Ölmezden / Görmezden Gelmek: “Açlık”

    “Açlık yine bildiğini okuyordu içimde; iki gecedir ağzıma lokma koymamıştım. Ama yine de öyle uzun zaman değildi bu; ben günlerce süren açlıklara az mı dayanmıştım?”

Yazmak istiyor…
Nasıl yapmalı?
Önce hayatta kalmalı.
Yaşamak denmez buna, ölmezden gelmeli…

“Açlık” fiziksel, mental, ruhsal acının harmanlandığı kült bir yapım, hakkı verilmiş bir uyarlama (1966 yönetmen Henning Carlsen)… Öncesinde hakkı verilmiş bir sefaletin edebiyata yansıması (1890) Deneyimlediğini anlatır insan en iyi… Hamsun’ın Oslo’da geçen sefalet dolu zamanlarını “Açlık” romanında anlattığı gibi:

“Beynimde bir şey kıpırdamaya başladı; alttan alta yol bulmaya çabalayan bir düşünce, çılgınca bir esintiydi bu: Parmağımı ısırıversem? Hiç düşünmeden gözlerimi yumdum, dişlerimi bastırdım.”

Jack London’ın “Uçurum İnsanları” romanında (1903) yoksulluğun -engin ve pis kokulu denizi-ne daldığı gibi:

 “Çamurlu ve balgamlı kaldırımlardan, portakal, elma kabukları, üzüm salkımları topluyor ve bunları yiyorlardı. Dişleriyle yeşil erik çekirdeklerini kırıyorlar, içlerini yiyorlardı. Fasulye tanesi büyüklüğündeki ekmek kırıntılarını, kimsenin elma koçanı demeyeceği kadar kararmış ve pis elma koçanlarını topluyorlar, onları ağızlarına atıyorlar ve çiğneyip mideye indiriyorlardı. Ve bu, Tanrı’nın 1902 yılının 20 Ağustos’unda, saat akşamın altısıyla yedisi arasında, dünyanın görüp görebileceği en büyük, en zengin ve en kuvvetli imparatorluğunun tam göbeğinde oluyordu.”

George Orwell’ın “Paris ve Londra’da Beş Parasız” adlı kitabında (1933) çizdiği manzara gibi:

“…Yoksulluğun basit olacağını sanmışsınızdır; olağanüstü derecede karmaşıktır. Siz korkunç olacağını sanmışsınızdır, sefil ve sıkıcıdır. Yoksulluğun kendine has bayağılığını keşfediyorsunuz, size yaşattığı değişiklikleri, cimriliğini ve kırıntıları silip süpürme halini… …Açlık insanı omurgasız ve beyinsiz bir hale indirgiyor; bu açıdan en çok grip hastalığının yan etkilerine benzetilebilir. Kendinizi bir denizanası gibi ya da vücudunuzdaki tüm kan dışarı pompalanmış da yerine ılık su konmuş gibi hissediyorsunuz.”

Dostoyevski’nin Kubarbaz’ı yazdığı koşulları hatırlayalım. Pontus’un mütevazı pansiyon odasının duvarından bizi selamlayan Dostoyevski tesadüfen bulunmuyordu orada. Vaktinde o da sefaletin dibini sıyırmış olanlardandı.

Varlıkla yokluk arasında insanın sınırları sınanırken “ideal” bir yük müdür, yoksa itici bir güç müdür? Yokluk içinde varlığı arzular insan. Pek azı ise yokluğu muazzam bir varlığa dönüştürme yetisine sahiptir. Yokluğun içinden bir ölümsüzlük devşirmek!.. Mark Twain, Alexandre Dumas, Edgar Allan Poe… Ve bizden birileri: Sefaletin köşeye sıkıştırdığı isimlerden Peyami Safa, Ankara soğuğunda paltosuz dolaşan Mehmet Akif, kalemiyle kâğıda dertlenen Ahmet Hamdi: “26 Teşrin-i Sani (Kasım) 1958. Bugün karaciğer muayenesi için hastaneye gidiyorum. İçimde her şey alt üst. Bittabi hastalığımdan ziyade parasızlıkla meşgulüm. Cebimde yalnız bir lira var. Parasızlığım büyük hastalıklar gibi hemen hemen hiçten başladı, büyüdü, çoğaldı beni altına aldı. Etrafım alacaklı ile dolu. Cebimde borç senetleri var. Şu anda yalnız borçla ve atıfetle yaşıyorum ve borç beni çıldırtacak. Kurtulmak için her teşebbüsüm yeni borca sebep oluyor. Yahut da bir yığın edebi proje (…) parasızlığın mutlak ve şaşmaz tecellileri ve komplikasyonları. Abdülhâk Şinasi’den borç para alıyorum. Kemal’den para bulamıyorum…”

