İki Farklı Düşünme ve Eylem Biçimini Anlama Üzerine Bir Deneme

İnsanın anlam arayışı kendi tarihi kadar eskidir. Zira kendisinin herhangi bir dâhili olmaksızın -eğer varsa- özgür iradesinin hilâfına, kendisine var olup-olmama seçeneği sunulmaksızın, benliğini fırlatıldığı bir yaşamın içinde bulması, bu anlam arayışını zorunlu kılar. “Ben kimim? Nereden geliyorum? Bu hayattaki amacım nedir? Hayatın kendisi kıymetini nereden almaktadır? ” gibi sorular insan olma ve anlam arama sürecinin başlangıcını oluşturur. Sorgulayan bir zihin, sorgulanmadan yaşamayı tercih edemeyeceği için hiçbir zaman “doluluk” hissiyle hareket edemez çünkü. Böyle zihinler için, her zaman ve şartta öğrenecek, hayatta sorgulanacak unsurlar mutlaka vardır ve yine her zaman için kişinin kendisinde ve yaşadığı kültürde ve toplumda geliştirilmesi, değiştirilmesi, dönüştürülmesi gereken yönler de bulunur… Onlar için var olmak devingendir zira. Öz denilen şey akışkandır. Statik değildir. Zira bu zihinler anlamı kendileri yaratırlar. Yaratırken de hiçbir zaman son noktayı koymazlar. Çünkü hayatla birlikte insanın kendisini gerçekleştirme süreci de devam etmektedir. Ancak bu süreç ve düşünme biçimi birçok yönüyle çekici gelse de diğer taraftan insan tutunabileceği “sabitlerinin/doğrularının” da olmasını ister. Aksi takdirde yapı söküm felsefesinin babası Derrida gibi, insan, her bir görüş ya da ‘doğrunun’ haklılığını ortaya çıkarmak için inanmadığı, doğru bulmadığı şeyleri ifade etmeye de başlayabilir. Fakat son tahlilde insan başkasına yalan söyleyebilir, hatta onları kandırabilir ama kendisine asla yalan söyleyemez. Ve zaman zaman her ne kadar çok istese de kendisinden kaçamaz. Son kertede, kendisinden ve hayatından vazgeçmek istediğinde ise “planlı ölümü” tercih etmek sığınabildiği tek gerçeklik ve onun için varabileceği en son noktadadır artık. Tıpkı ömrünü hayata anlam yüklemek için adamış, 19.yy. şahit olduğu en büyük dehalardan biri olan Nietzsche’nin bile hayatının bir döneminde yaşama en fazla altı ay kadar katlanabileceğini söyleyip intihar düşüncesiyle kıvrandığı gibi.

 

Bu uzun paragrafla nereye varmak istiyorum? Herhangi bir sonuca ulaşabileceğim bir nokta olur mu çok da emin değilim ama bu yazıda iki tür düşünme biçimini mercek altına almak istiyorum:

 

a)Anlam arayışı içerisinde var olma mücadelesi veren insanın çıkmazı.

 

b)Vahiy yoluyla edindiğinden “mutlak” emin olduğu Hakikat’in “bekçisi” konumunda olan insanın çıkmazı.

 

 

Nietzsche Tanrı’nın öldüğünü ilan ettiğinde aynı zamanda, ona göre, o güne kadar Hıristiyan dünyanın ürettiği “mistik” inanışların eliyle insanın kendi hayatı üzerindeki anlam arayışının bu mistik inanışların gölgesinden kurtulduğunu/kurtulacağını da iddia etmiş oldu. Ve Tanrı’nın ölümüyle birlikte artık insanın özgürleştiğini, kendisini olması gerektiği gibi – Nietzsche’nin kavramlaştırdığı “Üstinsan” (Übermensch)modelindeki gibi-  gerçekleştirmesinin önünde herhangi bir engel olmadığını da ilan etti. Ancak bu özgürlük ağır bir sorumluluğu da beraberinde getiriyordu. Nietzsche’nin bu “tespitine” kadar gelen süreçte yaklaşık iki bin yıldır hayata anlam veren din ve onun Tanrı’sı artık olmadığına göre, insan kendisiyle baş başa kalmış, düşmüş olduğu bu “boşluğa” anlam vermek, en geniş anlamıyla yeni bir ahlâk üretmek için çok ciddi bir sorumluğun da altına girmişti. İşte bu noktadan sonra Nietzsche aklını yitirinceye kadar bu sorumluluğu nasıl formüle edebileceği üzerine felsefesini inşa etmişti. Ve “Böyle Buyurdu Zerdüşt” kitabında detaylandırdığı Üstinsan’a şöyle sesleniyordu;

