Bir Kare Fotoğraf

“Varka çün bildi budur sultan-ı Şam,

Kim budur Gülşah’a hemdem subh u şam”

-Yusuf-ı Meddah-

Tren kompartımanı uzun bir yolculuğun ardından nihayet istasyona gelmişti. Paris’in güneyinde bir kente yerleşmeye karar verdikten sonra cebindeki son parayla üçüncü sınıf bir bilet almış ve yola koyulmuştu. Tren garında kocaman “Coubert” yazısını gördüğünde içine bir yabancılık hissi oturmuştu ki bu yaşadığı tüm hayattan daha halliceydi. Hiç tanımadığı insanlar, aşinası olmadığı memleket ve koca bir yalnızlık gözlerinden okunuyordu. Uzun bir vakit olmuştu ki mektup arkadaşından da haber alamıyordu, bir de yoksulluk ve sefalet çekiyordu ki değme gitsin. Tren garından çıkıp şehri adım adım gezerek kiralık bir pansiyon bakıyordu kendine ki cebinde de bir kuruş parası yoktu. Köşe başında, dükkânın dört katı büyüklüğünde rehineci yazısını gördüğünde kafasından hemen eşyaları elemeye başladı. Sona kalan eşya ise ona verilen bir ödüldü ki bunun manevi değeri hepsinden öteydi. Ülke genelinde düzenlenen öykü yarışmasında kazandığı bir plaketti. Etse etse 10 frank ederdi bu da hiç yoksa bir haftalık pansiyon parasıydı diye düşündü. Tamı tamına 10 frank alabilmişti adamdan. Bunu da bir saat dil dökerek, kendini acındırarak. Bu insanlar tam bir dolandırıcı diye düşündü aynı zamanda da ağzından kaçırdı. Babası Fransız senyörlerinden olmadığı için dikkat çekiyordu Coubert sokaklarında. Bunun farkındaydı, çünkü üstündeki ceket hiç yoksa 1870 yıllına aitti. Ayrıca kötü kokuyordu. Bir an evvel pansiyon bulmalıydı yoksa linç edilecekti. Sora sora kentin en ucuz pansiyonunu buldu. Bayan Nicola adında yarım asır yaşı olan bir kadın onu kapıda karşıladı. Yüzünden okunduğu kadarıyla da kendisini hiç beğenmemişti. Kendisinden bir oda istediğini, uzun bir vakit kalacağını ve kendisine biraz indirim yapmasını istedi. Aslında “İndirim” lafına o kadar çok kızıyordu ki kullandığı için kendisinden nefret etti. Şu kendini çok beğenmiş Ruslar yok mu? Kapitalizm adında, bütün dünyaya nalet bir ideoloji yaydı ki değme gitsin! Üstüne üstlük insanlarda buna kandı. Bayan Nicola kendisini iyice süzdükten sonra bir aylığına 5 frank 75 cent istedi. Kendisi ise cebindeki 10 frankı vererek iki aylık istedi. Nihayete eren pazarlık sonrası odasına çıktığında iki aylık alabilmenin sevinci vardı ki bu Coubert’e geldiğinden beri çektiği zorlukların hepsini örtbas ediyordu. Kente geleli daha saatler olmadan bir dolu dert sırtına semer olmuştu. Cebinde parası yoktu ama dergilere yollanmayı bekleyen öyküleri ve şiirleri vardı. Zaten bu kente gelmesinin amacı da buydu. Paris halkı edebiyata meraklı insanlardı. Yazdıkları burada iyi kötü para eder umudu ile taşınmıştı buraya. Tez vakitte Paris içerisindeki bütün edebiyat mecmualarına öykülerini postalamak için postanenin yolunu tuttu. Yama yapmaktan bıktığı ceketini üstüne alarak, iç cebine de yazdıklarını koyarak çıktı sokağa…

