Son Rüya

Tren son defa atmosferi kirletmeye ant içmiş bir kara duman attıktan sonra milim milim yavaşladı ve duraksadı. Yolcu peronunda bir koşturmaca vardı ki bunu daha önce hiç bir yerde görmediğine ant içebilirdi. Gelen insanların getirdiği mutluluk bavullara sığmıyor, gidenlerin ise götürdüğü mutluluk dünya sığmıyordu. Bir de şu gidenlerin yolunu beklenmesi yok mu? Tam bir kahır olarak düşündü. Tren kompartımanının kapıları açıldığı vakit aheste adımlar ile inerek gözlerini uzun bir müddet sevdiği kızı araması için görevlendirmişti. Kavuşma duygusunu daha önce hiç tatmamıştı ve şuan bunu yaşamak için kozasını tamamlamış bir tırtıl misali bekliyordu. Bir yıldır mektuplaştığı kızı sonunda görebilecekti. İşte bunun mutluluğunu ise daha önce hiçbir şey vermemişti. Bu mutluluğu tatmak için tam bir yıl beklemişti. Gözlerinin bulması biraz emek almıştı ama endamı ile göz büyüleyen bu kızı görmemek büyük bir aptallık olur diye düşündü. Ve şuan tam gözlerinin önünde güzelliği ile kalbini yoruyordu. Tahayyülünde büyük büyük sevdiği ve uğruna çektiği onca acıyı düşündü. Ve hepsine göğüs gerdiği için hiç de pişman değildi. Bir vakit sevdası ve yaşantısı arasında muammada kalsa bile hep sevdasını seçmesi bugünün mevcudiyetini daha bir katmerli yapıyordu. Ki bu mevcudiyetin kıvancını ise en son Coubert sokaklarında yağmur altında sevdiğini düşlerken yaşamıştı. Coubert sokaklarında gezdiğini düşündüğü an yoksulluğunu hatırladı. Ah ne yoksul ne aşağılayan sefalet günler ile yaşamıştı. Küflenmiş ekmek ve bir kaç zeytin ile bir gün geçiriyordu. Açlığı ile yazdığı her öykünün o acımasız, doymak bilmeyen ruhları doyuruyordu ya kendi açlığı pek de mühim değildi onun için.

