Altın Kızlar

Yine bir bayram günüydü galiba, altın kızlarla oturuyoruz. Ama hani üçüncü dördüncü günü falan, telaş bitmiş keyif faslına geçilmiş, öyle bir gün. Altın kızlar anca bayramda seyranda bir araya geldiklerinden laf lafı açıyor tabii. En çok da eski defterlere geliyor konu. Yıllarca içlerinde kalan ne varsa gözden başlar, dile iner, dinleyenlere ulaşır. Altın kızlar mı kim? Şey, onlar anneannemin teyzeleri. Bir tane de dayısı var. Anneannemin annesigil altı kardeşmiş tabii şimdi üç kişi kaldılar. O gün de teyzelerden birinin Almanya’daki kızı gelmiş. Baya uzaktakilerin geldiği bir bayramdı o zaman. Şimdi pandemi yüzünden uzakken, o bayramlar akla daha çok geliyorlar tabii. Neyse işte ne anlatacaktım ben… Heh hatırladım, Mayıs’ta anneler günü var ya hani o yüzden bizim altın kızlardan bahsedecektim biraz, çilekeş Anadolu annelerinin bazılarından…

İşte eski defterler açıldı ve kendi gençliklerini anlatmaya başladılar. İlk anneannemin annesinden konu açıldı. Çünkü onun da yanlış hatırlamıyorsam dokuz çocuğu varmış, şimdi yedi kişiler. Bizim teyzeler daha çok olunca ilk onların annelerinden konu açıldı haliyle. En büyük kızı evlenip üç kız çocuğunu biraz büyüttükten sonra vefat etmiş. Bir de yatalak teyzemiz vardı 2014’te annesinden bir yıl sonra melek oldu o da. Altın kızlar diyoruz ya hepsi ayrı birer hazinemiz bizim. İşte büyük anneanneden konu açıldı böyle. On beş yaşındaymış evlendiğinde. Daha hiçbir şey bilmiyormuş ama gelin gittiği evdekiler onun mutfak işlerini bilmediğini görürlerse annesine öğretememiş demesinler diye çok uğraşırmış. Yalnız başına mutfakta olmak diye bir şey yokmuş o zamanlar; sarması, mantısı, kızartması hep topluca avluda yapılırmış. Saçını düzeltme bahanesiyle tülbendini önüne indirir etrafındakileri hızlıca izler gördüklerini tekrar ede ede işleri halledermiş. Annesine beceriksiz denmesin diye kendi kendini büyütmek zorunda kalan on beş yaşında bir anne… “Göze kulak istemez” der kimse iş söylemeden kendilerine iş bulup yaparlarmış ne yapılacaksa. Kaynana korkusu da fazlaymış o zamanlar. Manilerine de çok konu olmuş. Hatta bir tanesi;

“Kayınnanın elinde yılan

Her dediği yalan

Gelinin elinde mor çiçek

Her dediği gerçek”

Evet, kaynanaya “kayınnam” derler. Büyük anneanneden sonra sırayla herkes kendinden bir şeyler anlatmaya başladı. Bu arada anneannemin kaynanası da kan bağı olmasa da bizim altın kızlar gibidir, arada o da gelir. Asıl manici başı odur. Evlenirken bizim yaylanın meşhur dedesi ile yaptığı maniler en çok söyledikleridir. O dedemiz de meşhurdur “Hey gidinin efesi”ni anlatırken bahsetmiştim kendisinden. Köyün, yaylanın yollarını zamanında hep o yaptırmış. Neyse işte bunlar atışma yapmışlar evlenmeye karar verdikleri zamanlarda;

“D:Harda duvar izi var

Yârimin bende gözü var

Hiç merak etme yârim

Bozukta(Ekim’de) düğünümüz var.

N:Sacımız eskidi atalım

Kapımıza kurbanlık koyun takalım

Sen düğün etcem diyon helemme

Hazır paran vaa mı bakalım?”

