Kadından Kadına

Kadın olmak XIX. yy da da zordu, bugün de zor… Eşiyle bilimsel çalışmalarına devam eden Marie Curie şanslı olanlardandı. Kızı Irene’yi kucağına aldıktan sonra en büyük destekçileri ablası ve eşinin ailesiydi. Onların yardımıyla ara vermeden çalışmalarına devam edebildi. Kocasıyla birlikte yaptıkları çalışmalar için Nobel Ödülü’ne aday gösterilmek istendiklerinde kurul kadın olduğu için Marie’nin adına ödül vermeyi reddetti. Kocası Pierre “tamam” deseydi ödülü kendi adına alabilirdi. O ne yaptı? Eşinin adı geçmezse ödülü kabul etmeyeceğini söyledi. Kurul üyeleri mecbur kaldı Marie Curie ismini yazmaya ve biz bugün bu ismi Nobel Ödülü alan ilk kadın olarak biliyoruz. Ödül aldı almasına ancak ilk Nobel’ini aldığı törende kadın olması sebebiyle konuşmasına müsaade edilmedi. Konuşmayı eşi Pierre yapmak zorunda kaldı. Pes etmedi; akademik yaşamda kadınlara fırsat sağlama amaçlı kurulan “Curie Vakfı”nın kuruluşunda aktif rol aldı.

Peki, Einstein’ın karısı? Adını bilmeyiz çoğumuz. Ljubljana Üniversitesi fizik profesörü Dord Krstić “Mileva & Albert Einstein: Their Love and Scientific Collaboration” isimli kitabında o zamanlarda kadınlara yönelik yaygın önyargı göz önüne alındığında, bir kadının ismiyle birlikte yayımlanan bir yayının yeterince ciddiye alınmayacağı bilindiğinden, aslında Mileva’nın olabilecek kimi çalışmaların sadece Albert Einstein imzasıyla yayımlandığını öne sürüyor. İkilinin mektuplarının eserin temelini oluşturduğu “Einstein’ın Karısı” isimli kitapta ise Mileva’nın dayanışmacı potansiyeliyle, Einstein’ın çalışmaya yoğunlaşması hususunda en büyük destekçisi olduğunu da görüyoruz. Albert mektuplarında, “izafi hareket üzerine yaptığımız çalışma” gibi ortak çalışmaya işaret eden ifadelere de tekrar tekrar yer veriyor. Biz buradan Mileva’nın Albert’ın gelişimine ciddi anlamda katkı sağladığını görüyoruz. Ancak eşiyle birlikte yürüttüğü çalışmalarından, engelli doğan çocuğunun bakımı uğruna vazgeçiyor. Kariyerini feda etmek zorunda kalıyor. Bu onun tercihiydi elbette ve derin bir saygıyı hak ediyordu. Oysa o Albert’ın yeteneğini fark edenlerin belki de ilkiydi. Hem motivasyon kaynağı hem de en büyük yardımcısıydı. Kendi adı geçer de yapılan çalışma ciddiye alınmaz diye çalışmalardan kendi imzasını çekmesi yeterince tanınmasını da engellemiş oldu. Erkek egemen bilim topluluğunda, ön yargı duvarlarına çarpan Mileva’nın sesi böylece kısılmış oldu.

Toplumda Pierre gibi ahlaki seviyesi yüksek, öz güvenli erkeklerin, eşlerinin yanında sağlam bir dayanak olarak bulunmasının; erkek egemen toplumda kadının işini bir nebze olsun kolaylaştırdığını görüyoruz. Mileva gibi fedakâr kadınların da varlığı ortada. Ancak acı olan ne biliyor musunuz? Kadının kadına olan karşıtlığı… Kraliçe Victoria İngiltere’sinde kadınlara hak isteyenlere en karşı ismin yine bir kadın olan Victoria olması gibi… Oysa kadının hemcinsiyle empati kurabilmesi daha kolay olmalıydı…

XX. yy’dan çarpıcı bir örnek daha sizlere. Ortadoğu tarihi ile ilgilenenler iyi bilirler Gerthrude Lowthian Bell ismini; “Ortadoğu’da sınırları çizen kadın” olarak. XIX. yy Victoria İngiltere’sinde, Türk-İngiliz ilişkilerinin sıcaklığını kaybettiği, kin ve nefret söylemlerinin doruğa ulaştığı bir dönemde dünyaya geldi. Babasının maddi gücü yerindeydi. Daha da önemlisi kız çocuklarının eğitimine önem veren, eğitimli ve ileri görüşlü bir üvey annesi vardı; Floransa Oliffe… O yüzden diğer kız çocuklarıyla kıyaslandığında oldukça şanslıydı. Şansı, paradan çok bu kadındı. Bitmek bilmez bir merakı ve öğrenme isteği de vardı. İngiltere’de Red Barns’ta tutucu toplum yapısına direndi. Kraliçe nezdinde bile “kadının en mühim görevi çocuk doğurmak ve iffetini korumak”tı. O koşullar altında, erkeğin ve hatta -kadın-ın yadırgama, kınama ve engelleme hamlelerini başarıyla savuşturarak, eğitim hayatına da cemiyet hayatına da dâhil oldu, varlığını kabul ettirdi.

