Naciye

Hıdırellez zamanı… Bahar bütün güzellikleriyle sarmış her yanı. Kimi ağaçlar yapraklanıp mevsimliklerini giymiş meyveye hazırlanırken kimileri de henüz çiçeklenmiş, kumaşlarını dokuma telaşındalar. Çiğdemler yerini çoktan menekşelere, papatyalara, kırmızı çiçekli eşek nanelerine, mavi mavi susamlara ve leylaklara bırakmış. Her yer rengârenk çiçeklerle bezeli. Serin bahar meltemleri esiyor bir kuzeyden bir güneyden, çiçek kokuları üflüyor her yere, efil efil. Ağaçkakanların tempo tuttuğu, cırnıkların ve ala kanatların ötüştüğü, yer yer meşe ve ardıç ağaçlarının da yükseldiği, mis kokulu çam ormanının hemen eteğindeki Hancıların Göbedi’ne konuklar gelmiş bugün. Çingeneler… Çeribaşı Demirci Halil, Muhtar Osman Bey ile önceden görüşmüş ve izin almıştı. Bir süre konaklamak ve iş yapmak için. Çok kalabalık da değillerdi zaten. Demirci Halil her türlü bağ bahçe aleti yapar ve tamir ederdi. Zincirler, kazmalar, tırpanlar, nacaklar tam onun işiydi. İşinin ehliydi Demirci Halil, çok da dürüsttü. Kapkara pala bıyıkları, geniş omuzları, kalın pazuları ve tarak yüzü görmemiş, pek nadir yıkadığı kömür gibi yağlı saçları ve kahverengi kasketiyle de pek ilginç bir görünüme sahipti. İki karısı vardı Halil ustanın. Her gün dalaşıp didişirler sonra da hiçbir şey olmamış gibi işlerine döner ya da çene çalmaya başlarlardı. İkisi de kocalarını pek severdi, Çeribaşı da onları. İkisi de birer kız ve oğlan dört kızan vermişlerdi Halillerine. Oğlanlar babalarının körüğünü şişirip zanaat öğrenirken kızlar da analarına yardım ederlerdi. Çadırı toplayıp temizler, çalı çırpı getirip aş kaynatırlardı birlikte. Kendilerinden başka akraba oldukları iki aile daha vardı obada. Bunlardan Kara Bayram sepet, Deli Yunus da kalay ustasıydı. Kara Bayramın karısı Sabahat ve kızı Bahriye sepetleri, elekleri köye götürüp kapı kapı dolaşır, Deli Yunus ‘un karısı Kibar ve kızı Naciye de bohçalarıyla onlara eşlik ederdi. Yani adamlar birer zanaatkâr, oğulları çırak, kadınlar da bohçacı veya satıcıydı bu küçük obada.

Çeri başı Halil’in kara yağız delikanlı oğlu, demirci çırağı Üseyin, Sabahat’ın  yirmilik, kara gözlü, karakaşlı, geniş kalçalı, koca memeli oynak mı oynak kızı Bahriye’nin tüm davetkâr tavırlarına rağmen ona değil de kibar kadının henüz on yedisindeki kızı Naciye’ye sevdalıydı. Kalem gibi kaşları, menekşe gözleri, beline kadar inmiş saçları ve incecik beliyle bahara yeni ermiş bir esmer güzeliydi Naciye. Bir başkalık vardı onda doğrusu. Menekşe gözleriyle karşılaşan her delikanlının yüreğini  oynatacak cinsten yani. Bahriye de pek alımlıydı ama bir Naciye değildi işte. Ama onun da gönlü kıpır kıpır, yanık mı yanık. Tabii ki şopar Üseyin’e… Naciye’nin gönlü henüz boş, Üseyin’in kendisine yanık olduğunun farkında bile değil üstelik. Halbuki akşamları yemekten sonra ateşin başında oturup çaylarını içerken, Üseyin kemanını öyle inletiyor öyle içten ve yanık aşk şarkıları söylüyor ki anlaşılmayacak gibi değil aslında. Bahriye de kendine söyleniyormuş gibi dinliyor şarkıları, kavuşma hülyaları kuruyor zihninde, kendinden geçiyor aşkla, şevkle. “Abe gızan yeter artık, biraz da oynak bir şeyler çal artık!” diyor Deli Yunus. Üseyin de çiftetelliye başlayınca herkesten evvel Bahriye atılıyor oynamaya kendini göstermek için. Kıvırıyor ha kıvırıyor, göğüsler hop hop! Gözler Üseyin’e çakılı. Sonra diğer şoparlar ve kızancıklarda oynamaya başlıyor. Naciye de çıkınca meydana Üseyin de daha bi oynak çalmaya başlıyor sanki. “Bu kadarı kâfi!” diyor  Çeribaşı Demirci Halil. “Sabah erken kalkıp, işe koyulmalıyız. Hadi herkes yatağına!”  Neşe içinde dağılıyorlar çadırlara. Hancıların Göbedin’de hava iyice serinliyor bu saatlerde. Ama karanlığı delen yüzlerce yıldız ışıl ışıl… Çaydan gelen kurbağa sesleri ve hala kulaklarında kalan keman ezgileri hoşluğunda uykuya dalıyor çingene obası. Bahriyenin hayalinde Üseyin, Üseyin’in hayalinde Naciye, Naciye’nin hayalinde ise yıldızlar. Sönmeye yüz tutmuş ateşin yanına kıvrılmış iki köpek kulaklarını dikmiş bekçilik yapıyorlar beş çadırlık Çingen ailesine.

