HELVA KOKUSU

Beyaz badanalı, yamalı, kırmızı çatılı, avuç içi kadar, bahçeli bir evdi onunkisi… Plastik yoğurt kaplarına ekilmiş onlarca çiçeği, küçük pencerenin ön kısmına tespih taneleri gibi dizmişti. Yol ile bahçeyi ayıran tahta kapı derme çatma şekliyle, gelenlerin kimliğini hemen ele verir, yorgun tahtaların çıkardığı ses, bir nevi zil işlevi görürdü. Üç yaşlı ve yorgun çam ağacı, sükûneti çağrıştıran bu evin sadık bekleyenlerindendi. İkinci çam ağacının orta kısmına monte edilmiş minik kuş yuvası hiç boş kalmazdı. Kendileri için bırakılan minik atıştırmalıklara aşina olduklarından teşekkür olarak şiirsel seslerini esirgemezlerdi. Anneannemin dediği gibi, “Bir evde çiçekler ve kuşlar varsa orada yaşayanlar güzel insanlardır.” Daracık çıkmaz sokaktaki bu eski mahallenin bitiminde devasa büyüklükte, birbirinin aynısı sitelerin olduğu konutlar vardı. Gece olduğunda masallardaki korkutucu devleri anımsatan soğuk silüeti bu küçük mahalleyi her an yutacakmış gibi görünürdü. Sitelerin ışıkları tamamen kapanıp blokların önlerindeki aydınlatmalar yalnız başlarına kaldıklarında insanın içini soğuk bir ürperti kaplardı.

Mavi Ortanca Mahallesi, adına münhasır, dünle bugünün arasına sıkışmış, direnmeye çalışan şirin bir düş alanı gibiydi. Lale Sokak ya da Gül Sokak değil, ortanca sokak olması belki de ismi verenlerin aklına dahi gelmeyen bir ezilmeyi de anlatıyordu. Galaksi sitelerinin çatık kaşlı çehresinde, gösterişin kabalığa; ihtişamın kibre dönüşen tezahürü gizliydi. Mavi ortanca sokaktaki sadeliğin naifliğe, ucu ucuna yaşamanın alçak gönüllülüğe evrilen fotoğrafı, iki tezat yaşam alanından nefesler bırakıyordu şehrin üzerine. Beyaz badanalı, yamalı, kırmızı kiremitli ev, sabah ezanıyla birlikte oldukça eskimiş bir çift terliği zorlukla sürüyen ayaklarla hareketlenirdi. Küçük banyo kapısına kadar tıslayarak yürüyen yaşlı kadın, abdest alıp namaz için hazırlanırdı, duasını ettikten sonra mutfağa gider, mavi metal çaydanlığına su koyardı. Tabanı kireçlenmiş emektar çaycısı fokurdamaya yakın garipleşirdi. Eski kara trenlerin çıkardığı sesi taklit ederek Şükran Teyze’yi arada bir korkutmayı da ihmal etmezdi. Oturma odası, yatak odası, mutfak ve banyodan oluşan bu küçük evde, eşyadan çok fotoğraflar vardı. Duvarlara asılan anılar mı hayatlar mı dedirten cinsten… Hikâyeleri olan çoğu siyah beyaz onlarca fotoğraf… Mütemadiyen her birinin tozları alınır ve onlarla sohbet edilirdi. Mümtaz Amca’nın gittiği günden beri kuşlara verdiği ekmek kırıntılarından, çiçeklere döktüğü suya kadar anlatırdı onlara Şükran Teyze. Bugün, diğer günlerden farklı bir hüznü, biraz da telaşı vardı. Eşinin ölüm yıldönümü için irmik helvası yapıp komşularına dağıtacaktı. Helvaya alamadığı fıstık için bile dakikalarca dert yanmıştı Mümtaz Bey’e:

“Tereyağ da bulamadım ama olsun margarinle de yaparım. Hem sen hep ne derdin bana? Suyu kaynatsan aş olur, kuru dala su versen çiçek. Ben onu güzelce kavururum, mesele kıvamı tutturmakta. Sen hiç merak etme güzel olacak Mümtaz Bey. Hem Yasin-i Şerif de okuyacağım sana.”

Bir yandan konuşurken diğer yandan beyaz namaz örtüsüyle gözlerini siliyordu. On yıl geçmişti yol arkadaşının göçmesinin üzerinden… Zamanla unutulur diyenlerin tezini çürüten bir boşlukta, yokluğu kapanmayan bir yara gibi usul usul kanatmıştı içini. Şükran Teyze için yeni nesil hafızaların algılayamayacağı derinlikte, yokken dahi o kadar vardı ki… İnsanın belleğine verdiği komutlar ölen birini yaşatabiliyorken, yaşayan birini de öldürmüyor muydu sanki?