Tren raylarından gelen Balkan soğuğunu içinde hissettiği an irkildi ve artık sevgilisinin yanına gitmesi gerektiğini anladı. Uzun bir süredir bu anın hayali ile yaşamıştı ve şuan bir kaç adım ötede sevdiği kızın varlığı ile haşır neşir olacaktı. Neler yapması gerektiğini düşündü bir vakit. İlk önce ne demeliyim diye düşündü zihni ve yeni tanışan insanların ilk hallerini hatırlamaya çalıştı. Ama hatırlayamadığı için kendinden ayrı bir nefret etti. Adımlarını attığı vakit içinde yer edinmeye çalışan heyecanın kaybolmasını ise, İsa’nın ruhuna ettiği duaların karşılığında tanrıdan istedi. Telaşlı insanların ikide bir kendine çarpması ise ruhuna işlediği hümanist duyguları yok etmeye yetiyordu. Bir kaç dakika içinde kendisine çarpan kişilerin sayısını saymaya matematiği yetmedi. Her defasında ise kendisine çarpan insanlara bildiği küfürleri savurdu. Son defa edecekti ki karşında duran güzelliğin varlığı ile irkildi. Daha ilk saniyesinde bu kıza mahçup olmak istemiyordu. Kendisini bir yıldır yazdığı cümleler ile tanımıştı ve şuan duyduğu bir kaç küfür ile kendisinden nefret etmemeli diye düşündü. İşte o an gelmişti. Ki İspanya tarihinde bu aşkın emsalini olmadığını en az adı kadar iyi biliyordu. Bir yıldır hiç görmeden sevdiği, sadece yolladığı bir kare fotoğraf ile her gece daha büyük sevdiği kız şuan tam karşındaydı. Mektubun sırrını çözmüş bir mutluluk tam gözlerinin içinde parladı. Ne diyeceğini şaşırmış bir ahraz gibi afallamıştı. Aklına gelen iki üç cümle ise şaşkınlığı ile çoktan uçup gitmişti. Bu duruma ise bir bebeğin uçan balonunu elinden kaçırması kadar üzülmüştü. Şuan ise sadece karşındaki güzelliği izlemekle meşguldü. Uzun uzun dalmakta olduğu gözlerin ruhuna nasıl iyi geldiğini anlayana kadar baktı. Zihni ise bunu düşünmekten ziyade, sadece güzelliği izlemenin daha güzel olacağı sinyalini yolluyordu vücuduna. Ellerini tuttu, hem de sıkı sıkı. Hiç bırakmamak üzere tuttuğu bu ellerin koklanmamış bir gülün getirdiği mutluluktan farksız olduğunu anladı. Ah yumuşacık elleri yok mu diye geçirdi içinden. Şuan ruhuna enjekte ettiği mutluluğun belli bir kısmını bu eller sağlıyordu. Gözlerine bakmaya devam etti. Cenneti anımsatan gözlerin İsa tarafından bir ödül olduğunu anladı. Saçların rüzgârla afilli dansını izledi. Kokusunu hissetti burnunda. Mehtaba seyre dalmışken gelen toprak kokusu kadar yüceydi. Ve şuan bu aşkın sefasını sürmek en çok kendisinin hakkı olduğunu düşündü. Bu rüyanın ebediyen sona ermesini istemiyordu ama Bay Hardouin diye tekrar eden birini işittiği dakika kendine gelerek tren garında uyuya kaldığı bir bankın soğuğunu hissetmesi ortalama bir iki dakika falan sürdü. Buda rüyaymış diyerek tanrıya isyankâr tutumunu devam ettirmesi ise karşındaki adımı ürküttü. Bay Hardouin, trenin kalkmasına beş dakikadan az kaldı cümlesini işittiği vakit telaşın varlığını tetikledi zihni. Bundan yarım saat önce bir hastanede baygın halde yatarken şimdi trenin kalkışını bekliyor oluşu ise diğer bir trajedinin adı oldu benliğinde. Bileklerindeki sargıların anlamını hâlâ çözemedi ama bileklerinden vücuduna yayılan ağrıyı iyiden iyiye hissetti. Kalktı ve cebindeki bileti son defa kontrol etti. Yerinde olduğunu anladığı vakit yolculuğun mutluluğunu yaşamak için sineminde bir duygu yarattı ve vecihine bu duygunun getirdiği mutluluğu yerleştirdi. Üstü çan, altı ise büyük bir akrep ve yelkovanlı saat olan kuleye baktığı vakit trenin gelmesine bir kaç dakika olduğunu fehmetti. Düşündü ve mutlu oldu. Bir yıldır mektuplaştığı kızı sonunda görmeye gidiyordu.

Paris’in güneyinde bir kent olan Coubert garında, tren raylarından gelen soğuğu içinde iyiden iyiye hissettiği an zihnine çöken zemheriye rağmen düşlediği sevgilisinin varlığı ile uzun uzun daldığı tren raylarından aldı gözlerini. Çan seslerinin ruhunda bir orkestra şefi misali yer edinmesine aldırış etmeden buram buram kokladığı kelimeleri ve gözyaşı dökerek okuduğu mektupların ağırlığını bu tren garında bırakmaya ant içmiş bir rahip seciyesine bürünmüş olan Bay Hardouin’nın yaşadığı hayat tamda buydu. Beklemek; sonu mutlu yahut hüzün olan uzun bir zaman diliminden ibarettir cümlesi ise Granada trenine binmeden önce yazdığı son cümleydi. İşte bir tren garında uzun bir sürenin ardından sevdiği kızı ilk defa görecek olan Fransız öykücünün romantik dramı tamda buydu.

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.