 

“Yeryüzünün anlamı olacak İnsan ötesi! Yalvarırım size, kardeşlerim, yeryüzüne bağlı kalın, inanmayın size dünya ötesi umutlardan söz edenlere!”

 

Nietzsche’nin içine doğduğu kültürün yarattığı Tanrı tasavvuru, Nietzsche tarafından “etkisiz hale” getirilmişti. Ve böylelikle insan – belki de Batı insanı demek daha doğru olur-  en büyük zincirinden kurtulmuştu. Artık kendisiyle ve dünya ile baş başaydı. Peki, bu gerçekten mümkün olabilir miydi? İnsan içine doğduğu kültürün, onu şekillendiren hafızanın izlerini tamamen silebilir miydi? Ya da silmeli midir? Her doğan kişi kendi ahlâkını inşa etmek zorunda kalmalı mıdır? Bu gerekli midir? Ortalama 60-70 yıllık bir ömürde her şeyi -insanın kendisini taşıyacağı kültür hafızasını-  yeniden, bireysel olarak var etmek ne kadar mümkün olabilir? Sonra insan tek başına, bir başına, sadece aklıyla var olabilir miydi? Kendisini aşan, aklının sınırlarını zorlayan metafiziği görmezden gelebilir miydi? Sonra insanı salt akıla indirgemek insanın bizatihi kendisiyle ters düşmesine sebep olmaz mıydı?

 

Nietzsche düşüncelerini “sıradan” insanlar için yazmadığını, kendisini anlayabilecek insanların yani “Üstinsan” olabilme potansiyeline sahip olanlarının takdir edebileceğini iddia ediyordu. Bu durumda bu seçkinci tavır nasıl bir dünya tasavvuru ortaya koyuyordu? Ki nitekim Nietzsche’nin Üstinsan kavramı, faşizm taraftarı kız kardeşi Elsabeth Förster tarafından tahrif edilerek tamamen yanlış yorumlanmasına sebep olmuş ve Nazi Almanya’sının fikir kaynağı olmuştu. Ancak şüphesiz Nietzsche eğer yaşanılanlara şahit olsaydı çok derin bir üzüntüye gark olurdu.  Buradan hareketle şöyle bir sonuca varabiliriz belki: İnsanın var olduğu her zemin ve mekânda mutlaka eksiklikler, yanlışlar, yanlış anlamalar ve eylemler olacaktır. Hitler, Nietzsche’yi, kısmen Nietzsche’nin kız kardeşinin onun eserlerini faşizme hizmet edecek şekilde “değiştirmesi” sonucunda kendi ajandasına hizmet edecek şekilde yorumladı. Ve hepimizin de bildiği gibi insanlık tarihinin yüz karası olan o korkunç tablo ortaya çıktı. Bu noktada akla şu soru geliyor:  Nietzsche gibi bir dâhinin ortaya koyduğu bireyi merkeze alan onun kendi varlığını yaratmasını salık veren bir düşünce sistemi bile bir diktatörün elinde bambaşka bir şeye dönüşebiliyorsa, Hakikat dediğimiz şey tek tek insanın elinde renk değiştirebilen bir mahiyetten nasıl beri tutulabilir? Bu mümkün müdür? İşte ben burada tıkanıyorum.