Solmuş lacivert kadife üçlü koltuk ile tekli koltuğun arasında duran ince uzun ayaklı eski komidinin üzerindeki gramofona baktı. Boyaları yer yer patlamış açık mavi duvara yaslanmış eski kitaplıktaki kitaplara dokundu. Kitapların bazılarını açıp karıştırdı, yorgun hisseti sonra. Tekli koltuğa bıraktı kendini. Elinde sıkıca tuttuğu kitabı kokladı önce, sonra Mümtaz Bey’in okurken altını çizdiği yerlerde gezdirdi parmaklarını, yeni doğan bir bebeğin saçlarına dokunur gibi ürkek ve içi titreyerek… Göz kapakları ağır ağır kapandı. Yüzündeki kekremsi ifade ile bir süre kalakaldı. Belli ki yine anılarının birinde asılı kalmıştı zihni.

 

Sabah sekiz sularında Galaksi Sitesi’ne gelen çöp araçları haraketliliğin iyiden iyiye kendini belli ettiği saatlerin başlangıcıydı. Son blokta oturan 25-30 yaşlarındaki genç kadın elindeki büyükçe bavulu asansörden zorlukla çekerek çıkarmaya çalışıyordu. Site görevlisi koşarak, “Eylül Hanım, siz bırakın lütfen, ben taşırım!” dedi.

Dip boyaları gelmiş, platin renkli saçlarını tepeden dağınık toplamış, taytının üzerine giydiği kapüşonlu gri sweatiyle, spor ayakkabısının iki yandan yere uzanan bağcıklarını telaşından bağlayamamıştı genç kadın. İncecik bir dalı andırırken oldukça da sinirli görünüyordu. “Ben hallederim!” diyerek terslemişti adamı, çöp aracını kaçırmak istemiyordu belli ki.

Eylül tanınmış bir yoga merkezinde eğitmendi. Eşi Rüzgâr tam bir hız ve motosiklet düşkünüydü. Üç ay önce hiç beklenmedik şekilde trafik kazasında kaybetmişti onu. Rüzgârın ölümünden sonra psikolojik destek almış, günlerce kendine gelememişti. Hayata yeniden adapte olabilmek için yaklaşık bir ay sonra çalışmaya başlamıştı. Sosyal hayata karışmasıyla yaralarını onarmayı öğrenmişti. Yakın arkadaşları da sürekli destek oluyorlar, onu hiç yalnız bırakmıyorlardı. Gardırobunu yenilemesinin, evin dekorasyonuyla ilgilenmesinin ya da köpek evlat edinmesinin ona iyi gelebileceğini söyleyip hayatın devam ettiğini sık sık hatırlatıyorlardı. Eylül dün gece uzun uzun düşünmüş, yapacaklarını not etmişti.

4+1, çift banyolu, eskitme ahşap parkeli, oldukça şık bu ev üzerine geliyordu artık. Dairenin ön cephesinin büyük kısmı camdı, gökyüzünün tüm hareketlerini L şeklindeki deri koltuk takımından izleyebiliyordu. Şimdi evinin duvarlarında Rüzgâr’ın bağıra bağıra söylediği rap şarkılar, İngilizce isyankâr notalar çınlamıyordu. Çoğunlukla akşam yemeklerinde içtikleri beyaz şarabı o tadardı. İlk yudumunu ağzında gezdirirken dudaklarını hafifçe kıvırır, yuttuktan sonra “Senin kadar harika!” derdi. Artık o şirin komplimancısı yoktu. Üniversite yıllarındaki dostluklarının aşka dönüşmesi daha dün gibiydi. Rüzgâr, oldu olası özgür bir ruha sahipti. Siyaset, felsefik kitaplar, gelecek telaşı, toplumsal eşitsizlik, varoluş sancıları ruhundan çok uzaktı. Hayatın yaşadığı andan ibaret olduğunu savunur, herhangi bir inanca mensup olmayı da reddederdi. Bir yerlerde kök salması düşüncesi özgür ruhuna ters düştüğünden hayalini kurduğu yelkenlisi ile dünyayı gezmeyi düşlerdi. Bazen günlerce ortadan kaybolur, döndüğünde de kimselere izahat vermek istemezdi. Omuzlarına değen dalgalı saçlarını sadece motoruna binerken bağlar, çoğunlukla açık bırakırdı.

Kumral saçlarından bir iki ton açık renkte olan kirli sakalları, kavisli düzgün kaşlarına eşlik eden gri mavi gözleri vardı. Ne oldukça uzun olan boyu, ne de mankenleri aratmayan fiziği her an yüzünde var olan gülüşü kadar çekici değildi. Eylül ona aşık olduğunu yakın arkadaşlarına söylediğinde en çok, o kocaman gülüşünü anlatmıştı.

“Bu kadar somurtkan, arabesk ruhlu hödük içinde, o gülüşü yok mu, BA-YI-LI-YO-RUM!” diyerek heyecanla coşkusunu muhabbetin orta yerine flaş bir gelişme olarak bırakmıştı. Son bloğa yaklaşmakta olan çöp aracının sesi ile titreyerek tuttuğu bavulun üzerinden çekti ellerini. Sonra tekrar dokundu, “Bunu yapmak zorundasın Eylül.” diye mırıldandı kendi kendine.