Dedem tabi “vaaaaa vaaa” diye bağırmış uzaklardan. Atışa atışa anlaşırlarmış o zamanlar. Bizim efe dedemiz de maniciymiş. Tabi ben ondan mani toplamaya yetişemedim, sevmeye kadar yetişebildim. Ama bizim kocamanların aklında kalanlar var tabii ki;

“Ha dilden geldi ağrıdı dizim

Dedim ki yüzbaşıya

Bene yok mu izin

Aydınlıysen vaa izin

Sökeliysen goğuşta gezin”

Askerlik anıları işte manilere bile konu olmuş. Ama tabi her koca da aynı olmuyor. Efelik hepsinde aynı sirayet etmiyor maalesef. Teyzelerden vefat edeninden konu açıldı. “Ah guzum çok çekti o daaa” diye önce bir fasıl ağlandı. Muhabbetlerimiz de oyun havaları gibi bir oynak bir üzgün… Demirciymiş o teyzenin kocası da ama çok sinirliymiş. Öfke kontrolü hiç yokmuş çok dövermiş bizim minnoş teyzemizi. Öyle minnoşlar ki bir görseniz en uzunu 1,60 falandır küçücükler bir de, sevmeye doyamazsınız. Gün gelmiş, eniştenin vakti bitmiş, bir gün uykusunda gidivermiş, Allah rahmet eylesin. Ama teyzem o an ki refleksle o kadar sevinmiş ki. Belli bir süre mutluluktan kimseyi arayamamış. Artık onu kimsenin dövmeyeceği düşüncesi yüzünden… Bir iki saat sonra çocuklarını aramış babanız vefat etti diye sonra eş dost akraba yavaş yavaş eve dolmaya başlamışlar. O kadar ağlayası yokmuş ki tülbendini önüne çekip çekip eliyle gözlerini ıslatırmış gizlice, kocasına ağlamıyor diye laf çıkmasın diye. Hâlbuki cümle âlem de bilirmiş adamın ettiklerini… Çilekeş Anadolu kadınları dediklerimiz işte…

İlk televizyonun gelişi, ilk telefonun çıkacağı zamanlar onlar için çok heyecanlı zamanlarmış.

“Gün gelcek Ankara’dan konuşcaklar biz burdan duycaz” der inanamazlarmış. “Hongraf çıkçak” diye duyuru yapmışlar o zamanlar. Konu bu icatlara geliyor çünkü mesafeleri yok etsin diye düşünülen bu icatlar aslında araya daha çok mesafe koymuş. “Şirketlere başkan olurlar da ana telefonu açarlar mı hiç?” diye yakınılan evlatlar oluşmuş zaman içinde. Özleyince ararız diye gitmeleri azaltanlar… N’apsın işte Anadolu anneleri… Babası ayrı, kocası ayrı, evladı ayrı dert olmuş. Kız erkek fark etmez evlat vermek en büyük hüzünleri olmuş. Manilere bu da konu olmuş tabii. Eloğlu deyimi de oradan gelirmiş. Evladı anasından uzaklaştıran herkes eloğludur, sevmezler.

“Karanfilin morunu

Gözlüyorum yolunu

Bu kadar mı sevilir

Elin asker oğulu”

Teyzelere, nenelere de kocamanlar deriz ama altın kızlar demeyi daha çok severiz. Dedim ya minicikler onlar, görseniz çok seversiniz. Genelde beyaz yemeni örterler özellikle özel günlerde. Azıcık kalan pamuk gibi saçları örülü olur altlarından. Kimisinin salçalı ekmeği meşhur, kimisinin ayranlı denilen böreği; kiminin kabaklı mücveri, kiminin manileri… Bu arada “ayranlı” çok efsane bir börektir ayranla içildiğinden ismi öyle, çok lezzetli yolunuz düşerse yemelisiniz. Çok güzel duaları da vardır. Altın kızlar başta olmak üzere tüm çilekeş Anadolu annelerimizin günü kutlu olsun. Onların dualarıyla bitireyim istiyorum;

“Allah dünyada mekânsız, ahrette imansız, pazarda parasız komasın.”

 

 

 

 

 

 

 

 

Şunlar da hoşunuza gidebilir

YAŞAR

KLASİK YONTMA

Tarifsiz Adımlar

HÜZÜN İSTASYONU

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.