Pınar Özlem Tokelli’nin Aziz Hatırasına, Derin Bir Saygı ve Özlemle(II. Bölüm)

“Bu bölümde Pınar’ın feminist yönünden bahsetmek istiyorum.”

Toplumsal cinsiyetin her toplumda olduğu gibi Türkiye toplumunda da kadına ve erkeğe yüklediği roller çok uzun yıllardır tartışılagelir. Referans noktaları muğlak olan kadınsı roller ve erkeksi roller arasında sıkışan ve bu sıkışmışlık psikolojisi içinde kendisini bulmaya çalışan, özgün karakterli kadın ve erkekler beklentilerin dışında sergiledikleri tutum ve davranışlarından dolayı toplumun belirli bazı tepkilerine maruz kalırlar. Kişinin kendisini bulması, tutkularını, yeteneklerini, hayallerini ve düşüncelerini yaşamının içinde var edebilmesi çok ciddi bir bedel ister zira. Kabul gören, onaylanan, her gün, “Toplumun öngördüğü şekilde yaşamanın çok daha doğru olduğu” fikrinin yaygınlaşması için çaba sarf edilen bir atmosferde “Ben farklı düşünüyor ve dolayısıyla sizden farklı yaşamak istiyorum.” diyen kadın ve erkekler zorlu bir yolculuğun içinde bulurlar kendilerini. Ancak kendisine ve biricik hayatına saygısı olan kadın ve erkekler bu zorlu ama kutlu yolculuktan asla vazgeçmezler. Dinlenilmek, anlaşılmak, bir diyalog kurmak isterler. Ve maalesef bu istekleri çoğu zaman bir karşılık bulmaz.

Batı’da feminizmin neşet ettiği sosyal yapıyı bilenler, feminizmin özünün; kadına dünyaya geldiği andan itibaren hak ettiği insanca yaşama, kendini gerçekleştirme, en az erkekler kadar toplumsal alanlarda söz sahibi olabilme gibi hakların ikâmesi için ortaya çıkmış olduğunu teslim ederler. Yani kadın şunları haykırır: “Ben buradayım ve hiç bir yere gitmiyorum. İnsanım, saygı duyulmak istiyorum. Varlığımı hiç kimseye ispat etmek zorunda kalmak istemiyorum. Benim de bir benliğim var. Onu keşfetmek ve gerçekleştirmek istiyorum. Toplumsal cinsiyetin bana biçtiği rollerle çakışabilecek özelliklerim olabileceği gibi onları aşan özelliklerim de olabilir. Bunun kabul edilmesini ve bana saygı duyulmasını bekliyorum. Biricik hayatımı nasıl ve ne şekilde geçirme konusunda ilk önce benim tasarruf hakkım vardır. Yetişkin bir bireyim. Kendi kararlarımı kendim verebilirim. Akla gelebilecek her alanda fırsat eşitliğinin sağlanmasını istiyorum. Kız olarak dünyaya geldiğim için eğitim hakkımın elimden alınmasını istemiyorum örneğin. Aynı işi yaptığım erkek iş arkadaşlarımdan daha az maaş da almak istemiyorum. Ya da iş başvurularında ismim kadın ismi olduğu için daha yeterliliklerim dikkate alınmadan başvurumun çöpe atılmasını istemiyorum sonra.”

Yukarıda yazdıklarım benim yıllar içinde Pınar ile olan bu tarz diyaloglarımız ışığında onun feminizmden ne anladığını, bu akımı nasıl yorumladığını hissettiğim-bakınız bildiğim demiyorum-unsurlardan oluşuyor. Ki ben de bu yaklaşımları son derece önemsiyor ve onaylıyorum.

Ayrıca Pınar hukukçu sıfatıyla, “Evli Kadınların Hukuki Durumları İle İlgili Yenilik ve Değişiklikler” isimli ödül almış bir eser yazmıştır. İlgilenenlere duyurulur.

Bir de bu postun altına Pınar’ın açmış olduğum “Sanal Panel Tartışma” platformlarına hukukçu sıfatıyla katıldığı linkleri de iliştireceğim ki onunla ilgili her şey bir post altında toplansın. Ve istediğim zaman onu tekrar okuyabileyim.

