Fasulye Ayıklama Sanatı Üzerine Bir Tez

Çağdaş Leh edebiyatının dikkat çeken yazarlarından Wiesław Myśliwski, yazdığı iki kitabıyla da Polonya’nın en önemli Edebiyat ödülü “Nagroda Literacka, Nike” ödülüne layık görüldü. Bilhassa II. Dünya Savaşı sonrası Polonya’sının travmatik insan manzaralarını trajikomik bir üslupla ele alması yazdıklarını dikkat çekici kılmakta. Gerek işlediği varoluşsal temalar, gerekse insan yazgısına dair söyledikleriyle edebiyat çevrelerinde evrensel bir üne de sahiptir. İkinci kitabı “Fasulye Ayıklama Sanatı Üzerine Bir Tez” isimli romanı Neşe Taluy Yüce çevirisiyle Türk okuyucusuyla buluştu. Çevirmenin Lehçeden yaptığı çeviriler Polonya tarafından ödüle layık görüldü. Kitabın hem yazarı hem de çevirmeni ödüllü anlayacağınız.

“Diyebilirim ki fasulyelerin ayıklanması 30 yıldır başıma dert olmuştur. Bildiğiniz gibi, insanların güneşin altında bir yandan fasulye ayıklayıp, bir yandan farklı konularda sohbet etmeleri bir komşuluk ilişkisi biçimiydi. Günlük olaylar, eski zamanlar, hayaller, hayaletler, şimdiki ve sonraki dünya, Tanrı, bireysel ve ortak deneyimler hakkındaydı bu sohbetler. İnsanlar bilgeymiş gibi davranırlar, felsefe yaparlardı, kısacası sınır yoktu, sözcükler insanları her yöne götürürdü. Herkes katılırdı bu eyleme, kadınlar, erkekler, yaşlı ve genç insanlar hatta çocuklar bile. Bazen düşünürüm de belki de fasulyeler sadece bu amaçla büyük miktarlarda ekilir. Zira bu kadar çok fasulye yediğimi anımsayamıyorum. Ve çocukluğumdaki bu geleneği anımsayarak, onun sözel yapısını, bir kitap yazmanın yapısına nasıl dönüştüreceğimi düşünmeye başlamıştım.”

Bir röportajında böyle anlatıyor “Fasulye Ayıklama Sanatı Üzerine Bir Tez”in doğuşunu Myśliwski.

İNSAN KENDİNİN TANIĞIYDI

“…Eh, işte her şey oldu, geçti. Ne dedem var ne ninem ne de Jan Amca. Hatta bazen sanki kimse hiç olmamış gibi geliyor bana. Yoksa ben de mi? Bazen var mıyım, yok muyum diye kendimi araştırmaya çalışırım. Ama insan kendi kendine tanıklık ediyor. Mutlaka bir başka tanık lazım…”

Yazları şenlenen köyün bekçiliğini yapan, aynı zamanda bir müzisyen olan adsız anlatıcının dilinden, sanki gizemli bir ziyaretçiyle sohbet havasında ilerleyen diyalog, akışın içinde hissediyoruz ki; diyalogdan ziyade bir monolog. Çocukluğunda tüm aile bireylerinin bir araya toplanarak gerçekleştirdiği-fasulye ayıklama- etkinliğin/imecenin üzerinden yıllar geçmiştir ve onlar artık hayatta değildir. Geride sadece yaşanmış bir serüven, eprimiş bir yaşam, kırık dökük anılar kalmıştır. Bir tanığa ihtiyaç vardır; halden anlayacak, hem tanıklık edecek hem de ağırlayacak ve ağırlanacak. Bildik zamanlara geri dönülecek, belleğe de anılara da ayaz vurmamış zamanlara gidilecek. Fasulye ayıklanırken nerede kalınmışsa tam oradan başlanacak anlatmaya…

