Pirinç Havanın Eli

“Eve çok geç kaldım!” diye geçirdim içimden. Çocuklar yemeği ısıtıp yememiştir şimdi. Oysa erken çıkmak için patronuma bugün olsun ricacı olmuştum. “Falanca şirketin muhasebe kayıtları bitmeden çıkamayız.” dedi. Ona söve saya, ayazı taşıyan rüzgârın uğultusunda yürürken dolmuşa el ettim. Başım tutar birazdan. Yine de ayakta olsun giderim. İki üç kişi var dolmuşta. Bu saatte kim olur sokaklarda? Köpekler bile çekilmiş. Kapı açılınca iki basamak çıkıp şoföre avucumda beklemekten yağlanıp topaklanmış bozuklukları uzattım. Şoför, yoldan gözlerini ayırmadan aldı paraları. Ön tek kişilik koltukta bir adam oturuyor. Boş bulduğum yere,  genç oğlanın yanına oturdum. Dolmuştan bakınca, karanlık, ayazdan daha soğuk görünüyor. Sokaktan geçenler hızlı yürüyor. Belki biz yanlarından hızlı geçiyoruz. Anlayamadım. Trafikte ne çok taksi var. Delikanlının elindeki telefon ekranına ışıklanıp düşen mesajlar oluyor. Okuyunca cevaplamak için harekete geçiyor, sonra parmağıyla işaret bıraktığı yerden elindeki kitabı açıyor, gözleriyle sürüyor.  Cep telefonu mesaj bildirimleriyle yanıp söndükçe kitabı değil ama telefonunu benden kaçırarak pencereye doğru tutuyor. Burun kanatlarımın içine yapışmış, genzimden geçerek ciğerlerime  yayılmak için zorlayan anason ve idrar karışımı, kendi haline bile alışmamış bir koku beni uyarıyor. Uzaktan haber getirmiş,  kalabalığa kapılıp gelmiş gibi.

Midem bulanıyor. Vertigo yemiş başımı  hareket ettirmeye korkuyorum. Sanki etrafa bakarsam bulantım daha da artacak. Başım tuttuğu için mi midem bulanmaya başladı yoksa mazotla karışık bu ismini sadece kendisi bilen koku mu oturduğu yerden bana doğru yaklaşıyor? Sindiğimi görmüyor mu? Kokunun geldiği tarafta, önde, bir adam yağlı saçlarıyla başını cama yaslamış uyuyor gibi. Asfaltı yer yer çökmüş yolda ilerleyen dolmuş, her çukura düştüğünde adamın başı camda saçlarından çıkma  yağın izini bırakarak kayıyor. Başını toparlayıp uyumaya devam ettikçe dolmuşun hareketiyle yağ camda geniş bir alana yayılıyor.  Başı tam önüne düştüğünde ise vücudu omuzlarından daralıyor. Yağlı dolmuş camı dışarıdan gelip üzerinde gezinen sokak ışıklarıyla parlıyor. Anason kokusu yol bulduğu tünellerden ter kokusuna, idrar kokusu ise buğuya karışıp yayılıyor. Koku sahibini bulmak ister gibi bir onun bir bunun yakasına yapışıyor.

Neden bu kadar içmiş? Elinde değildir belki. İçmeden olmuyordur. Ona nasihat verecek değilim elbette. Elbette herkes gibi o da başkalarından gelen nasihatlerden bıkmış da onun için bu kokulara bulanmış.

Hayat yükü işte bu… Benimki kadar ağır mı!  

Mide bulantım dağılsın diye kendime soru sorup yanıtlarken sayfasını kıvırdığı yerden kitaba devam eden çocuğun sesine kulak kabartıyorum:

-Sıcaktı. Öğleye doğru belime ağır bir şey kondu. Göz ucuyla baktım; bir kırlangıçtı.

-Hayrola dedim.

-Hayırlar. Birlikte geçeceğiz karşıya.

-Olur.

-Yüzsüzlük değil!

-Şimdiye dek görülmemiş bir şey. Bu yolculuk tek başına yapılır.

-Öyleydi. Her yıl binlerce alık kırlangıç güç bela aşar bu denizi de böyle bir kolaylık kimsenin aklından geçmez. Bunu ilk düşünen benim. Sıcağın etkisiyle olacak, az önce geldi aklıma!