Aramızdaki hukuk onun bana, “Beni istediğin post için etiketleyebilirsin Fatma. Böyle bir ortamda bulunmaktan dolayı onur duyarım!” demesine imkân veriyordu. Bu konuşmadan çok çok daha önce Pınar da benden “Okulsuz Anneler” grubunda daha sık yazmamı rica etmişti. Ben de bundan onur duymuş ve onun bu isteğini yerine getirmek için elimden gelenin fazlasını yapmıştım. Eğer “Okulsuz Anneler” diye bir grup olmasaydı belki de ben Pınar’ı hiç tanıyamayacaktım. Sonra gruptaki onca güzel insan ve anne de hayatıma giremeyecekti. Grubun mozaik bir yapısı vardı. Aklınıza gelebilecek her türlü yaşam biçimi ve dünya görüşünden anneler orada toplanmıştı. Öğrenmeyi, araştırmayı, sorgulamayı, düşünmeyi seven birçok anne… Böyle annelerin yetiştireceği “insanların” dünyasını düşündükçe heyecanlanmamak elde değildi. Pınar’ın aramızdan ani ayrılışı onu tanıyan herkesi derinden üzdü. Böylece sanal mecranın aslında sanıldığı kadar duygudan, samimiyetten, sahici insan ilişkilerinden çok da uzak olmadığını bir kere daha anlamış olduk. Hiç yüzünü bile görmediğimiz bir insanın arkasından günlerce gözyaşı döktük. Onun hakkında sosyal medyada içtenlikle yazılmış yazıların ardı arkası kesilmedi. “Ne çok sevmişiz Pınar’ı”  bunu bir kere daha anlamış olduk.

Bu yazının konusu Pınar’ın kaç yaşında Hakk’a yürüdüğü ya da nedeni ya da geride kaç tane çocuk bıraktığı değildir. Lütfen bu konulara dair soru sormayınız. Bunları bilmek size bir şey kazandırmaz ama son güne kadar dilinden duasını eksik etmediğini çok yakın bir arkadaşından bildiğimiz Pınar’ın ruhuna-eğer elinizden geliyorsa-bir Fatiha okumanız çok şey ifade edebilir. Anlayışınız için teşekkür ederim.

Son olarak Pınar’ın 8 Haziran 2018’de “Unschool-Homeschool Türkiye” sayfasına bırakmış olduğu aşağıdaki yazıyı buraya da almak istiyorum. Bu yazı hem okulsuzluğun ne olduğu konusunda ciddi bir fikir verebilir hem de Pınar’ın insan ilişkilerine ne kadar önem verdiği hakkında bir ipucu verebilir.

#okulsuzgünce

“On gündür şehir dışındaydık. Akraba ve arkadaş ziyaretleri yaptık. Kızım büyük hayal kırıklığına uğradı çünkü yazın bizim evde keyifle oynadığı arkadaşlarından hiçbiri suratına bile bakmadı. Hepsi ekran ile ilgilenmek istediler. Kızım sıkıldığında da misafirliğe gittiğimiz kişilerin tek yaptıkları kızıma çizgi film açmak oldu. Oğlum üç buçuk yaşında olduğundan kendi kendine oynuyor, karşıdakinin oyuna katılıp katılmamasını önemsemiyor ama sekiz yaşındaki kızım arkadaşları ile oynamak istiyor. Arkadaşları ise ya tek gözleri telefonda oynadılar ya da direkt ellerine İpad alıp, hiç oynamadılar. Bunu nasıl yorumlayayım bilemedim. Ya çocuklar okulda yaşıtları ile oynamaya doymuşlar da eve geldiklerinde işten dönen yetişkinler gibi yorgunluktan ekran karşısında dinleniyorlar ya da okula giden çocuklar oyun kurmayı unutuyorlar. Zira çoğunun odasında oyuncak yoktu, en fazla kutu oyunu vardı ama bebek, araba, oyun evi vs hepsi toparlanıp kaldırılmış, yerine çalışma masası konulmuş. Mesajı açık, “Sen artık çocuk değil, öğrencisin!”