Yılın belli günleri dışında kimsenin uğramadığı ıssız köyünden başlar anlatmaya. O sorumludur yazlıkçıların geride bıraktıklarından. Takıntılı düzen tutkusu, yalnızlığını unutmak için yarattığı meşgalelerin ürünüdür. İki köpeği ve mezardaki ölüler dışında yoldaşı yoktur. Rutin olarak mezar taşlarının bakımını yapar; temizler, boyar. Göçüp gidenlerin unutulmasına müsaade etmez. Giderken geride bıraktıkları son somut varlığa hürmeti borç bilir. Memur eder kendini bu mıntıkanın tertibine…

NE KALIR GERİYE BİTEN SAVAŞLARDAN?
Gençlerin her zaman daha yeni ve iyi bir dünya kuracaklarını düşünüyorlardı. Hepsinin… Yeni gençlerin, eski gençlerin. Ve sonunda arkalarında kimsenin yaşamak istemeyeceği bir dünya bırakıyorlardı. Bana sorarsanız, gençliğinizi ne kadar çabuk geçerseniz, dünya için o kadar iyi, söyleyeyim size. Bir zamanlar ben de gençtim ve biliyorum. Yeni ve daha iyi bir dünyaya inanmıştım. Özellikle böyle bir savaştan sonra inanmak zor değildi, çünkü inanacak başka bir şey yoktu. Yeni ve daha iyi bir dünyadan başka inanacak pek bir şey yoktu.”

Roman, savaşın öncesi ve sonrası ekseninde kurulu; bir “hatırlama ve unutma” çatışması. Savaş bellekte bir kırılma noktası ve bu kırılmanın fasulyelerle de ilgisi var. Çünkü savaş aynı zamanda kıtlık demek, yoksulluk ve yoksunluk demek. Bekçi/müzisyen anlatımıyla fasulye ayıklama etkinliğinin de hafızayla bir ilişkisi olduğuna inandırıyor bizi. Gizemli ziyaretçinin nezdinde anıların tozunu alıyor. Bir müddet sonra o gizemli ziyaretçinin yerinde okuyucu olarak kendimizi görüyoruz. Kaygılardan azade, samimi bir sohbetin içinde buluyoruz. O usanmadan anlatıyor, bizleri de şahit tutuyor yaşanmışlıklara. Kazançlara, kayıplara, heveslere, kaygılara, umutlara…

“Uzun süre fasulye ayıklamazsa unutur insan. Her şey unutulur. Ama yeniden hatırlamak zor olmaz. Ben de unutmuştum. Hatırlamak için fasulye ektim.”

Bir olay örüntüsü olmamasına, rastgele anlatımına hatta yazarın zaman zaman daldan dala konmasına rağmen, dikkatimizi diri tutmak mahiyetinde oldukça başarılı bir üslubu var. Durağanlıktan uzak, sıkmayan/yormayan sohbeti ile okuyucunun uzaklaşmasına müsaade etmiyor. Aynı zamanda mizah yollu bir felsefe deneyimini de yaşatıyor. Sorular sorup cevapları sıralıyor. Maharetini sonuna kadar sergiliyor.

“Filozof ne demiş, bir cümle dünyanın ölçeğidir… Bazen kendi kendime düşünürüm, acaba yaşam boyu bunca laf etmemizin nedeni, o cümlenin ötekiler arasından çıkması için midir diye. Hangi cümle mi? Herkesin kendine göre bir cümlesi vardır. Hani çaresizliğin etkisiyle söylediği, yalansız olan… En azından kendine karşı…”

Ah!.. Kendimize söyleyecek ne çok şey biriktiriyoruz. Herkesi dinliyoruz da bir kendimize dikkat kesilmiyoruz. İhmal ediyoruz, esirgiyoruz…
Üzerine birkaç kelam edeyim ki, hem “Ne okusam?” sorusuna cevap arayanlara bir tavsiye olsun hem de belleğimde yer eden bu tatlı esintinin küçücük dünyamızda bir izi kalsın. Bakın ne diyor Myśliwski:

“…Bana kitapların, insana insan olduğunu unutturmamanın tek yol olduğunu söylemişti. Kitaplar, insanın içerisine doğduğu değil, kendi seçimi olan bir başka dünyaydı.”

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.