KENARDAKİLER

(Bu hikâye çocukluğumun ve Akif Amca’nın tesirinde kaldığım bir günün eseridir. Arkadaşlar da Akif Amca da hala hayatımda. İyi ki de hayatımda…)

Adımlarım ağırlaşıyordu. Attığım her adım neredeyse nefessiz bırakıyordu beni. “Bu yokuş ne böyle yahu! Peki ya şu merdivenlere ne demeli! İnsan her gün nasıl bunca merdiveni, yokuşu tırmanır!” diye geçiriyorum içimden. Çocukken soluksuz koşan, bu merdivenleri ve yokuşları dörtnala koşa koşa aşındıran ben değilmişim gibi… Gülüyorum kendime. Az kaldı, az kaldı diye diye ne kadar merdiven ne kadar yokuş varsa tırmanıyorum. Evet tırmanıyorum çünkü yürümek değil bu. Zirvedeyim, kendime ödül olarak derin derin nefes alma hakkı veriyorum. Zirvede kutlamalar olacak sanıyordum; tebrikler, çiçek, milli marş ve ödül takdimi… “Hayalperestliği bırak, deli deli konuşma!” diyerek hayalimin içine ediyorum ve vardığım düz yolu adımlamaya devam ediyorum. Düz yol dediğime bakmayın çukurlarla bezenmiş ve de düştüğün takdirde kendine protez bir bacak aramak zorunda kalacağın bir düzlük işte. Düşenin vay haline! Dizimin hemen altındaki yara geliyor aklıma böyle deyince. Biraz daha hızlı koşsam kanatlanacakmışım gibi hissettiğim o güne gidiyorum. Başlaması ve bitmesi bir olan senaryo şöyleydi; meşhur oyunlarımızdan birindeyiz. Baş belası Samet, Bakkal Anıl, Düzenbaz Özgür, Frankestein Burak, Thinky Aykut, Ciğersiz Ali, Kazma Muhammed, Kanatsız Kuş Mustafa(kendisinin bisikletle uçurumdan uçmak gibi yetenekleri olmasından ötürü ona bu ismi takmıştık) ve ben Kaka Mahsum başroldeyiz. İsimleri hatırladıkça gülüyorum. O zamanlar çete kurmuşuz bir de. Onu da hatırlayınca iyiden iyiye basıyorum kahkahayı. Ha unutmadan lakabım formamdan ötürü. O vakitler amcam almış bir forma getirmiş. Sırtında “Kaka” yazıyor. Brezilyalı mı neymiş bu futbolcu. Bende bir sevinç, bir coşku… Bilen bilir mahalle maçlarında forma her şeydir. Top oynamayı bilmiyor olsan bile biliyormuş gibi gösterir. Çocukluk işte nerden ersin aklım, almış giymişim sonra da kendime isim etmişim onu. Kaç yıl geçti aradan unutulmadı kaldı öyle. Unutulur mu hiç! İnsan nasıl unutur “Kaka” ismini. Neyse olay anına döneyim. Koşmam gereken bir oyun hem de çok koşmam gereken. Bu oyunda yavaş olmak demek “Yandın olum!” demek. Yakalananın eşeğin sudan gelmediği bir dayağı yediği bir oyun. Başlıyoruz, birkaç adım koşuyorum ama uzun sürmüyor. Sonrası hüsran, kan, feryat… Ayağım takılmış, düşmüşüm. Tek teselli dayak yemiyorum çocuklardan. Sonrasını pek hatırlamıyorum. Normal, bir asrın beşte biri geçmiş neredeyse üzerinden. O günden kalma bir iz işte şu dizimin altındaki. “Bırak gevezeliği hadi!” diyor ve yoluma devam ediyorum.