Pansiyonun kapısında durdu bir vakit ve iyice süzdü insanları. Ne kadar da alımlı insanları vardı Paris’in. Beyleri adeta bürokrasi yöneticileri gibiydi. Hepsinin üstünde kruvaze ceketler vardı ki bunlar çok pahalı elbiselerdi. Hanımları ise adeta melek gibilerdi. Sahip oldukları zümrüt eşyalar Afrika’da üç ülke doyururdu. Kendisi ise bunlardan hiçbiri değildi diye üzüldü ve bir Fransız edası ile adım adım yürüdü. Postaneye geldiğinde sıranın kendisine hemen gelmesine sevindi lakin mektupları karşı ödemeli yolladığı için de kendinden tiksindi. Her zaman ki gibi ilk mektup, cümlelerine âşık olduğu, yüzünü dahi görmeden büyük bir aşk beslediği, kilometrelerce uzaklıktaki mektup arkadaşınaydı. Hasbelkader İspanyalı bir kız ile mektuplaşıyordu. -nasıl tanıştıklarını o da bilmiyor- Aslında tam manası ile bir Endülüs kökenli diyebiliriz. Yazdığı her mektupta istisnasız bir İslam hayranlığı sezilmekteydi. Zaten bu yüzden âşık olmuştu daha yüzünü dahi görmediği bu kıza. Masanın ardında duran kadın, “Beyefendi adınız neydi?” diye sorduğunda adeta büyük bir yazarmış yahut şairmiş gibi cevap vermesi kadının gözlerini büyüledi. “Sör Hardouin, evet adım Victor Hardouin!” diyerek ismini iyice duyurdu kadına. Anlaşılan bu kadında öykülerini okumamıştı ki gözlerinin içine sadece kendini beğenmiş biri gibi bakıyordu. Mektupları adreslerine yolladıktan sonra şehirde ki birkaç kafeye gitmeyi düşündü. Belki simasına aşina olduğu birileri ile karşılaşır edebiyat üzerine münakaşa yaparlardı. Uzun bir vakittir kulağına ilişen bir kafede Fransa’da tanınmış yazarlar bir araya gelerek münakaşa yapıyorlardı. Aralarına katılmak, onlar gibi tanınmak istiyordu. Adım adım geçtiği caddelerde bir yürüyüşü vardı ki herkes ona dönüp bir daha bakıyordu. Uzaklardan, “Hardouin!” diye seslendi biri ve gözleri seslenen adımı aradı. Ardından bir kez daha seslendi ve el sallayan birini görünce hemencecik yanına gitti. Onu çağıran kişi bir dönem gazetede beraber çalıştığı Jean Paul Sartre idi. Beraber bir dönem iki yakın arkadaştılar ama Sartre okumayı tercih ettiği için uzun bir vakit görüşemediler. Aynı masada simalarına aşina olmadığı kişilerde vardı. İsimlerini sadece yazdıklarından biliyordu. Birisi personalist manifestosunu bildiren bir düşünür Emmanuel Mounier,  birisi genç bir şair ve eylemciydi ki kendisini Paris’te ödül töreninde görmüştü. Adı Philippe Soupault idi. Genç yaşında nerdeyse bütün Fransa tanıyordu, diğeri ise Çek asıllı göçmen bir Fransız ailenin çocuğu olan Milan Kundera idi. Tanışma faslı bittikten sonra iş kendisini tanıtmaya geldiğinde Sartre’nin yüzünde ve kendi yüzünde hayal kırıklığı okunuyordu. Kendisi de bunun farkındaydı çünkü onlar kadar tanınan biri değildi. Hepsinin az buçuk yazılanları okunuyordu ama kendisininkiler adeta ülkeye gelen göçmen muamelesi görüyordu. Bay Hardouin, “Ben!” diyerek başladı sözlerine, “Öykü yazıyorum genellikle.” diye de devam etti. Masada oturanlar merakla sorular yöneltti ve sakin bir üslupla hepsini cevapladı. Çünkü uzun bir vakittir Fransa’da öykü ile uğraşan kalmamıştı.  Bütün gözler bir an da onun üstündeydi. Kafede oturanlar hatta sokaktaki tüm insanlar bir anda oraya yığılmıştı. Yoğun ısrar üzerine öykülerinden birini okumasını istediler. Bu tatlı ricayı kıramayıp yarım bıraktığı bir öyküsünü okumaya başladı. Öyküyü okumaya devam ettikçe masanın etrafında insanlar çoğalmaya başladı her nedense. Sanki herkes o gün, orada onun öykü okumasını bekliyormuş gibi bir düşünce oluştu içinde. Aradan pek vakit geçmeden cebindeki yarım kalan öykülere talip olanlar bile vardı ki oturduğu yerden tam tamına sekiz frank kazanmıştı. İçinden bu vakte kadar Coubert’e gelmediğine pişman olduğunu geçirdi. Cebindeki 8 frank ile masadan kalkıp pansiyonun yolunu tuttu. Şimdi caddedeki insanlar daha bir güzel geliyordu gözlerine. Mutluluk bu olsa gerek diye düşünmekten alıkoyamıyordu kendisini. Tez vakitte odasına çıkıp bir şeyler yazmalıydı hemen. Belli ki burada kaldığı sürece yazmaya çok ihtiyacı olacaktı.

