Avuç Dolu His

Bir seher vakti, sessizliğin son demleri. Açılan camla beraber hafif bir esintinin yüze çarpmasıyla irkilmek gibi cemrelerin düşmesi.

Yaza az kalmış, ilkbaharın rahiyasının semada buram buram hissedildiği, köylünün ise kışın miskinliğini üzerinden atmaya çalıştığı zamanlar. Doğa yeniden can bulmuş edasında tüm güzelliğini sergiliyordu.

Etrafın yeşermeye başlamasıyla içeriye hapsolan koyun sürüleri de özgürlüklerinin tadına iştahla, geviş getirerek varıyordu. Sert geçen bir kışta tabiatlarına uzak kalmaları, kapalı ortamda dip dibe nefes almaları dayanılası bir şey değildi sonuçta.

Günler geçtikçe kâinatın renkleri ete kemiğe bürünüyor, yeşilin her tonunu gören koyunlar otlaklarda keyiflerine keyif katıyorlardı. Ne de olsa bir nevi hapis olan hayatlarına biraz ara vermişlerdi. Derken dünyaya yeni güzellikler katmak isteyen çilli tavuk sahneye girmişti. Yumurtlama zamanı gelmiş, yumurtalarından ev halkını tadı damaklarında kalacak şekilde nasiplendirir nasiplendirmez hemen kuluçkaya yatmıştı. Diğer tüm tavuk ve horozlardan uzak, tenha bir yer bulmuştu kendine. Ulaşılması zor olan bu yerin sessiz olacağı düşüncesine kapılmış olmalıydı. Ama yanında beş altı aylık olan bir koç vardı. Demir parmaklıklar ile bölünmüş iki ayrı yerdi burası. Koçun bulunduğu yere ev ahalisi dışında girip çıkan kimse yoktu. Aralarında engel olsa da ürkütmesine yetecek hareketlerde bulunuyordu koç. Kanı deli akıyordu. Erkekliğinin vermiş olduğu iç güdülerle bir sağa bir sola tos vuruyordu. Neyse ki aralarında mesafe vardı. Bir köşede uslu uslu duruyordu gurk tavuk.

Tam 21 koca gün… 21 gün boyunca gözü gibi 7 tane yumurtayı ısıtması, bakması, çevirmesi. Her sabah kalkıp yemini yiyip, suyunu içip tekrar yumurtalarının üzerine geliyordu. Kolay bir iş değildi bu. Sabır gerektiriyordu. Gurk tavuğun bu hali insana da çok şey anlatıyordu. Sıkılmadan, bıkmadan, sonunu bilmeden 21 gün boyunca aynı hareketler ile gününü geçirip, beklemek…

Peki ya bizler hayatta neye, ne kadar sabır gösteriyoruz diye düşünmeye başlamıştım? Aynı çatı altında birbirimize olan tahammül sınırlarımız ne kadar geniş, ne kadar anlayışlıyız ve neye, ne kadar sebat gösteriyoruz? İşimize geldiği gibi mi hareket ediyoruz, yoksa olması gereken gibi mi?

Gece geç saatte yattığı suratındaki ifadeden ve gözlerinin halinden anlaşılıyordu. Uykusunu tam alamamış, sinirli, bir o kadar da meraklı ve heyecanlı edasıyla gurk tavuğun yanına girmeye çalışmıştı Süreyya anne. Çünkü beklenen gün gelmişti. İçeride bulunan koçla biraz mücadele ettikten sonra ulaşabilmişti yanlarına. Tavuğu kaldırıp baktığında iki tane güzelliğin dünyaya gözlerini açmış olduğunu gördü. Tekrar tavuğu yerine bırakarak içeriden çıkmıştı. O günü iki civciv ile tamamlamışlardı. Ertesi gün öğle saatleri idi. Bu defa uykusunu almış, tüm civcivlerin çıkmış olduğunu düşünüyor olmalıydı ki yüzünde neşeli bir hâl vardı. Yanlarına gitmek bir şey değildi de içeriye girmek için koçla vereceği mücadele düşüncesi onu geriyordu. Ama başka yolu yoktu. Aynı mücadeleyi verip yanlarına ulaşan Süreyya anne bir civcivin daha çıktığını görmüş, diğer yumurtayı da halihazırda kontrol etmişti. Geri kalan dört yumurtanın cılk olduklarına kanaat getirerek civcivleri bir eline, gurk tavuğu da diğer eline alarak bulunduğu yerden çıkmayı denedi. Elinde bir şeylerin olduğunu fark eden koç gerilerek Süreyya annenin üzerine doğru gelmişti. Boynuzları uzaklaştırmaya çalışırken, koçun gurk tavuğa vurması ile tavuğun bağırmaya başlaması da bir olmuştu.