Çocukluğumun geçtiği sokakları bir bir geçiyorum. Geçtiğim her sokakta bir anı, bir belâ… Çete kavgaları, maçlar, oyunlar, kaybolmalar… Bu yaşıma gelişime hayret ediyorum sonra. İşte bu sokaklar; evlerin tek katlı en fazla olsa olsa iki katlı olduğu bu sokaklar benim çocukluğumun sokakları. Bacası tüten, birbirine sırnaşık sıra sıra evlerin arasından geçiyorum. Kiremitli çatılar, daracık kapılar, demir parmaklıklı pencereler… Tek tek hepsine bakıyorum. Evlerin çoğu boşalmış, çoğu zamana meydan okumaya çalışmakta lakin okuyamadığı tarafa daha yakın. Yıkılmaya yüz tutmuş birkaç evi de geçtikten sonra bizim eski eve varıyorum. İki katlı. Balkonuna çıktığından şehri ayaklarının altına seren emektar ev… Epey olmuş gelmeyeli. Ne diye buraya geldim bilmiyorum. Keyifsiz olduğum zamanlar geliyor aklıma; sabaha kadar oturduğum, şehrin uyanışını izlediğim geceler… Keyifsizim, belki de gelişim ondandır. Keyifsizliğim de kendime değildir. Zaten en çok da buna anlam veremiyorum ya neyse. Çantamın ceplerini yokluyorum, belki anahtar duruyordur diye. Yok, olsa şaşarım zaten. Hem ben bir şey olsun isteyeceğim de olacak o, görülmüş şey mi hiç! Evin etrafında tam bir tur atıyorum. Etraf çok sessiz… Şaşırtıcı derecede sessiz… Bakıyorum, karşı komşumuzun bacasından duman tütüyor. Demek ki evde… “Ne zeki adamım be!” diye kendime gülüyorum. Bu kadar konuşmazdım kendimle eskiden ya, hadi bakalım hayırlısı. Akif Amca’nın evi; tek katlı, çatısında yazları yumurta pişirebileceğin kadar güneş gören bir ev… Kapıyı çalıyorum, belki anahtar vardır diye. Yitmeyen bir gelenektir; yedek anahtarı komşuya bırakmak. Birkaç dakika sonra açılıyor kapı. Yetmişine merdiven dayamış Akif Amca açıyor kapıyı. Daha bir yaşlı görünüyor gözüme o an. Epey seyrelmiş saçları, hafif uzamış sakalı, zayıflamış haliyle karşımda duruyordu. Gözlükleri değişmiş belki de numarası büyüdü. Daha bir görmez oldu belki de. Tanıyor beni, tanımaz mı hiç? Mahallede onun kadar çenesi düşük bir ben varım, elbette tanıyacak. Geçim derdinden, yokluktan, siyasetten, futboldan konuşurduk. Hoş, takım tutmadığımı bilmesine rağmen bana hep Fenerbahçe’yi savunurdu ya! “Ulan ne biçim adamsın, insan takım tutmaz mı?” derdi. Bir hayali vardı Akif Amca’nın, hiç aklımdan çıkmaz. “Çocuklar güzel yaşasın, güzel gelecekleri olsun, yokluk çekmesin, kavga-dövüş bilmesin!” derdi de derdi. Geldiğimiz noktaya ve de gördüklerimi düşünüyorum da “Sen daha çok hayal edersin be Akif Amca!” diyorum kendimce. Gülümsüyor. Fırsat bu fırsat lafa giriyorum. Biliyorum yoksa ne anahtar kalacak ne de balkon. Laf uzadıkça uzayacak.

-Merhaba Akif Amca…

-Oooo, merhaba merhaba. Hayırdır, ne işin var buralarda böyle. Kalmaya mı geldin.

-Yok, yolum düştü öyle. Bir geleyim dedim. Şey soracaktım, bizim şu evin anahtarı var mı sende Akif Amca?

-Anahtar mı? Dur dur, baban bir tane bırakmıştı. Bir şey olur falan diye.

Neşeleniyorum, elde mi neşelenmemek. Bir şey istemişim ve olmuş!

