Zihnimdeki Çağın Düşünürü

    “Orta Çağ düşünürü mü, Rönesans düşünürü mü?” sorusu üzerine bir deneme

“İnsan, her gün ne yapıyorsa odur.” demiş Aristoteles. Yani bizi biz yapan şeyler; alışkanlıklarımız, düşünce dünyamız ve hayata dair tecrübelerimizdir aslında. Diğer bir deyişle anlattıklarımız, yaşadıklarımızdan ibarettir. Bu yüzden “Orta Çağ düşünürü mü, yoksa Rönesans düşünürü mü olmak isterdim?” sorusunun cevabı bana göre bu yaşıma gelinceye kadar hayatta geçirdiğim farklı evrelere ait tecrübelerime dayalı olmak zorunda. Zira zihnim, ben ne yaparsam yapayım ne kadar düşünürsem düşüneyim kendi içime yönelmemden başka yol bırakmıyor. Gerçi bu durum, Persius ve Montaigne tarafından övüldüğü için de açıkçası memnunum. Persius, “Nemo in sese tentat descendere!” der; “Kimse kendi içine inmeye çalışmaz!” anlamında. Bunun devamı olarak Montaigne da “Bense kendi içimde yuvarlanıp gidiyorum.” demiş; adeta bir düşünürün nasıl bir ruh hali içinde olması gerektiğine işaret edercesine. İnsan denilen karmaşık varlığın bazı sorulara cevabı da kendi içinde yuvarlanmasıyla ilgilidir. Nitekim Rönesans’ı da tam olarak böyle tanımlıyorum. Belli sınırların içerisinde kendini hapsolmuş hissedenlerin, kendi içlerinde yuvarlanmaları… Kendilerini, insanı yeniden tanımaya çalışarak tanımlamaları… Asırlardır süregelen bilme eylemine yeni bir perspektif sunarak, kalıplara sıkışmışlığın verdiği düşünsel acıyı yenmeleri… İlginçtir ki tüm bunlar yine bu acının ortaya çıkmasına olanak sağlayan zemine bağlıydı. O sebeple, “Karanlık Orta Çağ” tabirine pek sıcak bakanlardan değilim. Peki asıl soruya dönersek, “Ben nasıl bir düşünürüm?” İster geçmişte yaşayan bir düşünür olarak, ister bugünden geçmişe bakan bir düşünür olarak ben hangisiyim? Her ikisiyim! Bazen Orta çağa, bazen de Rönesans’a aitim. Birçoğumuz da böyle aslında!

Sırasıyla manastır, katedral ve üniversitelerde kurumsallaşarak ilerleyen ve olabildiğince teknik bir tarzda gelişen “Skolastik Felsefe” belli bir geleneğin bir parçası olarak yaratılmıştır ki bu gelenek aslında bir bilme yöntemini ifade eder. Sadece vahyin veya tek başına aklın dikkate alındığı dönemlere kıyasla Hristiyanlığın daha iyi anlaşılmaya çalışıldığı, aklın da kendine ait konuları olan bir disiplin olduğuna vurgu yapıldığı,  akıl ve vahiy arasında bir köprü inşa edilme süreci olarak da görebiliriz. Daha iyi anlamak için bu dönemin en çarpıcı düşünürlerinden biri olan Aquinalı Thomas’ı ele alırsak, o da iman karşısında aklı, teoloji karşısında da felsefeyi öne çıkartmamış. Aksine vahyi temel alarak vahiy yoluyla bilinen hakikatlerin pek çoğunun ancak iman temeli üzerinden kabul edilebileceğini ve bu hakikatlerin akıl yoluyla, aklın doğal ışığıyla kanıtlanabilecek hakikatler olduğunu öne sürmüştür. Bu köprüye bugünden baktığımızda kendimizi bu köprüden ne kadar soyutlayabiliriz ki? Genel olarak kendini dindar biri olarak tanımlayanları kastediyorum elbette! Bugün de kendi inanç dünyamız çerçevesinde bu köprüye ait bilme eyleminin bazı yönlerini kişiye özel olsa da öyle ya da böyle sürdürmekteyiz/sürmekteyim. Belki de bu yüzden Orta Çağ düşünürlerine kendimi yakın hissettiğim gerçeğini göz ardı edemedim ve sadece Rönesans düşünürleri gibi görmedim kendimi. Öte yandan tek bir bilme yöntemine sıkı sıkıya bağlı kalmanın getirmiş olduğu kabuğa da sığamıyorum. Evrene dair sınırların, keskin sınırlarla çizilmesi ve bu sınırlara yaklaşılamaması bana doğru gelmiyor.

