvur” olmanın ne demek olduğunu
bilmeden hem de. Çocukluğunun ve gençliğinin büyük kısmını  Diyarbakır’da
geçirir. 2 yaşında iken annesi Sare hanımı kaybeder. Acıyla olgunlaşan hayat
meyvesini erken tadar. Anneye hasret olur, anne ölür. Babaya hayran olur,
baba okuldaki başarısını büyütmek için şehir dışına yurtlarda okutur, bu
yüzden babasını pek görmez.  Bundandır ki  hiçbir zaman ne  annesini tanıdı
ne de babasıyla tam olarak  zaman geçirdi. 8 kardeşten annesinin son
beşiğidir. Ahmet Arif ilkokul, ortaokul ve lise eğitimini derken şiirle
tanışır. Daha o 16’lı yaşlardayken dedesi yaşlarında usta şair Neyzen
Tevfik’le  yan yana aynı dergide yazar. Bu başarısı ona geleceğinin ışığı
olur fakat sancılı bir gelecek uykusunda yatmaktadır Arif için. Yazmış
olduğu ilk şiir Seçme Demeti Şiirler dergisinde yayınlanırken telif hakkı
için dergi Ahmet Arif’e 10 lira ücret öderler. Üretmenin meyvesini yemeye
başlamıştır erken yaşlarda.

Onun çocukluk yılları cumhuriyetin emekleme dönemine denk gelir. Dünyayı
paylaşım savaşlarından sonra şiirlerinde adaletsizliğe, yok sayılmaya ve
dünyanın//memleketin çığırtkan zulmüne karşı bir sitemi yansıtır. Elbette
büyüdüğü tarih sahnesi onun en büyük kaynağı olacaktır.

Lisede yazdığı çoğu şiiri arkadaşlarına ya polise kaptırdığı
bilinir.“Çocukluğumun olmayan fotoğraflarıdır o şiirler.” der üstat o
günler için.

Çetrefili lise yılları sonrası üniversite eğitimi için Ankara Üniversitesi
Tarih ve Coğrafya Fakültesinde Felsefe bölümü okur. Buradan Felsefe
bölümünü tamamlayamadan 1951 ve 1952 de iki kez tutuklanır ve 2 yıl hüküm
giyer.

Günümüzde lüks bir otel odası olan Sansaryan Han’ın,  9 numaralı
hücresinde  Arif’in yattığına kim inanabilir.  Kendi döneminde “Tabutluk”
diye adlandırılan meşhur Sansaryan Han’da ağır fiziksel ve psikolojik
işkenceye maruz kalır.

Ama orada işkenceden daha ağırını da yaşadığını duyarız ondan. Ona gelen
bir telgrafta babasının öldüğü ve cenazesinin  ortada kaldığı yazılıdır.
“Hiçbir işkencenin vermediği acıyı bu telgraf verdi bana.” demiştir. Birkaç
gün sonra hastaneye kaldırılır. Orada, “Öyle bir telgraf yoktu. Seni üzmek
için yaptık. Baban ölmedi.” diyorlar. “O zaman bütün Toroslar üstüme
yıkılmıştı.” der. Günler sonra küçük bir kibrit parçası bulur. Onunla
duvarlara çizgiler çizer. Dışarı çıktığında tam 128 gün olmuştu o çizikler.

Sonrası Harbiye Cezaevi… Orada da aylarca kaldıktan sonra gerçek haberi
alır; Babasını kaybetmiştir. “Haberin var mı taş duvar?” diye başlayan
İçerde şiirini o günlerde yazar.

Pencereler kör olmuş,
Demir kapılar kapanmıştır üstüne
Zinciri, yastığı ve ranzası şahittir yaşadıklarına.
Zulasında, uğruna ölümlere gidip geldiği tek bir mahzun resim kalır geriye.
Biriktirmiş acılarına sözcükler dizer
9 numaralı koğuştan dünyaya haykırır.

