Eşek Arıları

Kır yolundayım bugün, doyumsuz bir bahar havası var. Hava ılık, güneş ışıl ışıl, gökyüzü masmavi… Yolun iki tarafındaki tarlalar yemyeşil… Girencik Deresinden sonra da bağlar bahçeler başlıyor taa Hacamat Yerine kadar. Elma, erik ve kiraz ağaçları henüz çiçek açmış, kimisi beyaz kimisi pembe. Her adımda başka bir kır çiçeği selamlıyor beni; çeşit çeşit, renk renk… Eriyen karlar Köstebek Çay’ını coşturmuş gümbür gümbür akmakta, çağıltısını duymaktayım. Kuşlar yol gösteriyorlar, uçuyorlar önüm sıra, çalıdan çalıya, ağaçtan ağaca. Herkes işinde gücünde, bir ben aylak… Ayağımda botlar, sırtımda çantam, elimde de ateşte kavlanmış bir kızılcık sopası. Yürüyor, yürüyorum. Kır çiçeği aromalı, mis gibi, tertemiz çam havası doluyor ciğerlerime. İçimde sevinçler, ıslığımda da ezgiler… Niyetim kır yolunun sonundan patika yola girip Cingan Çayırı’ndaki oluklu çeşmeye ulaşmak. Sonrasında çamların gölgesinde biraz kitap okuyup, piknik yapmaktı.

 

Düriye ninenin bostanının yanından geçerken iki tane siyah eşek arısı havalanıyor yarpuzların üzerinden. Yanımda uçuşuyorlar vızıl vızıl. Neşe falan kalmıyor ben de. Korku içindeyim. Yapılacak herhangi bir hareket onları kızdırıp beni sokmalarına neden olabilir, gerçi hiçbir şey yapmasam da sonuç değişmeyebilir. Koşsam diyorum ama o da anlamsız, “Başa gelen çekilir!” deyip, arıların içgüdülerine teslim oluyorum. Aynı sebepler aynı sonuçları doğuruyor çoğu zaman. Burda sebepler belirsiz, defalarca yürüdüğüm bu yolda hiçbir gün arılar peşime takılmamıştı. Hatta eğilip hayran hayran seyrettiğim zamanlar da olmuştu. Bugün niye böyle oldu. Kader ağlarını mı örüyor! Yoksa çantamdaki keçi peynirinin kokusunu mu aldılar? Bu yüzden de ne yapmam gerektiğini tam olarak bilemiyorum. Bilinen ve bilinmeyen her şeyde de birçok hikmet olduğuna göre, bakalım sonuç ne olacak. Arılar hala takipteler, vızıl da vızıl. Hayat tercihler ve onların yol açtığı sonuçlardan ibaret ya… İşte, ben de sabırla aynı tempoda yürümeyi tercih ediyorum. Şükür ki onlar da yön değiştirip, erik ağacının çiçeklerine doğru uçuyorlar. Derin bir oh çekiyorum ama bu seferde ne oldu da saldırmadılar diyorum. Soksalar memnun olacakmışım gibi… Nedir bu akıl ve duygu karmaşası Tanrım? Neden memnuniyetsiz, neden doyumsuz insanoğlu! Niçin güzellikler bile zamanla sıradanlaşıyor ve yenilerini arıyoruz. Sonuçta onlar da tatmin etmeyeceğine göre bu arayış da neyin nesi? Nereye kadar?  Gözümüzü toprak doyurmadan mutmain olmanın bir yolu yok mu?  “Kalpler ancak beni anmakla tatmin olur.” demişsin ama neden bu benim için yeterli olmuyor da hala anlam arayışı peşindeyim. Neden gönlümde bir türlü dolduramadığım boşluklar var. Bazen diyorum ki tek bir cevap yok. Her birimizin kendimize özgü, arayıp ulaşması gereken bir anlam var. Onu bulduğunuzda an bizim nirvanamız olacak. Dinlerin cevabı zaten belli… Örnek alabileceğimiz, çok güzel ve çok sayıda anlamlı hayat da var üstelik. Ama niçin sevgi deyince Yunus aklımıza gelir de onun gibi sevmeyiz, niçin hoşgörü deyince Mevlana aklımıza gelir de hoşgörülü olmayız. Bizi durduran duygu ne? Yoksa sürüden ayrılamamak ve iyice yalnızlaşmak mı bizi korkutuyor? Öbür yandan Victor Frankl, Freud,Hume gibi bir çok psikoloğun; İbn-i Sina, İbn-i Rüşd, Bergson, Schopenhauer gibi bir çok filozofun; İbn-i Arabi, Cüneydi Bağdadi, Ahmet Yesevi gibi bir çok tasavvuf ehlinin; Assisli Francesko, Nissalı Gregor, Avilalı Teresa gibi bir çok Nasrani mistiğin anlam arayışı ile ilgili verdiği cevaplar da  yer buluyor zihnimizde, hepsinden bir şeyler giriyor içimize, gönlümüze . Bu kadar cevap bir zenginlik mi? Yoksa iyice kaosa mı sürükler bizi? Bence senteze gerek yok, seç beğen al içinden ve yaşa gönlünce. Ya edebiyatçılara ne demeli? Firdevsi’ den Şeyh Galip’e, Feridüddin Attar’dan Fuzuli ‘ye, evvelkiler, Nazım, Akif, Necip Fazıl, Cemal Süreyya, Edip Cansever, Sezai Karakoç gibi sonrakiler… Her biri derya deniz, her birinde ayrı cevaplar…   Bir de Tolstoy, Dostoyevski, Goethe, Voltaire, Zweig gibi dışarıdakiler var. Onlar da başka bir cihetten, başka bir kültürden bakıyorlar hayata, başka başka cevaplar veriyorlar hayatın anlamına dair. Ama insan her yerde insan… Geçmişte de günümüzde de… Sibirya’da, Meksika’da ya da Anadolu’da… Bugün yanımda Grek yazar Nicolas Kazancakis’in bir kitabı var, “Günaha Son Çağrı” Kısmetse okuyacağım çamların dibinde. Cingan Çayırı’nda Giritli bir yazarın “Jesus” öyküsünü okumak da pek enteresan olacak. Şimdiden heyecanlanıyor ve sabırsızlıkla yola revan oluyorum. Yaşam ne kadar ilginç değil mi?  Reel dünyadan uzaklaşmak pek kolay. Ama kopmak imkânsız… O zaman sizi ne mutlu ediyorsa, onun çabası içinde olun. Sevdiğiniz hiçbir şeyi ertelemeyin. Cenneti beklemeyin, dünyayı değil ama kendi hayatınızı cennet kılın. Herkes böyle yapsın, dünya da cennet olsun. Tekrar eşek arıları geliyor aklıma. “Bu bir hatırlatma mı yoksa!” diyorum kendi kendime, bütün güzelliklerin acılara da gebe olduğu hususunda. Yoksa hayatın pamuk ipliğine bağlı olduğuna dair bir mesaj mı? Yahut “Kalıcı değilsin, sonsuza hazırlan!” uyarısı mı? Ya da zaman kısa, güzelliklerin tadını çıkar mı denilmişti bana? Damlaya derya yüklemek bu olsa gerek. Her cevap da kişinin inanç ve kültürel birikimine göre karşılık bulabiliyor. Sorular ve hiç bitmeyen anlam arayışları… Sürekli çalışan zihin, sürekli konuşan zihin; işte benim halim… İşte insanlığın hali… Niyet okumalar, buluttan nem kapmalar ve zannın her türlüsü. Sonra da kendi kurduğuna kendin inanman, üstelik başkalarının da inanmasını beklemen, inanmazlarsa üzülmen, sonra da üzüldüğüne üzülmen… Bu esnada bahçesinden dönmekte olan Beysim Dayı ile karşılaşıyorum. İşini bitirmiş evine dönüyor. Yorgun ama huzurlu, eve varınca da patates, yoğurt ve yeşil soğanla da karnını doyurdu mu daha iyi olacak. Hele bir de gelini İsmet Hala kahve yaparsa, deme keyfine artık. Ne Sadi Şirazi ne de Aristo o kadar mutlu olmuştur! Dostoyevski ise hiç… Selamlaşıyoruz, “Nereye gidiyon dayının?” diyor Beysim Dayı. Ben de Gökçe Köyü’ne doğru biraz gezeceğimi söylüyorum. “Davar köpeklerine dikkat et yavrum, hadi uğurlar ola!” diyerek yoluna devam ediyor.