Ben de sinirlendim. Zira o çocuklar bizim evimizde iken biz onların mutlu olması için elimizden her geleni yapıyorduk. Oysa gittiğimiz evlerde amaç hep çocukları ayakaltından kaldırmak oldu. Hep başka odaya yönlendirildiler, ekrana bakıp hareketsiz kalmaları teşvik edildi. Hangimiz misafirimiz geldiğinde tv açıp karşısına oturtuyoruz. Misafirle sohbet edilmez mi? Misafire ilgi gösterilmez mi? Aileler en fazla “Canııııım, Ahmet seninle oynamıyor mu?” dediler. Bir teki bile, “Oğlum Ahmet, misafir geldiğinde bak böyle sohbet edilir, böyle mutlu edilmeye çalışılır. Gelin beraber misafire tabak hazırlayalım, hep beraber çay içelim.” filan demedi. Ahmet öyle elinde iPad, yatağına uzandı, benim çocuklar tv karşısına oturtuldu. Ben de bir iki saat sonra kalktım tabii.

Neyse bu arada güzel şeyler de oldu. Kızım çarpım tablosunun ikilerini ezberlemiş kendi kendine. Biliyorum yaşıtları tüm tabloyu ezberlediler. Okumayı da yaşıtlarından bir sene sonra öğrenmişti kızım. Ama kendi kendine ve hazır olduğunda öğrendi. Şimdi yaşıtlarına zorla kitap okutulurken kızım, “Zorla kitap okutulur mu, kitap okumaz zaten eğlenceli!” diyor. İnşallah ileride matematik konusunda da aynı şeyi düşünür. Bu arada ablasını dinleyen üç buçuk yaşındaki oğlum da sayılar konusunda atak yaptı. Elimle altı işareti yaptığımda “Beş ve bir” diyor. On parmağımı gösterdiğimde “Beş ve beş” diyor. Bir sonraki hamlesinin toplama işlemi olacağını tahmin ediyorum. Bu arada bir gün bana “Mandıra Filozofu” filmindeki filozof kelimesinin ne anlama geldiğini sordu. Ben de varoluşsal sorunları saydım birkaç tane. Sekiz yaşındaki kızım, “Ben de benzer şeyler düşünüyorum. Mesela hep aklıma ben nasıl bir varlığım sorusu geliyor. Nasıl elimi ayağımı oynatabiliyorum, nasıl konuşabiliyorum diye düşünüyorum. Cevabını bulamadım henüz!” dedi. İşte bunlar hep zaman fazlalığı…

Sonra bir gün de “Anne, bence insanlar insan olmayı sevmiyorlar. Yani insan doğasından hoşlanmıyorlar.” dedi. Anlayamadım tabii. “Mesela birisi saçımın dibi beyazladı, boyamam lazım orayı diyor. Saçın beyazlaması normal ama o bundan hoşlanmıyor, insan doğasını sevmiyor!” diye açıkladı. Ben de “Öleceğini bilen tek canlı insandır. Ve insan ölümden korkar. Yaşlılık da ölümü hatırlattığı için yaşlandığını gösteren izleri yok etmek ister.” dedim. “Ama bu çok saçma, ölümden neden korkulur ki? Öldüğün zaman zaten bunu bilmeyeceksin ki, ölmüş olacaksın!” dedi. “Vay be!” dedim. Epikür’ün ünlü sözünü sekiz yaşında keşfetti çocuk!

“Ben varsam ölüm yok, ölüm varsa ben yokum!”

“Okulsuz eğitimin topluma faydası nedir?” diye bir soru vardı. Okulsuz eğitim ile düşünen, düşünmesi teşvik edilen, düşünmeye vakti olan bireyler yetişiyor. Bence bu bile başlı başına yeterli…

(Bu arada yanlış anlaşılmak da istemem, ekrana kesinlikle karşı değilim. Benim kızımın da kendisine ait telefonu, İpad’i var. Önemli olan, neyi, nerede, ne kadar kullanabileceğini öğrenmesi! Onun için de örneğe ve yönlendirilmeye ihtiyacı var elbette.)

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.