Sabaha çisil çisil inen bir bahar yağmuruna uyandı oba halkı. Çayı çorbayı çadırlarında içtiler. Ancak öğleye doğru yağmur dindi, bulutlar dağıldı, güneş tekrar parladı gökyüzünde. Bir koşturmaca başladı. Halil Usta örsünün başına geçti, Kara Bayram söğüt çubuklarını örmeye başladı. Bahriye’nin küçük erkek kardeşi olan oğlu Zülfü’yü de taze dallar kesmesi için bendin başındaki söğütlüklere gönderdi. Kadınlar da sepetleri, elekleri, bohçaları sırtlanıp köyün sokaklarına dağıldılar. “Abe sepetlerim var, eleklerim var, çarşaflarım, buluzlarım var!” diyerek kapı kapı dolaşmaya başladılar. Bu ara birkaç yeni yetme oğlan pek alımlı pek çalımlı, kıvırta kıvırta yürüyen Bahriye’nin peşine takıldılar. Bahriye nereye onlar oraya, laf atmalar, kıkırdamalar, falan. Bahriye ise  kızgın kızgın annesine söylenirken bir taraftan da memnun memnun daha bir kıvrak daha bir alımlı, daha  bir çalımlı yürüyor. İnsan işte yanlış bir tavırla da olsa iltifata hep aç. Ego bu doymak bilmez. İster de ister. Sonunda Sabahat dayanamıyor, açıyor ağzını yumuyor gözünü. Saydırıyor da saydırıyor. “Hoştun lan! Sizin ananız bacınız yok mu? Onlara laf atsalar memnun mu olursunuz? Ağzınıza yüzünüze… Sizin!”  Serseri oğlanlar da, başlarına gelebilecekleri o anda anlıyorlar ve nihayet bırakıyorlar peşlerini. Öte mahallede ise Kibar kadınla Naciye kız, sermişler bohçalarını, toplanan dört beş kişi de alıcı gözüyle ve beğeniyle bakıyorlar mallara. Bu ara Kibar önce yüz lira dediği bir nevresimi yirmi liraya bırakıyor Emiş teyzeye. Roman usulü pazarlık da böyle olur zaten. Zeynep hala da oğlu Cemal için bir mintan beğeniyor ve oğlu da bir görsün diye eve doğru sesleniyor, “Cemal hele bi aşağı gel, çok güzel mintanlar var, gel bi de sen bak!” Cemal de daha bu yaşta işinin ehli olmuş, güçlü kuvvetli, babayiğit, yakışıklı mı yakışıklı bir delikanlı. Hem çift çubuk bilir, hem de orman işi. Koca bir kütüğü yarım saatte soyar, iki öküz arabası odunu üç saatte hazırlar. Askerden geleli de altı ay olmuş. Ailesi bir an önce onu baş göz etmek istiyor ama kız beğendiremiyorlar oğullarına. Cemal iniyor aşağı. Naciye, mintanlardan birini uzatırken göz göze geliyorlar Cemal ile. İşte ne olduysa o anda oluyor. Menekşe gözler çakır gözlerde asılı kalırken, çakır gözler de menekşe gözlere yuvalanıyor. Beyaz ten esmer tene, esmer ten beyaz tene meftun oluyor. Biri kıvır kıvır altın saçlı, biri dümdüz kömür saçlı. Biri incecik bir nazenin diğeri tam bir çam yarması… Zıt kutuplar yani. Ama ikisi de yuvarlanıveriyor cazibe girdabına, akıyor yürekleri birbirine, saplanıyorlar aşk bataklığına.

Akşam, Hancıların Göbedin’de yine ateşin başında yine Üseyin’in keman ezgileriyle mest oluyor oba halkı. Günün yorgunluğu akıp gidiyor sanki. Naciye de bir başka hissediyor nağmeleri, ateşin yalazında Cemal’in yüzü, ezgiler de Cemal’in sesi var. Gece yatağa girip gözlerini kapattıklarında; Üseyin Naciye’yi, Bahriye Üseyin’i, Naciye de Cemal’i düşünüyor. Artık Cemal de bir yıldız onun için, hem de en parlağı, en gerçeği. Cemal’i zaten hiç uyku tutmadı o gece. Gözlerinde menekşe gözlü esmer güzelinin hayali, düşündü ha düşündü. Tabakasında tütün, paketinde sigara kalmadı. “Mutlaka konuşmalıyım, emin olmalıyım duygularından. Belki o bakışları yanlış anlamışımdır. Gerçi her türlü vazgeçemem ya!” diye geçirdi aklından. “Buluşmak için bi yol bulmalıyım.” Buldu da… Biraz rahatlamış olarak yumdu gözlerini, horozlar da ötmeye başlamıştı zaten. Geç yatmasına rağmen yine de kalktı sabah çorbasına. Üzerinde garip bir hal olduğu her halinden belliydi. “Hayırlısı bakalım!” dedi babası içinden, “Yakında çıkar kokusu.”