Delikanlı ağır ağır okumaya devam ediyordu. “Bak hele sen!” dedim kuşun bir diğer kuşa yaptığına. Ne severim kuşları. Hele geniş sivri kanatlı, çatal kuyruklu kırlangıçları. Çocuklara benzerler. Bir çırpıda… Cıvıl cıvıl, şımarık… Anladığıma göre göç zamanı öncesiymiş. Kırlangıçlardan biri eşini kaybetmiş. Çok aramış orayı burayı. Çok bakmış oraya buraya. İkisinin yuvası varmış. Geçen bahar buluşmasında örmüşler. Temeli çalı çırpı, duvarları çamurdan.  O yuvaya çok gitmiş gelmiş, çok bakınmış etrafa. Çare yok! Kendine yeni bir eş bulmuş. Kaçıncı doğumu kendi bile bilmeyen sonbahar gelmiş, göç başlamış. Upuzun yolculukta, “Taşı beni” demiş, bizim kırlangıcın sırtına konan, tanımadığımız başka bir kırlangıç. “Seni atmak için ters dönerim” deyince bizim kırlangıç, “Etine tırnaklarımı geçiririm!” demiş diğeri. “Düşersen altta deniz var. Denize, büyük suya konmak, üzerinde dinlenmek ne demek sen bilirsin!” diyerek, gökyüzünde kaçacak yeri olmayan kuşu tehdit ediyormuş. “Sizinkiler devamlı düşüyor. Hem düşersen sen ölürsün. Ben başka bir kuşun sırtına biner yola devam ederim, diyormuş düşenleri gösterip.

Nice sonra delikanlı okuduklarına kulak kabarttığımı ve konuşmasını duymak için giderek ona doğru yaklaştığımı fark ediyor olsa gerek,  “Rahatsız ediyor muyum?” diyor. Başımı iki yana sallayarak “Yok çocuğum!” diyorum. Gülümsüyor. Ne güzel gülüşü… Allah gülüşü güzel olanlardan çokça yaratsa keşke! Keşke.

Öndeki adamın inmek istediğini, ayağa kalkmadan ayakucuna eğilip yerden bir şeyler almaya çalışmasından anlıyorum. Küçük bir hareketlilik başlıyor onun olduğu yerde. İki kocaman siyah poşeti tutamaçlarından kavramış, inmeye çalışıyor. Oturduğu koltuktan önce onları çıkartıyor. Ardından kendi yalpalayarak çıkıyor. Gözden kayboluyor. Dolmuş devam ediyor yoluna. Koku kesiliyor. Adam yanımdan geçerken ağır kokunun siyah poşetlerden geldiğini fark ediyorum. Demek poşetler sadece yük taşımıyor. Kötü kokuyu oradan oraya taşıyan da aslı çöp olan poşetlerdi demek. Ama emindim anason kokusu onundu. Bilirim kişiye özel.

Çocuk okumaya devam ediyor. Merak ediyordum aslında kırlangıcın halini de. Dün gece yatmadan önce “İkizlere toka lazım!” demişti büyük kız. “Unutma almayı! Cuma okuma bayramları var!” Ben gidemeyeceğim, o gidecek. Bu saatte nerede bulacağım toka? Cezaevinin oradaki tuhafiyede vardır; açıksa…

Durağa yaklaşınca dolmuştan iniyorum. İndiğim yerden- burası müsaitti demek şoför burada durdu- geri yürümek zorunda kalıyorum. Düğmecinin ışıkları kapalı, elbette bu saatte kimse olmayacak. Yerine o kadar sabitlenmiş ki soğuk hava bile mide bulantımın geçmesine yardım etmiyor. Yine de düğmecinin dükkânına kadar gidiyor, elimi cama yaslayıp perde yaparak içeride biri var mı diye bakmaktan kendimi alamıyorum. Kocaman akvaryumun vurduğu ışık aydınlatıyor dükkânı. Başka ışık yok. Dükkânla ilgilenebilecek kimseyi göremedim. Yandaki berberin ışığı yanıyor. Kapı açılınca cılız bir çıngırak geldiğimi haber veriyor. Kapıyı bir kadının açmasına şaşırıyor berber. Usulca soruyorum:

-Kapattı mı düğmeci?

-Az önce kapattı abla ama evi çok yakın, evden çağırabilirsin.

Sağ ve solları makas olan eliyle göstererek, daire numarasına kadar vererek düğmecinin evini tarif ediyor, sağ olsun. Derme çatma binaların birinde, berberin tarif ettiği apartman girişinde rastgele bir zili çalıyorum. Kapı otomatiği zorlanarak açıyor kapıyı. Kim olduğumu sormamaları işime geliyor. Asansörsüz apartmanda dört kat tırmanmak zorundayım. Ses çıksın diye ürkekçe elimle kapıyı tıklatıyorum. Kapı açılır açılmaz ilk görüşmemiz olmayan kötü koku yüzüme vuruyor. Dolmuşta beni kesen koku… Bakıyorum o poşetlerin aynısı kapının girişinde, bir elin izleri hâlâ üzerinde, dimdik duruyor.