Yolda adım adım giderken aklına bir anda yolunu gözlediği mektuplar geldi. Ah! Kaç vakit olmuştu ki satır satır gözyaşı dökmemişti, buram buram kelimeleri koklamamıştı. Tamtamına on iki mektup yollamıştı ve hepsi de cevapsız kalmıştı. Aklına gelen pesimist düşüncelerden sıyrılmak için iki seçenek vardı; ya görmeliydi ya okumalıydı. Ama şu vakit ki ikisini de yapamıyordu. Hele bir de son mektubunda bir hikâye yazmıştı ki yüreğini daha bir parçalıyordu. Bir aşk hikayesini yazmıştı ona, İslam topraklarında geçen bir aşk hikayesi. Hikâyeyi okuduğu zaman yüreği o denli kavrulmuştu ki acısını hâlâ içinde hissetmekte. Bir dolu Fransız aşkına tanıklık etmiş, bir dolu aşk öyküsü yazmış ve okumuştu. Ama hiçbiri bu denli acıklı değildi. Hikâye şöyle ki: “Vakti zamanında Benî Şeybe kabilesinin iki tane yöneticisi varmış. Hilal’in oğlu Varaka, Hümam’ın kızı Gülşah birlikte büyürken aralarında bir aşk doğar ve bu aşk o döneme kadar eşi benzerine rastlanmamış bir yüceliktedir. Aradan bir vakit geçtikten sonra evlenmelerine izin verilir. Varaka tam Gülşah’ına kavuşacaktı ki daha öncesinde Gülşah’a talip olan Amr adında bir emir düğün günü Gülşah’ı kaçırır. Varaka ise Gülşah’ı kurtarmak için Amr’ın ordusu ile savaşmak zorunda kalır ve savaşı kaybeder. Askerlere esir düşen Varaka bir müddet sonra Gülşah’ın kulağına gelir. Gülşah ise sevdiği adamı korumak için elinden ne geliyorsa yapmaya başlamıştır. Bir takım hilebaz oyunlar ile Varakayı kurtarır. Lakin bu seferde Gülşah’ın annesi Varaka’nın fakirliğini öne sürerek evlenmelerine mâni olur. Varaka medet ummak adına dönemin Yemen emri olan dayısı Selim Şah’ın yanına gider ve halini arz eder. Öte yandan Şam reisi olan Melik Muhsin ise Gülşah’ı görür görmez tutulur ve kendisi için talip olur. Gülşah’ın annesine çeşitli hediyeler ve zümrüt eşyalar göndererek aklını çeler. Ve Melik Muhsin ile Gülşah evlenir. Kızgın çöllerin ortasında Yemen’den dönen Varaka kabilesine Gülşah’ın öldüğü söylenir. Varaka oracıkta göz yaşı döker. Bir rivayete göre de gözyaşı döktüğü yerler bereketli hurma bahçelerine dönüşür. İlk başta inanmayan Varaka mezarın yerini öğrenmek ister. Kulaktan kulağa gelen söylentilere göre Varaka tam kırk gün kırk gece Gülşah’ın mezarının başında yas tutmuştur. Ancak Gülşah’ın Şam’a giderken yüzüğünü emanet ettiği sırdaşı Varakaya tüm gerçekleri anlatır. Varaka yüzüğü görür görmez tez vakitte Şam’a doğru yola çıkar. Melik Muhsin ise Gülşah’ın Varakayı sevdiğini öğrenince “Sen benim kardeşimsin!” diyerek Gülşah’a dokunmaz. Varaka geldiğinde ise iki aşığı sarayda yalnız bırakır. Bu iki aşığın nefislerine uymadıklarını gören Melik Muhsin Gülşah’ı boşar ve onu Varaka ile evlendireceğini söyler. Varaka ise Melik Muhsin’inin bu iyiliği karşısında mahcup duruma düşmesine rağmen Gülşah’ı terk eder ve ülkesine geri dönmek üzere yola koyulur. Saraydan çıkar çıkmaz en kalbi hisleri ile Allah’tan canını almasını ister ve oracıkta ölür. Gülşah ise Varakanın ölüm haberini alınca mezarının başına gelerek kendini hançerle öldürür.”