Aristoteles’in metafizik altyapısıyla birlikte ortaya koyduğu kozmolojik sistem kilise tarafından kutsal kitaba uygunluğu baz alınarak kabul ediliyor ve her ne kadar yapılan gözlemler, ölçümler uyuşmasa da Kopernik ve Kepler’e kadar bu çerçeveden çıkılamayarak doğru bir kozmoloji sistemi kurulamıyor. Öyleyse söz konusu döneme ait bilme eylemi, beni (ister o dönemde olayım ister bugünden bakayım) hakikate götüreceğini iddia ederken hakikatten alıkoyuyorsa bunu rasyonel bir şekilde bütünüyle nasıl kabullenebilirim? Burada aklımıza gelen ilk soru doğru kabul edeceğimiz tek bir bilme yöntemi mi var yoksa insan olarak birden çok bilme yöntemini kullanabilir miyiz? Bence tek bir bilme yöntemine bağlı kalmak tarih boyunca bizi yanılttı ve en nihayetinde Skolastik Dönemin sonlarına doğru bazı düşünürler, realizmin yerine nominalizmi geçirdiler. Dine zarar vermeden bilim ve felsefeyi öne çıkararak dikkatlerini öte ya da aşkın bir dünyadan ziyade, yavaş yavaş bu dünyaya yönelttiler. Zira Skolastik Düşüncenin yarattığı kriz artmıştı. Bir yanda Aristotelesçiler ve Tommasoculardan meydana gelen eskiler, diğer yanda Ockhamcılıktan esinlenen modernler… Hepimizin bildiği gibi yaşanan büyük çatışmalarda genelde yeni bir sayfa açılır. Bu sayfa, retoriğin diyalektiğe karşı zaferi olan Hümanizmaydı. Antik metinlere yeniden dönüşün temsili… İnsana yeniden bir bakış; şiire, estetiğe ve ahlâka vurgu: Rönesans.

Bu zamana kadar öğretilen bilgilerin eksik ya da yanlış olduğu sonucu düşünürleri kuşkuya sürükledi. Dünya, Batlamyus’un çizdiği haritadan daha farklıydı. Aristarkos haklıydı, bilinenin aksine yeryüzü evrenin merkezinde sabit değildi ve diğer gezegenlerle birlikte Güneş’in etrafında dönüyordu. Üstelik Doğu’da yeni bir şeyler oluyordu; matbaa, pusula, barut ve kâğıdın icadı onlara ulaşmıştı. Rönesans’ın en etkili simalarından Leonardo Da Vinci de tüm bu gelişmelerin farkındaydı. Bir düşünür olarak bilimin çoğu alanıyla ilgilendi ve evrensel olma yolunu seçti. Doğanın bilgisiyle insanın mükemmelliğini, Mona Lisa’yı çizerek sentezledi. Rönesans’a biraz daha yakından bakarsak doğaya ve insana dair bildiklerimizin sınırını aslında bizim belirlediğimizi görebiliriz. Özgür merak duygumuzla birçok şeyi başarabilmiştik. Öyleyse tek metotlu bir bilme eylemine bağlı kalarak kendimizi belirli sınırlar içinde hapsetmeye gerek yoktu. Orta Çağ düşünürleri, evrensel kültüre üniversiteyi hediye ederek vazifesini tamamlamıştı ve yaşanan yeni gelişmeler ışığında her şeye baştan başlamalıydık. Fikirlerimizle acı duymak yerine kalıpların dışına çıkarak evreni, insanı yeniden keşfetmeli, kitaplara yeniden başvurmalıydık. “Göksel Kürelerin Devinimleri Üzerine” baskıya giderken Kopernik çekinmemeliydi. Rönesans’ın bu ruhu, birkaç yıl önce yaşadığım zihinsel devrime de benziyor. Kendi güneşimin bulutu olmamaya karar verdiğim döneme… Her ikisiyim derken ne kastettiğimi anlatabilmişimdir umarım.

Tek bir doğruyu tek bir döneme atfetmek yerine, tüm dönemlerdeki doğrularımızı tek bir küre içine alabiliriz. Çünkü insanız; son derece karmaşıkken bir o kadar da sade… Adına “hakikat” dediğimiz ve âşık olduğumuz gerçeklik küresine ulaşabilmek için farklı yolları deneme cesaretini gerçekten gösterebilirsek işte ancak o zaman düşünen bir varlık olarak sonsuz tatmine ulaşabiliriz!

 

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

2 thoughts on “Zihnimdeki Çağın Düşünürü”

  1. Sevgili Feyza seni gönülden tebrik ediyorum… yolun aydınlık olsun.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.