En sonunda kapıyı kapatabilmişti Süreyya anne. Elindekileri yan taraftaki bölmeye koymuştu. Doğayı ve doğanın içindeki tüm hareketliliği gözlemleyen, kendini bu dengenin içinde koştururken kayboluyormuş hisseden, canlıların en küçük fertlerine karşı ayrı şefkati olan kızı Ayla’nın bir iki gün öncesinden hazır ettiği bölme idi burası. Güneşi pek görmeyen ama hareket alanlarının geniş ve korunaklı olduğu, yan komşuları da tüm yolculukları boyunca onlara eşlik eden koçla aynı ortamı paylaşıyordu. Her şey yolunda gibiydi. Su kabına su koymuş biraz da hem gurk tavuk için hem de civcivler için ayrı ayrı yem vermişti. Öğleye doğru Ayla heyecanlı halde yanlarına inmişti. O minik yavrucakların tatlılığını görüp, onlarla tanışmak, konuşmak için can atıyordu. Ama umduğunu bulamamıştı. Gurk tavuk, bir köşeye çekilmiş minik civcivleri de eteğinin altına gizlemiş halde oturuyordu. Ayla ne kadar “kış, mış!” dese de yerinden kımıldatamamıştı. Yanına gitmeyi aklından geçirmişti ama cesaret edemedi. Gitseydi bir savaş meydanına dönebilirdi orası. Huzursuz etmek istemedi ve üzgün bir şekilde eve girdi. Akşamüstü yine bir umutla yanlarına gitmişti ama farklı bir şey olmamıştı. Ertesi gün oldu. Süreyya Anne ara ara su ve yemlerini kontrol ediyordu. Ona görünen civcivler bir türlü Ayla’ya kendilerini göstermiyordu. Süreyya anne o gün bir civcivin diğerlerinden daha fazla bağırdığını fark etmişti. Ama tam olarak ne olduğunu anlayamamıştı.

Üçüncü gün idi. Kötülükler ile dolu bu dünyaya o masum miniklerin gözlerini açmış olduğu bu üçüncü gün. Öğle saatlerinde Süreyya Anne kızına sitem ederek;

-Hiç civcivlerin yanına gidip bakıyor musun? Ölmüş bir tanesi!

Ayla bunu duyunca kötü olmuştu. Henüz tanışamamıştılar bile. Neden bu civcivler hayata tutunmaya çalışmaz ki? Geçen yıl da bir sürü civcivini kaybetmişti. Yine mi diye isyan ederek olduğu yerden kalkıp yanlarına gidecekken bir baktı ki annesinin elinde duruyor küçük civciv. Süreyya Anne;

-Öyle uzanmış, kıpırdamadan durduğunu görünce öldü sanmıştım ama elime alınca baktım ki ölmemiş. Bak avucumun içinde ısınınca tepki vermeye başladı.

Sevinmişti Ayla. Bir umut dedi belki iyileşir. Şimdiye kadar hasta olan civcivlerinin iyileştiğini görmemişti ama yine de umut etmek istedi. Eve girmişlerdi. Minik civciv de yanlarındaydı. Tanışmak o güne nasipmiş ama bu şekilde olmasaydı keşke diye söyleniyordu Ayla.

Süreyya anne minik yavruyu eline tekrar aldığında sesinin çıktığını fark etti. Sevinmişlerdi. Çünkü öldü zannettikleri yavrucak avuç içinin sıcaklığı ile kendine gelmeye başlamıştı. Acaba üşüdüğü için mi öyle idi yoksa başka bir şey mi vardı bilmiyorlardı. Bir süre sonra Ayla eline almış cama vuran güneşi görünce iyi gelebilir düşüncesi ile oraya koymuştu yavrucağı. Sonra güneş gitmeye başlamış tekrar içeriye almışlardı. Bu defa da yanan sobanın yakınında bir yere yerleştirdiler. Üşümesin, sıcak iyi gelir diye. Minik yavrucak bayağı kendine gelmiş olmalıydı ki gözlerini açmış, ayakları üzerinde durmaya çalışıyordu. Tabii bağırış sesleri de artmıştı. Ayla eline aldığında o kadar yumuşak ve sıcak olduğunu hissetmişti ki içine sokası geliyordu bu sarı tüy yumağını. Hele eline alıp yüzüne bakınca o zeytin gözleri sarı bedeninde öyle güzel görünüyordu ki… Kendini onu izlemekten alamıyordu.