İşte son mektubunda yazdığı bu aşk hikayesi günlerdir beynini parçalıyordu. Korktuğu ile yüzleşmekten korkuyordu. Tam on iki mektup cevapsız kalmıştı. Aylar geçmişti, ne iyi ne de kötü bir mektup eline ulaşmıyordu. Gönül düşürdüğü bu hanımefendi bir başkası ile mi evlendi diye diye adımlarını hızlandırdı. Bir an evvel pansiyona gidip bir mektup daha yazacaktı. Yaşadığı hayatı düşündü. Açlık, sefalet, yalnızlık, kimsesizlik sırtına kambur olmuştu adeta. Dünyada adı konulmuş bütün zorluklar gelip onu bulmuştu. Kafeden çıkarken yüzüne taktığı mutluluğa cevapsız mektuplar pranga vurmuştu. Üstüne üstlük bir de aşk acısı çekiyordu ki değme gitsin. “Âşık olmak büyük aptallıktı!” diye düşündü. Ama nasıl âşık olmasın cümle cümle zarafet saçan, yolladığı resimle bile Fransa’nın en güzeli olan bu kıza. İstemeye istemeye o meymenetsiz kadının pansiyonuna gelmişti ki ayakları gitse bile yüreği gitmiyordu. Pansiyonun kapısına geldiğinde Bayan Nicola tok bir ses tonu ile: “Hardouin sana mektup var!” dediğinde, bir sevinç yaşamıştı ki nerdeyse sarılıp öpecekti kadını. Mektubu eline aldığında uzun uzun sarıldı, öptü, kokladı.  Üçer beşer çıktığı merdivenlere nerdeyse tapacaktı. Üzerinde bir isim yazmıyordu ama kesin cümlelerine âşık olduğu kızdan gelmişti. Odasına geldiği vakit hızlıca açtı mektubu ve okumaya başladı. Daha ilk kelimesinden göz yaşı dökmeye başlamıştı ki bu gözyaşları mektubun sonuna kadar devam etti. Korktuğu şeyler ile yüzleşmekten korkuyordu adeta. Nerdeyse yüzleşmekteydi. Nefes almak için çaba sarf etti ama kesik kesik birkaç nefes dışında aldığı tek şey yürek parçalayan mektuptu. Masasına oturdu, beyaz sayfalarda mürekkep mürekkep ağladı. İşte bir pansiyon odasında yaşadığı acıklı hayatı yazan bir Fransız öykücünün öyküsü tamda bundan ibaretti. Yaşadığı hayatı, yarım kalan aşkı, açlığı, sefaleti kelime kelime yazdı. Sanırım bütün Paris halkı yarın bu öyküyü konuşacaktı. Bir an evvel gazete matbaasına gitti ve el yazması öyküyü önce daktiloda yazdı sonra da takdim etti. Birkaç onur cümlesi ve biraz da para almıştı gazeteden. Uzun vakit olmuştu memleket değiştirmeyeli. Bu düşünce yeryüzüne düşen yıldırım gibi düştü zihnine. Özgünlüğü gün geçtikçe azalıyordu Coubert’te. Yeni bir ülke, yeni bir kent için hazırlıklara başladı. Yeni durağı Granada ’da bir pansiyon odasıydı. Bu kararı ise yazdığı öyküye son noktayı koyarken vermişti. Ve yeni bir heyecan yüreğini çoktan fethetmişti. Heyecanın adını dahi koymuştu: Koca bir şehir ve bir kare fotoğraf.

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.