Anahtarı getiriyor Akif Amca. Tek anahtar… Hoş zaten tek anahtar yetiyor evi muhafaza etmeye. Öyle zindan hissi uyandıran kilitlemekle bitmeyen kapılardan değildi bizimkisi. Kapıyı açıyorum, içeride rutubete varan bir koku. Nasıl olmasın ki… Bunca zamandır perdeler çekili, camlar kapalı zifiri karanlık duruyor ev. Bir bir açıyorum yerine tam oturmayan pencereleri ve eve nefes aldırıyorum. Nasıl olacaksa evin nefes alması da… Dar geliyor odalar, balkona atıyorum kendimi. Balkona çıkmakla yeniden doğmak hissi peş peşe geliyor. Şehri seyre dalıyorum. Ayaklarımın altında… Şehirden büyükmüşüm hissi; işte bu tarifsiz. Dalıyorum ufka, gözlerim şehrin üstünde dolaşıyor. Çarpıklık, bilinçsiz kentleşme, deniz, lüks binalar bir bir kayda alıyorum gözlerimle hepsini. Çalışanlar, keyif çatanlar, bacası tütenler, tütmeyenler hepsi bir arada. Ah o bacası tütmeyenler… “Çok değil, birkaç km ötede olsa bu balkona teras denir ama coğrafya mı ne diyorlar ondan işte” diyorum kendi kendime. Bir saatin dörtte üçü geçmiş, vakit geç oluyor. Kapatıyorum pencere balkon ne varsa. Hazırlanıyorum. Neye mi hazırlanıyorum? Tabii ki Akif Amca’ya yakalanmadan kaçmaya. Yakalandın mı yandın. Sevmediğimden değil ha onunla ne zaman konuşsak kendimi söverken buluyorum. Küfürbaz ediyor bu adam beni. Her şeye sövüyorum. Sesli sövsem bir daha güneşi göremeyeceğim cinsten sövmeler bunlar. “Bu sefer başaracaksın hadi olum!” diyerek ahmakça bir cesaret topluyorum. Kaçmak mümkün değil de işte umud denilen o ekmeği eksik etmeme alışkanlığı bendeki. Kapıyı çalıyorum. Belki bu sefer kapıyı eşi açar, hemen enseyi karartmamak lazım diye düşünüyorum da yer mi Akif Amca! Hemen içeri buyur ediyor. Yok falan demeye kalmıyor içeride buluyorum kendimi. “Ulan hoşuna gidiyor senin de ha, kendin kaşınıyorsun.” diye söyleniyorum. İçerdeyim, sonu belli; kızıp gitmeler, sövmeler, tekmeler…

Küçük iki odası, duvara gömülmüş kitaplığı bir de üzerinde daima çaydanlık ve tencere bulunan sobası dışında pek de bir şeyi yoktu Akif Amca’nın. Bir de demiryollarından aldığı emekli maaşı vardı tabii. Az buçuk geçindiren, biraz süründüren ve de öldürmeyen. Yirmi yıldır tanıyorum onu. İçerisi milyon derece kadar sıcak… “Yaz gelse de serinlesek!” dedirtecek kadar sıcak. Girer girmez ter basıyor adamı. Saatin geç olması benim için avantaj, belki çok tutmaz.

-Soğuğun ayaza çaldığı zamanlar da olmasa pek dert değil be!

-Anlamadım Akif Amca, ne dedin?

Bal gibi anlamıştım. Adam baya baya yakacak derdinden, kötüye giden zamandan bahsediyordu da ben kulağımın üzerine yatıyordum.

-Soğuk olmasa diyorum, insanın yakacak derdi de olmaz para bulma derdi de diyorum.

-Haklısın Akif Amca. Soğuk büyük dert…

Haklıydı, soğuk yakacak demekti, yakacak da para. Ne olurdu da bu kadar sıcak olmayaydı şu oda. Biraz pencere açsa hem… “Ahmak olma Mahsum, adam yaşlı, üşüyor. Zar zor ısıtmış belki de!” diyerek savuşturuyorum bu fikri. Duvara gömülü olan kitaplara dalıyor gözlerim. Eskiler; Dostoyevskiler, Tolstoylar, Nazımlar, Ahmed Arifler, Atilla İlhanlar, Yaşar Kemaller ve nicesi… Neler var neler! Keşke hepsi benim olsa diyorum yalan yok. Kitap konusunda açgözlüyüm.

-Bunların hepsini okudum ha! Öyle boşa durmuyor bunlar burada!

-Hepsini mi?

-Hepsini tabii ya, ne sandın. En sevdiğim de aha şudur bak.