Sürekli bir insanla muhatap oluyormuş gibi onunla konuşuyordu Ayla.” İyi olacaksın güzellik, pes etmek yok.” gibi bir sürü şey. O ara fark etmişlerdi ki sağ ayağında bir gelişim problemi vardı. Çünkü diğer ayağını kullandığı gibi onu kullanamıyordu. Yem de yemiyordu. Anca ağzını açıp zorla bir şeyler yedirirseler yiyordu. Ama yeterli değildi. Ayla arada ayaklarına egzersiz yaptırıyordu ama bu gelişimi kabuğundan çıkarken tamamlaması gerektiğini düşünerek ne kadar faydası olur diye iç geçiriyordu. Hâlâ bir umudu vardı. Neden iyi olmasın ki? “Ol!” denildikten sonra…

Annesinin yanında mı geçirse geceyi diye düşündüler. Ayla hayır dese de merhametini, şefkatini, hüznünü içinde yaşayan sevgisini ise tüm mimikleri, ses tonu ile ifade eden kardeşi Faruk, annesiyle olması daha iyi olur düşüncesinden alıp annesinin yanına götürmüştü civcivi. Ama annesi içeriye girilince deliye dönmüştü. Yavrularına bir şey yapacaklar korkusuyla saldırıyordu. Gözü ise bir şeyi görmüyordu ki o arada minik hasta yavrusunu ayaklarının altında ezdi, ezdi, ezdi. Hırpalanmıştı. Tekrar yanından alıp eve getirmişlerdi zavallıcığı. Ayla az evvel yaşanan manzarayı görünce gurk tavuğa;

-Sen nasıl bir annesin? İnsan yavrusuna nasıl öyle şeyler yapar, kabul etmez? Sen değil miydin kaç gün onları bekleyen, gözün gibi bakan. Diğerlerinden ne farkı vardı? Üzerine kokumuzun sinmesi miydi problem diye söyleniyordu.

O gece Ayla’nın odasında kalmıştı. Orası daha sıcaktı. Hayata acılı bir şekilde gözlerini açan minik yavru bir sille de annesinden yemişti. Bir süre bağırdıktan sonra susmuştu. Sabah yine zorla bir şeyler yedirip su içirmişlerdi. Düne göre daha iyiydi. Yürümeye çalışıyordu. Sesi daha gürdü. Ayla ise çok mutlu, minik yavrucağa;

-Sen güçlü bir çocuksun bunu unutma tamam mı? İyi olacaksın. Yürüyeceksin. Gezeceksin. Kardeşlerinle oynayacaksın. O annen de görecek bunları. Tamam mı pamukcuğum diye konuşuyordu.

Akşam olmuştu. Minik yavru sürekli ağlar halde idi. Keşke diyordu Ayla, keşke ne dediğini anlayabilsem.

Avucunun içine almıştı pamuk çocuğu. Öyle güzel bakıyordu ki, avucunun sıcaklığını hissedince susmuş, gözlerini de kapatmıştı. O ara Ayla kulaklıkları kulağında, radyo dinliyordu. Selda Bağcan’dan bir eser çalıyordu.

“Öyle bir yerdeyim ki,

Bir yanım mavi yosun dalgalanır sularda.”

Ayla kendini tutamamış, çaresizce avucunun içindeki bu minik yavruya bakarak ağlamaya başlamıştı. Ayağının onu taşımaması ayrı, bir şeyler yiyememesi ayrı ama anne sıcaklığı ve kokusunu hissedemeyişi ise apayrı bir şeydi. Tam o sıra kulağında ki ses;

“Dostum dostum güzel dostum

Bu ne beter çizgidir bu

Bu ne çıldırtan denge

Yaprak döker bir yanımız

Bir yanımız bahar bahçe” diyordu.

Kahrolmuştu Ayla. Allah’ım diyordu ne olur bir umut, sen bu yavrucağa şifa ver, sağlığına kavuşsun. Onun minicik kalbine güç ver, anne yokluğunu hissettirme. İyileştir ki bizlerin de tutunacak bir dalı olsun.