Erkeklerle eşit koşullarda yaşamak istiyordu. Özgürlüğüne düşkündü ancak o günün koşullarında bunun için gereğinden cesur davranması gerekiyordu, öyle de yaptı. O özgürlüğü arzularken, ilginçtir ki diğer taraftan birey olduklarını Kraliçe’ye kabul ettirmek isteyen, daha fazla hak isteyen diğer kadınların oy kullanma taleplerine karşı tavır almıştı. Süfraj hareketini (kadınların seçme ve seçilme hakkını savunan hareket) protesto eden bir derneğin genel sekreterliğini yürütmüştü. Oysa geçmişte okul yıllarında, kadınların oy kullanma hakkını savunan ateşli konuşmalar yapmıştı. Bu bir çelişkiydi ancak bu çelişki onun kişisel düşüncelerinden ziyade devletçi çizgide hareket etmesiyle ilgiliydi. XX. yy başlarında devleti adına Ortadoğu’da gerçekleştirdiği -fedakârca- çalışmalarının karşılığını, kadın olduğu gerekçesiyle ya hiç alamadı ya da aldığı para yaptığı hizmeti karşılamadı. Görev tanımı tartışma konusu oldu. Neyse ki babasının gönderdiği harçlıklar vardı…

Aynı dönem figürü Thomas Edward Lawrence ismini tarihle ilgilensin, ilgilenmesin çoğu insan bilir. Oysa Bell’den daha güçlü ve etkili değildir faaliyetlerine ve donanımına bakıldığında. Lawrence bilhassa gazeteci Lowell Thomas’ın yazdıkları sayesinde Hollywood tarafından keşfedildi. Aslında efeminen ve ürkek bir yapısı vardı. Ancak sinema sektörüne bir kahraman gerekiyordu. Yazılan senaryo onu Arap ülkelerini özgürleştiren insan mevkisine bir çırpıda yükseltiverdi. ( Lawrence of Arabia 1962 yapımı Oscarlı film) Bell ise unutulmaya yüz tutmuş bir figürdü. Ta ki Sykes-Picot anlaşmasının 100. yılında, bir kadının casusluk ve idealizm eksenindeki hikâyesi sinema sektörüne cazip görünene kadar. XXI. yy da böyle bir yapımla izleyici karşısına çıkmak anlamlı olacaktı. Böylece çekildi Werner Herzog’un yönettiği, başrolünü Nicole Kidman’ın oynadığı “Çöl Kraliçesi” filmi. Yıl 2015… Film 2016 da Türkiye’de de gösterime girdi. Beklenen etkiyi yaptı ve Bell ismi dünya kamuoyunun hafızasına işlendi.

Örnekleri çoğaltabilir, alt alta koyabilir, beğeniler toplayabiliriz. Yazılıp-çizilenlerden bir çıkarım yapıp insan yanımıza katkı sağlayamıyorsak; dahası dönüp etrafımızı şöyle dikkatlice gözlemlediğimizde bakış açısı, hayata karşı duruş, kimliğine-kişiliğine sahip çıkma anlamında bir fark yaratmıyorsa tüm bunlar, nafiledir tüm çabalar. Kadının erkekle, ataerkil düşünce yapısıyla mücadelesi hepimizin malumudur. Bunu yaparken verilen mücadelenin kutsanmasıyla öz eleştiriden kopmamız belki en büyük handikabımız oldu. Hatta meseleyi cinsiyetçilik bağlamında çözmeye çalışmak bir tıkanmaya da sebep oldu aslında. Kadının kadınla olan münasebetine yeterince odaklanamadık. Oysa Kraliçe bile olsa geliniyle çekişme yaşamaktan kaçınmayan kayınvalide figürü de vardı hayatın içinde, mobing uygulamaktan kaçınmayan patroniçe de, birbirini çekemeyen elti de, yuva yıkan kadın da… Özgüveni düşük kadının bakışlarının adresi yine hemcinsiydi. Potansiyel rakipti baktığında gördüğü. Ruhen öyle bir hırpalanmalıydı ki boyunun ölçüsünü almalıydı. Ego devreye girdiğinde kadın kadına destek değil basamaktı ancak. Üzerine basıp, başı ezilesi türden. Ahvalimiz buyken kadın olarak; kadın hakları, kadına saygı söylemlerimiz nasıl da eğreti ve samimiyetsiz.

Kadın, kadını “ama”sız, “fakat”sız anlamadığı sürece XIX. yy da kalmışız, XXI. yy ı deneyimlemişiz, fark eder mi gerçekten?

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

1 thought on “Kadından Kadına”

  1. Çok güzel açıklamışsınız her şeyi.. Thomas Hobbes’ın “İnsan insanın kurdudur.” sözü de akıllara geliyor haliyle. Bizler birlik olup karşıtlıklarla savaşmalıyız, bizi kötü düşündürene yönelmeliyiz. Elimize bu silahı verenler için birbirimizi vurmak yerine bu silahı gömmeliyiz XIX. yy a. Birçok kişinin bu görüşte olduğunu düşünmekle beraber aynı kişiler olarak görüşlerimizi diğer insanlara bildirmeliyiz, bildirmeliyiz ki amacımıza ulaşalım. Ellerinize düşüncelerinize sağlık. 🙏

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.