Dımbar Rasim

Orta mahallede sıvası dökük, kiremitleri kırık, çatısından yağmur damlalarının içeri düştüğü, dizeme aralıklarından üfleyen rüzgârın yazları serinlik, kışları kar taneleri bıraktığı ama hep havadar olan tek katlı, derme çatma, ahşap sarayında yaşardı Rasim Dayı. Kendisi yoksul, gönlü ise engin mi engin… İşte bu sebepledir ki dışarıdan virane olan bu ev, onun başını sokacak bir yer olduğuna şükrettiği bir mutluluk sarayıydı. Çoktan yüz yaş dişini çıkarmış olan anacığı Zeynep Nine de hâlâ ona can yoldaşıydı. Kocası Balkan Savaşı’na gitmiş bir daha haber alınamamıştı kendisinden. Çok metanetli, çok sabırlı ve çok müşfikti Zeynep Nine. Ama bir cümlede gavur kelimesi geçer geçmez dimdik kasılır, gözlerinden öfke alevleri yayılırdı. Bunu bilen öğretmenlerimiz milli bayramlarda fener alayımız onun kapısının önünden geçerken İzmir Marşı’na başlatır, Zeynep Nine de hazır ol vaziyeti alarak gözleri yaşlı: “Bunlar çok gavur kırar” diyerek bize el sallardı. Tanığı olduğu bütün o savaş dönemi, ona milli egemenlik ve milli şuurun ne kadar önemli olduğunu öğretmişti ve belki o da gayriihtiyari de olsa bu şuuru bize göstermek istediği için, beyaz yakalı, kara önlüklü, lastik ayakkabılı kırk kadar ilkokul öğrencisine karşı selama dururdu. Evet, aramızda doksan yıllık zaman farkı vardı ama o, minicik yüreklerimizi sıcacık avucuna alıverirdi. Zeynep Nine bizi izlerken yere daha kuvvetli basar, marşımızı da daha bir gür söylerdik.

Anacığı, asırlık Zeynep Nine de ıhlamurlu bahçede helallik alıp suskunlar yurduna geçince çok mu çok ağladı Rasim Dayı. Öyle ya, her gidiş erkendi zaten. Yalnızlık sarıp sarmalamıştı onu. Gündüz neyse ya, hele güneş battıktan sonra… Çok zordu çok. Evde elektrik de yoktu. Gaz lambası ile idare ediyordu işte. Ama Allah’tan ki bataryalı bir radyosu vardı ve onun her şeyiydi. Hele bir de sevdiği türkü çıkmışsa sesini sonuna kadar açar, muhtemelen sevincine Halim Bey’leri ve Zeyca Nineyi de ortak etmek isterdi.

O gün sabah günün ilk ışıklarıyla uyandı Rasim Dayı. Topal Memet’in sığırları için yonca biçmeye gidecekti. Tel dolabında yarım topak keşten başka yiyecek yoktu. Bir de Ametler’in Kadirye Hala’nın getirdiği iki patatesli ekmekten biri… Uzun bıçağının ucuna taktığı keş parçasını maldızdaki alevli közlerin üzerine uzattığında pişmiş keş kokusu yayıldı ortalığa, ağzının suları akmaya başladı şimdiden. Aza kanaat, azla mutluluk örneği buydu işte. Derken Tefariye Hala’nın seslenişini duydu, o da yarım bakraç süt getirmişti. Deme artık keyfine… Tanrım rızkın ne kadar bol, diye şükretti.

Karnı tok, sırtı pek, omzunda tırpan, bacalık kurumu ile boyanmış saçlar, başında köyde sadece onda olan siyah fötr şapka, boynunda  Beycikli sevdiceğinin başından alıp kaçtığı poşu, ayağında sarı çizmeler ile bahçenin yolunu tuttu Rasim Dayı. Çit kapısına doğru ilerlerken üç dört muzip çocuk takıldı peşine… Başladılar onun lakabıyla alay etmeye: “Dıp dıp dımbar, ağzın sanki hanbar…” Her şeye karşı sevecen olan Rasim Dayı’yı tek bu sözcük çıldırtıyordu: Dımbar. Ve “La havle vela”yı çekip yine de sabretti. Çok üzüldüğünü fark eden çocuklar da seslerini kesip uzaklaştılar. Yeni sürülen tarlalardan gelen taze toprak kokusunu içine çekti, biraz sakinledi, hiçbir şey keyfini kaçırmamalıydı bugün.

Şimdi Aşıklar’ın eriklerinin karşısında, çayın hemen bitişiğindeki bahçede Rasim Dayı. İki evlek yonca biçmiş, biraz nefeslenmek için yarın kenarına oturmuş, bacaklarını aşağı sallandırmış, sırtını da söğüt ağacına vermiş. Bir yanında  küçük tahta su fıçısı, bir yanında yine radyosu, nazlı nazlı akan suyu, sudaki çay balıklarını izliyor. Hiç hayale dalmadan, hiç geleceği düşünmeden, şimdinin hakkını veriyor.

Bizim onu izlediğimizin farkında sanki. Bize cevap verircesine mırıldanıyor, “Zaman Tanrı’nın bize bahşettiği sayılı kalp çarpıntısından başka nedir ki zaten… Her birimizin zamanı da başka başka. Önemli olan her bir çırpınışın kadrini bilmek, her bir çırpınışın şükrünü eda edebilmek ve vakti verenle hemdem olabilmek…” diye kendisiyle konuşuyordu Rasim Dayı. Kendi çırpınış sayısının ne kadar az kaldığını bilmeden…

“Kimseler garip olmasın

Yalnızlık odunda yanmasın

Çektiğimi kimseler bilmesin

Şöyle garip bencileyin”

 

Zaman: 31-01-2021

 

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

2 thoughts on “Dımbar Rasim”

  1. Ocak ayında yazdığınız öyküden sonra bunu da okumak beni mutlu etti. İçerik ve üslubunuzda keyif veren, yormayan, bir şeyler bulduran bir taraf var. Kaleminize sağlık.

  2. Tebrikler.. Köy hayatımızın artık neredeyse unutulmaya yüz tutan kavram ve deyimlerini masum bir hikâye ile günümüze gayet sade ve samimi ama akıcı bir edebi üslupla aktarmışsın Sinan kardeşim. Eline, yüreğine ve gönlüne sağlık…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.