Yaklaşık yarım saat avucunun içinde o minik nefes alışları ve sıcaklığını hissederek dua etti, ağladı Ayla. Elinden yere koyunca tekrar ağlamaya başlamıştı. Ama yapacak bir şey yoktu. Hep o şekilde duramazlardı.

Sabah olmuştu. Süreyya anne pamuk çocuğun keyifsiz olduğunu söyledi. Ayla’nın içine yine bir şey çöreklenmişti. Aldı eline. Sen güçlü bir çocuksun, bunu neden unutuyorsun? Güzel günlerimiz olacak Pamukcuğum diyordu. Biraz yem ve su verip avucunun içine aldı. Sıcaklığı ve enerjisi belki iyi gelir diye düşünmüştü. Bir süre sonra annesinin “hayvanı elinde tutarak örseleyip durma” söylemleri ile bıraktı yerine. Sesi çıkmaya başlamıştı. Sanki keyfi yerine geliyor gibiydi. Hatta yürümeye çalışıyordu. Ayla sevinmişti. İyi olacak, iyi olacak diye tekrarlıyordu. Koyduğu yerden uzaklaşan minik yavrucuğu tekrar eline alıp sobanın yakınında bir yere bıraktı. Bir süre bağırdıktan sonra yorulmuş olmalıydı ki daha önce yatmış olduğu şekilde uzanmıştı. Bugün nefes alış hızı farklıydı. O ara Ayla dışarıya çıkmıştı. Aradan çok zaman geçmeden içeriye girdiğinde yanına gitmiş, tam konuşacaktı ki bir tuhaflık olduğunu anladı. Hayır ya hayır! Ölmüş olamazsın Pamuk çocuk!

Süreyya Anne yerinden fırlayıp yanlarına gelmişti. Eline almış, canlı olup olmadığını anlamaya çalışıyordu. Ama artık her şey için çok geçti. Ayla dayanamayıp dışarıya çıkmıştı. Kendini tutamadı. Bu acı gerçeği kabul etmesi o kadar da kolay olmayacaktı. Ağladı, ağladı… Gözleri gözlerinin önünden gitmiyordu. Hiçbir şey yapamamıştı. Bu nasıl bir çaresizlik idi. Gidemedi yanına. Annesi, ölmüş cansız bedenini alması için sesleniyordu Ayla’ya. Ama gücü yoktu. Ben yapamam diyordu. Koymuşlardı bir kenara. O kadar alışmışlardı ki, yokluğu o denli belli oluyordu ki… Tam onunla alakalı bir şey söyleyecekken annesinin sıcaklığını, yokluğunu aramasın diye manen ve madden uğraşmış olan kardeşi Faruk;

-Tamam sus, sus! İçim gidiyor. Her gece avucuma alıp dua okuyordum ona. Sıcaklığı, kıpırtısı, susması hâlâ avucumun içerisinde sanki. O kadar güzeldi ki…

O gece onsuz geçen ilk gece idi. Sanki hâlâ sesini duyar gibi oluyorlardı. Ama yoktu. Sabah Ayla kalkmış bir eline çapa diğer eline Pamuk çocuğun cansız bedeni evlerinin yanındaki bahçeye gitmişti. Bahçenin köşesinde bir yer kazıp pamuk çocuğun sarı, pamuk gibi tüylerini ve güzel bakan gözlerini soğuk toprağın koynuna bırakmıştı. Toprağı üzerine atarken tüylerinin güzelliği hâlâ gözlerini alıyordu. Ama veda vaktiydi.

Özür dilerim Pamukcuğum. Senin için hiçbir şey yapamadım.

Ayla, her şeyde vardır bir hayır. Can bulmasının da canını vermiş olmasının da bir sebebi vardır elbet diyordu. Kendini başka türlü teskin edemiyordu.

Oradan ayrılıp annesiyle kardeşlerinin yanına gitti. Onlara kırgındı. Kabul etseydiler belki diyordu, belki…

Ve bir süre izledikten sonra seslendi;

-Kardeşiniz öldü, sizler iyi olup büyüyün olur mu?

Şunlar da hoşunuza gidebilir

YAŞAR

KLASİK YONTMA

Tarifsiz Adımlar

HÜZÜN İSTASYONU

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.