“Haberin var mı taş duvar?
Demir kapı, kör pencere,
Yastığım, ranzam, zincirim,
Uğruna ölümlere gidip geldiğim,
Zulamdaki mahzun resim,
Haberin var mı?
… “

Çıktıktan sonra  Yozgat’a sürgüne gönderiyorlar. İşsiz bırakıyorlar. Sonra
yazışmalarla sürgünü Diyarbakır’a aldırıyor. Orada en azından evde bir tas
çorbam var, diye düşünmüş.

Ahmed Arif döndükten sonra 1967’de, Aynur Hanım ile evlenir. Bu evlilikten,
1972’de, oğulları olur. Ona Filinta adını verir ve Filinta onun hayatında
pek çok şey demekti. Oğluna olan düşkünlüğü herkesçe bilinir.

1968 yılında koca bir yüzyıla hitap ederek “Hasretinden Prangalar Eskittim”
kitabını çıkarır. Yine aynı adla kendi seslendirdiği şiir kaseti de
mevcuttur. Şimdilerde dinlediğimiz şiirler o dönemin yasaklı şiirleridir.

Kimin “Hasretinden Prangalar Eskittim/n” diye sorulur cevap yoktur fakat
bizler bu sorunun cevabı ölümünden çok sonraları öğreneceğiz. Ünlü romancı
Leyla Erbil’e idi o hasret.
Leyla Erbil’e yazdığı aşk mektupları sadece duygularını değil, sürgün
günlerini ve o dönemde yaşadığı eziyetleri göz önüne seriyordu.
O mektuplardan birinde şöyle diyordu;

Sabah gözlerimi sana açarım. Akşam, uykularımı senden alırım. Nereye, ne yana
dönsem karşımda mutluluğun o harikulade baş dönmesini bulurum. Böyleyken
gene de şükretmem halime, hergelelik, açgözlülük eder, seni üzerim. Aklıma
gelmez ki seni usandırır, sana gına getiririm. Sana dert, sana ağırlık,
sana sıkıntı olurum. Nemsin be? Sevgili, dost, yar, arkadaş… Hepsi. En çok
da en ilk de Leyla-sın bana. Bir umudum, dünya gözüm, dikili ağacımsın.
Uçan kuşum, akan suyumsun. Seni anlatabilmek seni… Ben cehennem
çarklarından kurtuldum, üşüyorum kapama gözlerini.

Her şeyiyle Leyla olmak Arif’in damarlarında…

Bugün herkesin ve her kesimin dilinde olan şiirler-şarkılar-türküler Ahmet
Kaya, Cem Karaca, Rahmi Saltuk, Fikret Kızılok ve daha nice sanatçılar
tarafından yorumlanmıştır.

Ahmed Arif’in şiirlerini demlenmeye bıraktığı bilinen bir
gerçek. Bazılarının aşk dolu hikâyesi varken bazılarının kanlı hikâyesi
vardır.

“Maviye

Maviye çalar gözlerin… “

Bu iki mısra için 17 yıl beklediği söylenir. Ahmet Arif’in ağzından şunu
duyarız;  “20 yıldır hiç dokunamadığım şiir var. Öyle kalsın. Damıtılsın.
Bir yere takılmışımdır. Oraya layık, oraya yakışan bir bölüm buluncaya
kadar beklesin. Çünkü başı sonu iyi, arada bir yer sıradan, esnaf işi
olmasın. Ben buna çok saygı duyarım.” der.

“33 Kurşun” şiirinin acısının hala taze olması…

“Vurulmuşum
Dağların kuytuluk bir boğazında
Vakitlerden bir sabah namazında
Yatarım
Kanlı, upuzun…”

Bu şiirinin gerçek hikâyesi geçmişten uzayıp  gelir günümüze.