Gösterdiği kitap Gorki’nin Anası. Çocukken okumuş ilk. Ta o zamanlardan beri birkaç kere okumuş. Devrime de inanırdı Akif Amca; eşitliğe, herkesin mutlu yaşayacağına ve o günlerin mutlaka geleceğine. Demeyeyim diyorum ama alınma da “Sen daha çok hayal kurarsın be Akif Amca!” diyorum. Tabii içimden söylüyorum bunu. Koskoca adama denir mi öyle hem ayıp yahu! Vakit geçiyor. Gençliğinden bahsediyor. Amaçlarından bahsediyor sonra. İnsanların yokluğundan, gençliğindeki kavgalarından da dem vurmayı ihmal etmiyor. Anlattığına göre çok çapkınmış da. “Ama hovardalık değil ha!” diyor. Gülüyorum. Seviyorum bu adamı sevmesine de işte yanından ayrılırken küfürbaz olup çıkmasam. Neden sövüyorum anlamıyorum. Bir zayıf noktam var sanırım bilmediğim. Her seferinde oradan yakalıyor beni. Ama bu sefer o fırsatı vermeyeceğim ona, kararlıyım.

Laf lafı açıyor. Ne kadar sormayayım sormayayım desem de nafile. Artık içimizdeki yaraya tuz basmanın zamanı geldi de geçiyordu. Bizi allak bullak edecek olan soruyu sormamak elde değildi artık. Daha doğrusu bilhassa beni allak bullak ediyor bu soru. Kaşınıyorum işte bal gibi. Bu soru bana şu anki çaresizliği ona ise geçmişteki kavgalarının beyhudeliğini hatırlatıyor olsa gerek. Çünkü ben gittikten sonra onu da söverken duymuştum birkaç defa. Ama o yüksek sesle bağırmasını biliyor. Tabii ihtiyarlığına güveniyor. Yaşamış yaşayacağını ondan olsa gerek.

-Yokluk dersin, kavga, ekmek dersin, eşitlik dersin, gençliğim dersin de ne olacak be bu yokluk Akif Amca? Ne hale düşürür adamı görmez misin? Şimdi nerede o eski hayaller, o eski inançlar. Devir değişti. Senin gençlikten eser de yok hem.

Duruyor, gözlüklerini çıkarıp biriken çapağı alıyor. Birkaç vakittir musallat olmaya başlamış bu çapak denen mendebur. Gülümsüyor, hep gülümsüyor tuhaf şekilde. Anlamıyorum bu adamı. Daha önceleri de gülümsüyordu. “Hayattan keyif almayı biliyor herhalde.” saçmalıklarına girmiyorum, öyle bir hal değil hem ondaki. Belki de ağlamayı yediremiyordur kendisine. Hani öyle düşünmüyor değilim artık. Havada asılı kalıyor gülümsemesi. Gözlüğünü tekrar takıyor.

-Abbas Sayar’ı bilir misin? Bilirsin tabii bilirsin, okuyorsun o kadar. Hem bilmiyorsan ayıp sana.

-Bilmem mi hiç, sende amma ettin Akif Amca!

-Yılkı Atı vardır onun, bilir misin? Bilirsin tabii, tee geçenlerde okumuştun ya diyor.

Hafızasına şaşırıyorum. Geçenlerde dediği bir seneye yakın ha! Bakmayın öyle yakınmış gibi söylediğine. Eski toprak ne de olsa.

-Orada bir söz eder Abbas Sayar, onu bilir misin?

O bunları der demez duraksıyorum. Biliyor bildiğimi ama yine de soruyor. Keyfimi kaçırmak hoşuna gidiyor herhalde. “Eh Akif Amca, alacağın olsun!” diyorum içimden. Zaten koskoca adam hiç öyle saygısızca şeyler söylenir mi? Toparlanıp gitmeye kalkıyorum. Yine yakalamıştı beni. Keyfimi kaçırmayı biliyordu.

-Bilmem mi Akif Amca, bilirim tabii!

-Biliyordum keyifsizlenip kaçacağını.

-Ne yapayım, kanıma dokunuyor bu yokluk denilen şey. İnsanlık geliyor aklıma sonra. Yitip giden insanlık… Sövüyorum da yalan yok.

Gülüyor, neredeyse kahkahayı basacak. “Yahu buna gülünür mü be Akif Amca! Ağlarsın ancak buna!” diyorum. Ama bu sefer içimden falan değil öyle dümdüz Allah ne verdiyse söylüyorum. Cevap vermiyor, gülüyor sadece. Ben çıkarken hala gülüyordu. Neden böyle yapıyordu koskoca adam!