Orta boylu tıknaz oldukça esmer belediye işçisi eline geçirdiği turuncu eldivenlerini düzeltiyordu, aracın yan tarafındaki tutunduğu yerden indi.

-Çöp mü hanımefendi?

-Çöp değil!

-Nasıl yani!

-Çöp değil ama atılacak bunlar!

Turuncu kasketini sağa sola çevirerek oynatan adam tuhaf tuhaf baktı kadına, sonra bavulu alıp çöplerin içine doğru fırlattı. Yavaş yavaş uzaklaşan aracın arkasından öylece bakıyordu Eylül. Kaskatı olmuş gibiydi. Bir an çalan telefonun sesi ile kendine geldi, gri sweatinin cebine attı elini parmakları hala titriyordu. Kimin aradığına bakmadan ekranı kaydırdı, arayan arkadaşıydı.

-Merhaba Eylül.

-Merhaba.

-Ne yaptın, kurtuldun mu Rüzgâr’ın eşyalarından?

Kısa bir sessizlik oldu. “Evet!” deyip kapattı telefonunu. İçinde tuhaf bir suçluluk duygusu vardı. Sitenin mermer merdivenlerine yönelirken düşündü.

“Rüzgâr da böyle isterdi.” Deri ceketi, kaskı, diş fırçası, kahvesini içtiği kupası, kokusunun sindiği kazağı evin her yanındayken yeniden başlayamam. “Rüzgâr da böyle isterdi.” Dairesine çıkana kadar son cümleyi birçok kez tekrar etti. O gün giden çöp aracı bir insandan kalan yaşanmışlıkları, anıları, hayalleri presslediğini bilmeden gözden kayboluyordu. Kentin üstünde kanat çırpan bir kuş, izliyordu tüm olup biteni.

Şükran Teyze’nin yıldönümü helvasının hüzün kokusunu, hayata tutunmanın anılardan kurtulmak olduğunu içselleştirmiş genç bir kadının med-cezirlerindeki kalp atışlarının sesini, bir kuş duyuyordu. Bir kuş kanat çırpıyordu kentin üstünde.

Hayır, hayır! Belki de bir kuş yeni nesil akıllı binaların çoktandır varlığını unuttuğu Mavi Ortanca Sokaktaki helva kokusuna kanat çırpıyordu. Zamanın hızlı döngüsünde, örselenmiş, kaybolmuş, ezilmiş o sokak bugün irmik helvası kokuyordu.

Ve o kuş ağlıyordu…

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

6 thoughts on “HELVA KOKUSU”

  1. Hani Orhan Veli diyor ya ‘Anlatamıyorum’ şiirinde;
    “Ağlasam sesimi duyar mısınız,
    Mısralarımda;
    Dokunabilir misiniz,
    Gözyaşlarıma, ellerinizle? “ diye, evet biz şairlerin, yazarların kalplerine dokunamıyoruz ama siz öyle güzel tutup sarıyorsunuz ki yaralı sînelerimizi.. bu öyküyü okuduğumda hissettim. benim var Orhan abi demek istedim.. kalemiyle yüreğime dokunan bir öykü, bir yazar var buldum Orhan abi demek istedim.
    Çok güzel olmuş kaleminize sağlık🙏🏻🌸

  2. Hikaye çok güzel şükran teyzenin sevdiğini unutmayıp 10 yil acisiyla yaşaması, Eylül’ün unutma çabası gerçekten zaman içinde aşkla ilgili olan bakış açısının nasıl değiştiğini gosteriyor. Evet Eylül’ün hayatına devam etmesi gerek ama eşyaları atsada hep sevdiği aklında olucak. Ben hikayeyi çok beğendim emeğinize sağlık

  3. O helva kokusunun, bizim evin her yerini sardığını söyleyebilirim lâkin ispatlayamam… Çünkü bazan söyleyecek cümle değil, kelime bile bulamazsınız.. Hani boğazınıza bir hıçkırık gelir, ne bırakabilirsiniz nede yutkunabilirsiniz ya, tamda öyleyim şu an…Okurken, Râhmetli Anneannemle- Dedem geldi aklıma.Ne kadar severlerdi birbirlerini ve Dedem bu dünyadan göçüp gittiğinde, Anneannem özlemiyle bir kenara çekilip ağlamaktan gözlerini kaybetmişti. Şükran teyzeyle beraber, Mavi ortanca sokakta oturduğumu düşünüyorum. Hemen ortasında, çocukluğumu yaşıyorum…
    Kalemin daim olsun İNŞAALLAH 🌼Yüreğinden öperim Dostum💜

  4. Çok beğendim yüreğine sağlık güzel yürekli kadın. Harikasın😘❤❣

  5. Bari eşyaları ihtiyaç sahiplerine verseymiş:) insanın cevresinde guzel insanlar olmali saçma değersiz öneriler verenlerden uzak kalmali .gerçi insanın huyu suyu neyse çevreside zaten öyle oluyor 😉

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.