Arılarsa erik çiçeklerinden de ayrılarak karabaş otlarının mavi çiçeklerine inmişler bile. Az önce bana ecel terleri döktürmemişlerdi sanki. Hep andaydı onlar, yapıları gereği. Bu anlamda onlar mükemmel, biz ilkel, onlar bilge, biz cahil, onlar buğday biz saman… Yapacak bir şey yok, yaratılışımız böyle. Ama yine de anda kalma deneyimlerimizi arttırmalı, zihnin gürültüsünden uzaklaşmalıyız zaman zaman. Yöntemse hiç fark etmez. “An” da kalın da nasıl kalırsanız kalın. Patika yola girince kır yolunun güzellikleri yerini ormanın güzelliklerine bırakıyor. Sarı çiçekli gevenler, mor renkli dağ laleleri, Meşe ağaçlarında pelitler,  kahverengi gıli gıliler, kaçan kertenkeleler, bakan gökyeşiller, uçan karabakallar, alakanatlar, ardıç kokusu, çam kokusu…

Öğleye doğru oluklu çeşmeye ulaşıyorum. Buz gibi suyla elimi yüzümü yıkıyor ve açıyorum bohçamı. Ekmek, domates, peynir, buz gibi de su… Oh ne ala! “İşte hayat bu!” diyorum.  Ama açıyorum yine de kitabımı. Bakalım Kazancakis yarım asır önce neler yazmış; insana dair, bize dair…

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.