 

Öte yandan yukarıda ifade ettiğim (b) şıkkına atfen İslam dini özelinde irdelemeye çalışacağım esas konusu ise vahyin kendisine bağlı kalınarak öğrenilen “mutlak hakikat/ler” nasıl oluyor da bu kadar farklı algılanabiliyor ve her algı sahibi, kendisinin sahiplendiği algıyı “mutlak hakikat/ler” olarak telâkki edip, diğer yorumlara mesafeli hatta tekfir edici bir tutumla yaklaşabiliyor? Hem de her bir iddia sahibi aynı kaynaklardan besleniyor olduğunu iddia etmesine rağmen bu nasıl gerçekleşiyor?  Herkesin kendine göre bir ” gerçek İslam” tanımlamasına sahip olması “en gerçek İslam” hangisidir sorunsalına yol açmıyor mu?

 

Bu noktada öncelikle şunu belirtmeliyim: Ben formel bir ilahiyat eğitimi ya da dini eğitim almadım. Burada ifade etmeye çalıştığım her bir cümle,  benim tamamen kişisel sorgulamalarımın, gözlemlerimin ve okumalarımın sonucunda kurulmaktadır. Dolayısıyla herhangi bir iddiadan ya da kesinlikten uzaktır.  Ki zaten insan söz konusu olunca kesin ve genel ifadeler her zaman için problemlidir. Zira insan toplumsal bir varlık olduğu kadar, irade sahibi düşünsel ve duygusal bir varlıktır da. Ve dolayısıyla onu ilgilendiren her bir konu kendisine nokta konulabilecek bir mahiyetten uzaktır. Öyle olmalıdır. Aksi takdirde bu insanı kısır bir döngünün içine iter. Hatta belki de tüm bu yaşanan kısır döngülerin altında yatan da insanı bir kaba sığdırma ve tanımlama girişiminin bir sonucudur.

 

Dindar bilincin diğer bir ifadeyle dinin vaaz ettiği yaşam biçimini çeşitli ölçülerde yaşamına geçirmeye çalışan insanların, kendilerini bir “yoktan/hiçten” gerçekleştirmek/var etmek/anlamlandırmak zorunda kalan diğer insanlara nazaran hayatları çok daha kolaydır ve göreceli olarak da “sınırlıdır”. Zira yaşamlarının en ince ayrıntısına kadar din onlara yol gösterir. Sadece nasıl yaşaması gerektiğini değil aynı zamanda nasıl akletmesi/düşünmesi gerektiğinin çerçevesini de çizer.(İlgilenenler için; bunun hayata tam olarak nasıl yansıdığına şahit olmak üzere İbrâhimî din olan Yahudiliğin bir yorumunun konu edildiği   “Unorthodox” dizisi izlenebilir.)

 

“Mutlak Hakikat” diye tanımladığı ve inandığı vahye sırtını dayamış olan dindar bilinç, öte yandan dilinden düşürmediği bir Hakikat arayışı içindedir. Bu dışarıdan bakıldığında kendisiyle çelişen bir eylem gibi gözükmektedir. Ancak bunun nedeni ya da nedenleri dindar bilincin modern dünyada kendisini nasıl konumlandırdığı, hayatı ve dünyayı anlamlandırma çabasını hangi çerçeveye oturtmaya çalıştığı ile ilgili olabilir.  Akla takılan bir başka soru ise dindar bilinç -kendisine henüz itiraf edemese de- mutlak hakikat’in yaşadığı çağın sorunlarına cevap vermede “yetersiz”  olduğunu düşünüyor olabilir mi? Eğer bu soru çok iddialı ve “tehlikeli” geldiyse, soruyu şu şekilde de yumuşatabiliriz:  Dindar bilincin başka hakikat/ler peşinde olması onun bilinç seviyesini artırma girişiminin bir sonucu olarak yorumlanabilir mi?

 

Tüm bu soruların ve sorunların – eğer varsa-  cevaplarını bilmiyorum. Ancak şunu biliyorum ki, insanın – içine doğduğu coğrafya ya da kültürden bağımsız olarak- anlam arayışında yüzyıllar önce sormaya başladığı soruların baş döndürücü bir hızla gelişen bilim ve teknoloji ile birlikte daha da çetrefilli bir yapıya büründüğünü gözlemleyebiliyorum.

 

Şunlar da hoşunuza gidebilir

YAŞAR

KLASİK YONTMA

Tarifsiz Adımlar

HÜZÜN İSTASYONU

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.