“Buyur abla!” diyor düğmeci, tanışıyormuşuz gibi. Benim büyük kız yaşlarında. Soğukta yaşamaya ayak uydurmuş gibi daha üstünden paltosunu çıkartmamış. “Toka alacaktım ben, mahsuru yoksa…” diyorum, mahcup. “Hemen geleyim abla” diyor. Öyle eksikleniyorum ki; açıklıyorum mazeretimi. “İkizlerin okuma bayramı var yarın.” Gülümsüyor.

Kapıdan çıkarken siyah poşetleri alıyor. Koku bizimle beraber apartmandan iniyor. Sensörlü ışık arada sönüyor, karanlığa düşmek ürkütüyor beni. Keşke ben arkadan inseydim. Uzun yürüyoruz. Zamanla aramızda bağ varmış gibi saat de bizimle ilerliyor. Kapıyı açtıktan sonra dükkânın ışıklarını yakıyor. Ortalık aydınlanınca akvaryumun ışığı otomatik olarak sönüyor. Balıkların çoğu cama geliyor. Düğme kutularının olduğu çekmecelerin içinden bir tane çıkartıp, “Bunlar abla!” diyor. Ben tokalara bakarken siyah poşetleri kapının girişinden alıp kenara koyuyor. Biraz bana doğru. Ablaları saçlarını topuz yaptıracak ikizlerin. Aynısından on tane incili firkete ayırıyorum.

-Baktın mı abla?

-Alayım bunları.

Ödemek için parayı uzatırken siyah büyücek poşete takılıyor gözlerim. İçinde küçük şeffaf naylonlarda akvaryum balıkları, kuşyemleri ve düğmeler var.

-Balıklara bir şey olmaz mı?

-Yok abla. Babam yarın onları götürecek. Mahkûmlar için. Aslına bakarsan yoklamada babamdan rica ediyorlar bazen. Bir kafeste, bir fanusta olsun, can yoldaşı istiyorlar demek. Yanlış anlama, ticaret değil.

Cezaevi, mahallemizin yıkık dökük binalarından biriydi. Ondan bahsederken hiçbirimiz yabancılık çekmiyoruz. Benim evimin salon penceresi cezaevine bakıyor. Bazen kaçıyor muhabbet kuşları. Dikenli tellere dökülüyorlar. Nereye gitsin hayvan! Mahalleli bile bu kadar sahiplenmişken hapsedilmeyi, kimi inandırsın kendine? Telefonum çalıyor. “Anne nerede kaldın ?” diyor büyük.  “İkizlerin midesi bulanıyor. Sarmaları pişirirken üzerine ağırlık yapsın, açılmasın diye pirinç havaneli koymuşsun. O mu bulandırdı midelerini acaba?” diyor. Sonra sessizlik oluyor. “İnanamıyorum sana anne! Benim midem de ondan mı bulanıyor? Öğlen evden yemek götürmüştüm.”

Kaldırımda yürürken olduğum yerde bacaklarım çözülüyor. Gözlerim kararıyor. Düştüğüm yerde arabaların yanımdan geçip uzaklaştığını duyuyorum. Bir de dolmuştaki oğlanın okuduklarını. Kelimeler kulağımdan döne döne aklıma düşüyor.

Güçlükle soluyorum. Boğazım yanıyor.”

 [Kurtuluş inmekte mi? Hayır, düşersem bilmeden düşeyim.]

Eşim sağ ilerimdeydi; gittikçe yabancılaşıyordu. Kendi kanatlarım bile. Güneş bir kavak boyu kalmıştı denize. “Boyuna düşüyorlar.” Birden karayı gördüm. Bağırdım. Başkaları da bağırdı. Telaşla uçuyordum. Kara yaklaşıyordu. Yaklaştı. Kumsala yüzlercesi inmişti benden önce, sere serpe. Sırtımdaki yaratığı duymuyordum artık. Kanatlarımı, bacaklarımı koyverdim.  Aralarındaki bir boşluğa indim, tökezledim. Doğruldum, ağzımdan kumlar dökülüyordu, bacaklarım bitkindi.

[Duramayacak mıyım? Olmaz bu, olamaz! Düşmemem gerek, ayakta kalmam gerek.]*

*Alıntılar Yusuf Atılgan’ın “Yük” adlı öyküsünden.

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.