Edebiyat dünyasını yokladık madem artık filme geçebiliriz. Ana karakterimiz Pontus (Per Oscarsson) 1890’lı yıllarda, o dönem Kristiania diye adlandırılan Oslo’ya kırsaldan gelmiş bir gençtir. Hayatını dergilere yazı vererek kazanmaya çalışır. İşleri pek de rast gitmez. Bazen de gururu ve kibridir yoluna taş koyan. Sefaletten gocunmayıp aksine onu ağırlayan biraz tekinsiz, şizofrenik bir karakter Pontus. Hayatı içselleştiren, farkındalık eşiği yüksek, bir yanıyla öfkeli; diğer yandan alabildiğine dirençli, sanrılarıyla mutlu, zaman zaman umutlu… Girdabına kapıldığı sefalet yüzünden öfkesi kabardığında Tanrı’ya gönderme yapmakta sakınca görmeyen, bunalımını kusan Pontus; sadece açlıkla değil, ruhsal doyumsuzlukla da baş etmek zorundadır. Burnu düşse eğilip almayacak kadar da gururludur. Açlıktan “Köpeğim için bir parça kemik alabilir miyim” diye girdiği kasaptan aldığı kemiği kemiren kahramanımız, kendisinden yardım isteyen bir dilenciye yardım edebilmek için yeleğini rehinciye satacak kadar da insan yanına sadıktır. Onurunu kuşanıp verdiği savaşta çareyi aşkın kollarına sığınmakta bulur. Hayallerinin kadını Ylajali farklı bir köşeye savurur ruhunu. Halüsinasyon ve gerçekler arasında gider gelir. Bilemez nerede dursun, bu yokluğun neresine yama olsun.

Başarılı performansından dolayı Per Oscarsson’a Cannes Film Festivali’nde “En İyi Erkek Oyuncu” ödülünü kazandıran Pontus karakteri, tartışmasız hakkı verilmiş oyunculuğun en iyi örneklerinden. Toplumsal gerçekçilik, tüketim toplumuna yöneltilmiş öfke, Tanrı’yla hesaplaşma üçgeninde kurgulanmış bu yapım çoğumuzun bir şekilde “açlık” kavramı üzerine zihinsel-ruhsal devinimlerini gerçekleştirdiği şu günlerde ıskalanmaması gereken yapımlardan.

“Kristiania’da, sillesini yemeden hiç kimsenin bırakıp gidemediği bu garip kentte, aç açına sürtüp durduğum günlerdeydi” diye başladığı sefalet günlerine, filmin son karesinde bir gemiyle varışı belli olmayan bir yolculuğa yelken açan kahramanımız şu sözleriyle veda eder:

“Sonra, Kaptan bana yapacağım işi gösterdi… Limandan çıkınca, fiyortta, yorgunluktan, kızışmadan terlemiş, doğruldum şöyle bir karaya baktım; şehre, bütün evlerinin pencereleri ışıl ışıl Kristiania’ya, şimdilik hoşça kal, dedim.”

Açlık ilkel çağlardan bu yana insanın en temel itici dürtüsü. Bu dürtü durdurulamaz, ortadan kaldırılamaz. Giderilmesi için doyurulması gerekir. Bilim insanları da zaman zaman bu kavrama kafa yormuş, II. Dünya Savaşı yıllarında “Minnesota Açlık Deneyi” ile açlığın insanda yarattığı psikolojik ve fiziksel etkilere dair bir takım veriler elde etme yoluna gitmiştir.

İnsanlığın var oluşundan itibaren tarihi yolculuğumuzda tüm kavimlerde ve dinlerde açlık kültürüne rastlarız. İbadet şekli, nefis terbiyesi, enerji yükseltme niteliklerinde açlık ya da oruç, insanın yaşamında daima var olmuştur. Açlık gerçektir…

Sefalet dendiğinde Kevin Carter’ın 1993’te Sudan’da çektiği ödüllü fotoğrafı belirir birçoğumuzun belleğinde. Açlıktan yerde sürünen çocuk ve onu av olarak gören akbaba… İkisi de açlıkla sınanan bu iki canlı, aynı fotoğraf karesindedir. Bu gözlem ağır gelir Carter’ın insaniyetine. Sonunu biliyorsunuz. XXI. yy da halen açlıkla mücadele eden coğrafyalar, sefaletle mücadele eden topluluklar var ve bizler buna şahidiz. Edebiyat şahit, sanat şahit, sinema şahit… Elimizden bir şey gelir ya da gelmez; işin o kısmı bizde, vicdanımıza. Lakin sorarız Behçet Necatigil’in dizeleriyle :

“Şu dünyada insan gibi yaşamak da yoksa
Ne kalıyor geriye, yüzyıllardan?”

Şunlar da hoşunuza gidebilir

YAŞAR

KLASİK YONTMA

Tarifsiz Adımlar

HÜZÜN İSTASYONU

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.