-Selametle Akif Amca, bir daha ne vakit gelirim belli olmaz!

Apar topar kendimi dışarı atıyorum, aklımda Abbas Sayar’ın sözü…

“Yokluk bel kırar, adamı insanlıktan cüda eder!”

Söve söve sokakların kaldırımlarını aşındırıyorum. Geçerken düşmeme sebep olan o lanet taşı da tekmeliyorum.

“Ulan sen misin beni düşüren. Ulan senin de……….”

(Şimdilerde pek görüşmüyoruz Akif Amca ile. Evlerimiz birbirine uzak. Ama duyuyorum; ben burada sövüyorum o da orada sövüyor. Ha bu arada beni kızdırmasının sebebini de söyledi çok sonra. Benim bu öfkem, kızıp gitmelerim, sövmelerim ona gençliğini hatırlatıyormuş. Öfkeli olman iyidir hep diyor. Gülmesi ondanmış. Alacağın olsun Akif Amca! İnsan düşünmez mi hiç, çocuk kahroluyor diye!)

 

Şunlar da hoşunuza gidebilir

BOŞLUĞUN SESİ

Işık ve Zaman

Sindir-Ella

YAŞAMIN KIYISI

9 thoughts on “KENARDAKİLER”

  1. Seni tanıdığımda 18 yeni bitmiş genç bir delikanlıydın. Evinden çok uzakta bir üniversite sırasında, yurt odasında. Şimdi bu hikayeyi okuyunca bir de çocukluk arkadaşı olmak istedim seninle. Herkes bir şeyler yaşar ama bu kadar güzel anlatamaz. Kalemine sağlık ”Kaka Mahsum”

  2. Okurken içimde bir burukluk, yüzümde bir gülümseme belirdi. Üslubun samimiyeti sayesinde kendimi Akif Amca’nın evinde, olayların içinde hissettim.
    Ayrıca hayatımızın bir parçası haline gelmiş yokluk, hepimizi küfürbaz ediyor biraz 🙂
    Çok beğendim, diğer öykülerinde olduğu gibi yine mükemmel bir iş çıkarmışsın. Emeğine, kalemine sağlık. ✌🏽🕊️

  3. Çok güzel olmuş, ellerine sağlık.
    (Düzenbaz değildim, kendi çapımda düzeni değiştirme çabasıydı bendeki. 🙂 )

  4. Uzun zaman olmuştu böyle keyifli bir hikaye okumayalı,harflere bakarken tebessüm etmeyeli…Susuzluğumu giderdiniz minnettarım.Benden Akif Amca’ya selam söyleyin lütfen bir de deyin ki “İnsan takım tutmaz tutmaz da Fenerbahçeli de mi olmaz?” 🙂

  5. Yaşam mihenk taşı. Özellikle de çocukluğumuz değil midir? Mihenk taşına vermek istediğimiz ise yaratılarımızdır. Esas olan bizim doğrultularımız ve bu hikayedeki doğrultudur. Bizleri apansızca geçmişe götüren kenardakilerdir. Evet evet kenardakilerdir. Ben bu hikayede çocukluğumdaki keşfetme duyguma, öğrenmelerime ve kendimi tekrardan tanımam, sormam, sorgulamam adına bir şarkının nakaratıymışcasına yeniden yineleyerekten tanıştırıyor beni benliğim ile. Emeğine, eline sağlık Kaka Mahsum…

  6. Ne kadar ihtiyacımız varmış oysa böylesine güzel, böylesine yaşanmışlık dolu gerçekliğe. Okurken kendimi Akif amcanın evinde ki sobanın kenarında hissetmedim değil. Kalemine, yüreğine sağlık Mahsun Nice hikayelerine konuk olmak dileğiyle. 🧚🏻‍♀️
    Bu arada Akif amcaya çokca selam 🙂

  7. fikrimce yinelemeleri hikayeyi canlı tuttu güzel de bir tat bıraktı , Akif amcaya bir atıfım olacak ; “Sen daha çok hayal kurarsın be Akif Amca!” 🙂

  8. Değerli yorumlarınız İçin hepinize çok teşekkür ederim arkadaşlar 🍀

  9. Hiç görmediğim Akif amcayı özledim öyle içindeydim hikayenin.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.