Kibar kadın ve Naciye çit kapısında Cafer Memet’in kapısının önüne yaymışlardı bohçalarını. Cemal hemen yollandı oraya.  Öyle ya, mintanlara, mendillere, kumaşlara bi daha bakmak yasak değil ya. Gözler hemen buldu aradığını. İkisi de kızardı ama Naciye’ninki hiç belli olmadıysa da Cemal’in yüzü kiremit kırmızısına döndü nerdeyse. Yalnız Naciye’nin de elleri titredi çarşafı tutarken. Cemal’ in asıl amacı yazdığı pusulayı vermekti ama nasıl. Bulduğu çözüm de buydu zaten.

Henüz altı yedi yaşlarında bir çocuk olan Galip dayının kızı Nuriye’ ye verdi mektup pusulasını. İyice öğretti, kimseye söylememesini de tembih etti. Yakın da herkes öğrenirdi ya, şimdilik kimse bilmesin daha iyiydi. Aferin küçük kıza da, kimseye belli etmeden sıkıştırıverdi kâğıdı Naciye’nin eline. Sonra da bakkalın yolunu tuttular Cemal abisiyle. Ne isterse alırdı artık sevdalı oğlan. “Gece buluşalım.” demişti Cemal yazdığı mektupta. Göbedin ormana doğru uzandığı dar vadinin girişinde bekleyecekti Naciye’yi. Tabii gelip gelmeyeceği de belli değil ya! Olsun. Bir an önce belli olsundu her şey. Çok da korkmasına rağmen, kimseler görmesin diye mezarlığın  arkasındaki patika yoldan ilerledi. Hacıların arpalığının yamaca yaklaştığı noktadan devam ederek söz ettiği yere ulaştı. Heyecanla beklemeye başladı. Bu sırada rutin çingene akşamı yaşanmış herkes çadırına çekilmişti. Naciye önce yorganın altına girdi ama uyumadı tabii k. Kalbi küt küt atmakta. Ses soluk iyice kesilip horlamalar da başlayınca usulca kalktı ve bir gölge gibi süzülüverdi çadırdan. Gözlerini orman yönüne dikti. O da sabırsız, o da heyecanlı. Derken kısa aralıklarla, üç kez bir ışık yanıp söndü. Cemal el feneriyle, “Geldim, buradayım!” işaretini veriyordu, mektubunda yazdığı gibi. Naciye hemen harekete geçti. Sessiz ama hızlı adımlarla yürümeye başladı. Bu ara köpeklerden biri de peşine takıldı. Daha üç gün önce gördüğü ve sadece bakıştığı  biri için gece vakti bir orman kuytusunda buluşmak da neyin nesiydi. Bu nasıl bir histi böyle. Bir an bile düşünmeden çağrıya evet demişti ve şimdi onun yanındaydı artık. Bir içgüdüyle hemen kollarına atılmak istiyordu Cemal’in, Cemal de onu sarmak ve kokusunu içine çekmek… Doyasıya öpmek ve mümkünse hiç bırakmamak… Tabii ki öyle olmadı…

“Abe, beni ne çağırdın böyle gece vakti? Ne diyeceksen hemen söyle de bir an önce döneyim çadırcağzıma. Babam fark ederse kemiklerimi kırar valla!” Cemal lafı hiç gevelemedi. “Çarpıldım!” dedi. “Vuruldum!” dedi. “Gözlerin gözlerimden gitmiyor, hep hayalimdesin!” dedi. “Çok güzelsin çok, seni istiyorum!” derken Naciye atıldı ve kollarını sevdiceğinin boynuna dolayıverdi. O da cevabını böyle verdi işte. Sımsıkı sarıldılar birbirlerine. Bir süre öylece kaldılar. Kokularını soludular, kokularını tanıdılar. Sonra dudakları buluştu aşklarını emdiler. Biraz da ne yaparızı konuştular. “En fazla on gün daha buradayız, onun için bir an önce gelip isteyin!” dedi Naciye. “Tamam!” dedi Cemal de. “Hemen yarın ailemle konuşurum.” Bunun üzerine tekrar kucaklaşıp vedalaştılar. Naciye bekçi köpeği eşliğinde çadırına Cemal’ de aynı yoldan evine geri döndü. Ay, bekçi köpeği ve ateş böcekleri dışında kimse görmemişti yeni yetme âşıkları…

SÜRECEK…

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.