Evrimleşme Ve Kutsal Üzerine Kısa Anekdotlar

İnsan zihninin, dünyada indirgenemez gerçek bir şeyin bulunduğu kanısı olmadan, nasıl işleyebileceğini hayal etmek güçtür. İnsanın deneyimlerine ve dürtülerine bir “anlam” yüklenmeksizin bilincin nasıl ortaya çıkabileceğini düşünmek olanaksızdır. Gerçek ve anlamlı bir dünya bilinci, kutsallığın keşfiyle yakından ilintilidir. İnsan zihni gerçek, güçlü, zengin ve anlamlı olarak ortaya çıkanla, bu niteliklerden yoksun olan (yani şeylerin kaotik ve tehlikeli akışı, onların rastlantısal ve anlamsız belirişi ve yok oluşu) arasındaki farkı kutsalın deneyimi sayesinde yakalayabilmiştir. Kutsal, insan bilincinin tarihinde bir aşama değil, bilincin yapısı içinde bir unsurdur. Kültürün en arkaik düzeylerinde “insan” olarak yaşamak, kendi içinde bir “dinsel eylemdir.” Çünkü beslenmenin, cinsel hayatın ve çalışıp, çabalamanın ayinsel bir değeri vardır. Başka bir deyişle, insan haline gelmek, “dinle ilişkili” olmak demektir.

Mekân, insan bedeninin etrafında, öne-arkaya, aşağı-yukarı, sağa-sola uzanıyormuşçasına düzenlenmeye izin verir. Farklı konumlanma yöntemleri, bu ilk deneyimden yani kendini görünürde sınırsız, meçhul, tehditkâr bir boşluğun içine atılmış veya Sartre’nin ifadesiyle “terkedilmiş” hissinden yola çıkarak keşfedilir. Çünkü yönünü bulamamanın yarattığı baş dönmesi içinde uzun süre yaşanmaz, insanı bunalıma sürükler. Bu merkezi belirleyen dindir. Mitleri incelediğimizde insanların, etrafında kovuşlanacağı merkezi bulma dürtüsüyle hareket ettiklerine şahit oluruz. Mitos, saçma sapan uyduruk masallar değil, din olgusunun tarih içinde nasıl evrildiğine dair ipuçları veren ve kutsalı anlamamıza yarayan en önemli araçtır. Tarih öncesi insanların “dinselliği ya da dinsel olmamaları” sorunu gündeme getirildiğinde, varsayımlarını doğrulayacak kanıtları göstermek, “dinsel olmadıklarını” savunanlara düşer! Dinsel olmadıkları kuramı, evrimci Darwin geleneğiyle beraber, insanların primatlarla ( maymunlarla) olan benzerliği anlaşıldığında ortaya atılmıştır. Buradaki en büyük yanılgı, paleantropiyenlerin ( ilk insan türlerinin) anatomik yapıları değil ( ki anatomisi primatlarla benzerdir) eserleridir ve bu eserler “insan” tanımından başka bir şeyin yakıştırılamayacağı bir zekâ etkinliğini gösterir. Maymunlar nesneleri alet olarak kullanabilir ama insanın en ayırt edici özelliği “alet yapmaya yarayan aletler” keşfetmesidir. Bilimde ve teknolojide ilerleme kaydetmiş modern insanın, ilk insanları “ilkel” olarak nitelendirmesi de ayrı bir garip geliyor doğrusu. Andre Varangac;

Her yenilik, bir toplu ölüm tehlikesini de beraberinde taşıyordu diyor. İlk insanların (bize göre) teknolojik ataletleri onların hayatta kalmasını sağlıyordu aslında.

Marx ve Nietzsche’den Freud’a kadar indirgemeci üstatlarının yarattığı krizlerden bu yana gelinen süreçte, islam camiası da dahil olmak üzere yapılan hermenötik tartışmalar son aşamada, insanlığı dinden ve kutsal olandan uzaklaştırmak amacını güdüyor. Dini, arkeik bir yapı olarak görenlere ve dinden sıyrılanın kendini “aydınlanmış bilge (!)” olarak ilan etmelerine karşı cevap olarak verilecek tek bir cümle var;

İNANÇLAR ve DÜŞÜNCELER FOSİLLEŞMEZ!

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.