1943’te Van Özalp’te alınıp İran sınırında 32 kişinin ölümü ve bir kişinin
yaralanması ile sonuçlanan Muğlalı Katliamı ile ilgili yazdığı ‘Otuz üç
Kurşun’ şiiri sebebiyle Ahmed Arif, defalarca sorgulanıyor, dövülüyor ve
sonunda bir çöplükte ölüme terk ediliyordu. Şiiri yayınlama  diyen
arkadaşlarına şöyle der;
Şu Bahçelievler’de manyağın biri otuz tane tavuğu çalsa, kesse, ertesi gün
Ulus gazetesi olayı dört sütun üzerinden verir. Tavuk değil bu yahu 33 tane
senin vatandaşın. Hiçbir suçu yok? Tertemiz? Belki hepimizden daha suçsuz?
Kimsesizlikten başka suçu yok. Kimsesiz adamlar o kadar…

İşte bu “Otuz üç Kurşun” şiiri yüzünden geldiler götürdüler beni… Gece
sabaha kadar dövdüler. “Oku” dediler, okumadım. … Dövdükten sonra o
tellerden aşağı attılar beni. Orada öylece kalmışım. Sabah çöpçüler gelip
buluyorlar. Sokak köpekleri gelip gelip kokladılar beni. Ödüm koptu, ölü
sanıp yiyecekler diye…

Şiir yargılanır fakat unutulmaz. Günümüzde sadece bu  şiiri üzerine
kitaplar yazılır, şarkılar söylenir, tiyatrolar sahnelenir. İsteyen Murat
Meriç’in  geniş araştırılmış  “33 kurşun” yazısını okuyabilir.

Sancılı şiir hikâyesinden sonra birde aşkın Ahmet Arif’te mektuba
yansımasına bakalım.

Leyla’sına seslenir Arif;

Gitmek,
Gözlerinde gitmek sürgüne.
Yatmak,
Gözlerinde yatmak zindanı
Gözlerin hani?

Leyla çok sonradan Üç Başlı Ejderha kitabında aynı tonda cevap verir Arif’e

Gözlerin, oğlumun gözleri…
Gözlerinde
bulurdum can tılsımımı…
Gözlerin hani?

Anlıyoruz ki Arif’in Leylası aynada  yüzüne yansır. Arif baştan aşağı Leyla
olmuştur. Baktığı yüz onun değildir artık. Aynadaki Arif, Leyla olmuştur.
Arif, bir bütün içinde yüreğinde kök salmış Leyla ağacının gölgesinde
dinleniyor.

1 yüzyılın içinde; tek kitap, 18 şiirle (sonraki baskılarla toplam 27 şiir)
üç kuşağa hitap eden tek şair. Onun şiirleri aslında kendi yaşamının özeti.
Her bir sözcüğü o bilinmeyen yaşamından kesitler sunuyor. Şiirlerindeki o
aşk da üniversitede yaşadığı travmatik işkencelerde hep hayattan
rendelenmiş şiir kırıntılarıdır.

Tarih, özellikle bizimki gibi belleksiz toplumlarda sanatla aktarılıyor.
Yazılan şiirler, söylenen şarkılar, çekilen filmler ve hadiseleri anlatan
kitaplar, oyunlar, resimler çok önemli. Yok edilmeye çalışılan
geçmişlerimiz kimi şarkılarda kimi şiirlerde yer buluyor ve  yok
edilemiyor. Şair, bunun farkında. Şu cümleler, onun cümleleri: “Bu hayat
ile şiirin, hayat ile sanatın iç içe olduğu bir durum. Bir zaman gelecek
tarih ile sanatın, şiirin iç içe olduğu bir durum olacak. İnsanın kendi
köklerini araştırması çok önemli.”

Olmasaydı, bir yanımız eksik kalacaktı.

Gerçek adı Ahmed Önal olan üstat  Ahmet Arif, bir kalp krizi sonucu 2
Haziran 1991 yılında hayata veda etti.

Şiiri, sesiyle hep aramızda olacaktır.

Sevgiyle…

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.