Biz Osmanlı’ya Neden İsyan Ettik?

                                                                                  Ali Eynir[1]

   Ürdün Kralı I. Abdullah’ın hatıratı… Türklere isyan eden Şerîf Hüseyin’in oğlu… Hatıratta Abdullah, Osmanlı’ya neden isyan ettiklerini kendi nokta-i nazarından anlatmaya çalışıyor. Tabii hatıratlar subjektif olduğu için nefs-i müdafaa reaksiyonuyla yazılır. Bu da böyle bir eser. Türkiye’de bu isyan hareketi daha çok Arap ihaneti olarak algılandığı için bu olaya karşı tarafın (Arab’ın) gözüyle çok da bakılmamıştır. Bu eser, isyana önderlik eden bir Arap Kralı’nın gözüyle Arap isyanına bakmamızı sağlaması açısından kıymetlidir. Bu eseri okuyan dilerse Kral Abdullah’a hain ya da kahraman diyebilir. Benim için Kral Abdullah ve babası Şerîf Hüseyin ne hain ne de kahramandır. Buna ben karar veremem. Kahramanlık ya da ihanet kişiden kişiye değiştiği için bu gibi insanlara hain ya da kahraman dememeyi yeğliyorum dedikten sonra Abdullah’ın gözüyle son dönem Türk-Arap münasebetlerine bakalım.

Kitap 4 bölümden oluşuyor:

1.) İstanbul’a Sürgün ve Babamın Emirliği:  Burada çocukluk yıllarını, Mekke’den İstanbul’a mecburî ikametlerini, İstanbul’daki siyasi atmosferi, kardeşleri Ali ve Faysal ile Türkçe derslerini, İstanbul’un güzelliklerini, babasının Mekke’ye emir olarak nasıl seçildiğini anlatıyor. Muhafazakârların iddiasının aksine Abdullah, babasının II. Abdülhamit tarafından Mekke’ye Şerif tayin edilmesine İttihatçıların çok kızdığını, tayinin Abdülhamid’in isteğiyle yapıldığını söylüyor. Zira Şerif Abdülilah b. Muhammed, Mekke emiri olarak atandıysa da görev yerine ulaşamadan vefat etti. Bunun üzerine İttihat ve Terakki Cemiyeti Şerif Ali Haydar b. Cabir b. Abdülmuttalib’i Mekke emiri yapmak istedi.

Şerif Hüseyin’in Mekke emiri olması,  400 yıllık Osmanlı/Türk-Arap birlikteliğinin nihayete ermeye başladığının işaretiydi. Kral Abdullah, satır aralarında din, kitap, peygamber bizim ama önümüzde namaz kılanlar (yani Türkler) daha ne okuduğunu bile anlamıyor diyerek Türk’ün Arab’ı yönetmesini hazmedemediğini belirtiyor. Ayrıca Abdülhamid’in iyi niyetli olup zalim olmadığını, İslam dünyasının son büyük sultanı olduğunu söyleyip, onu Hz. Osman’a benzetir. Kral Abdullah, “Arap demek Müslüman demektir. Eski şaşaalı günlerine kavuşmak, hakları olan hilafeti geri kazanmak onların boynuna borçtu. Büyük Kurtarıcının [Şerif Hüseyin], yanındaki ileri gelen Hicazlılarla birlikte gerçekleştirdiği, âlimlerin desteklediği ve Suriye ile Irak’ın da katıldığı son Arap Ayaklanması [1916], İslâm’ı savunmak maksadıyla yapılmış haklı bir kıyamdı.’’ der. Şunu söylemek gerekir ki Kral’ın hilafet iddiasında bulunmasının mühim bir sebebi de “Halife Kureyşten’dir” hadisidir. Bu, konumuz dışında olduğu için ilgilenenler İsrafil Balcı’nın “İmamlar/Halifeler Kureyşten’dir İddiasının Kritiği’’ adlı makalesine[2] veya konuyla alakalı başka makalelere bakabilir.

2.) Büyük Arap İsyânı: Eserin en mühim bölümüdür. Mc Mahon’la görüşmelerini, İngilizlerle babasının mektuplaşmalarını, isyanın ne zaman ve nasıl başladığını anlattığı, isyanın gidişatı, Arap kabileleriyle Türklere nasıl saldırıp teslim aldıklarını anlatıyor.  Cemal Paşa’ya adeta ateş püskürüyor. Türk karakollarını basıp vahşi Arapların Türk askerlerini süngü ve hançerle öldürdüğünü açıkça söylüyor. Kral Abdullah, Taif’te bulunan Türk komutanın Mekke’deki Türk komutanına yolladığı mektubu yakalamıştır. Araplara hakaret içeren mektuptaki ifadeler kısaca şöyle, “Bu asiler nasıl savaşıyorsa siz de öyle savaşın ve atalarınız olan Âl-i Osman’ı hatırlayın. Emirlerinin uğrunda ölümü göze alarak saldıran şu baldırı çıplak Arapların saldırıları sizi korkutmasın. Sultan ve millet adına bunlarla savaşın. Yeşil, kırmızı, siyah ve beyaz renkli sancaklarını gördüğünüz zaman, toprak altına gizlenmiş yılan gibi Arapları ezin ve hiçbirini sağ bırakmayın.’’ Tabii o zamanın şartlarını düşündüğümüzde bu komutanın böyle sert konuşmasını anlayışla karşılamak lazım.  Bir diğer ilginç olay da Taif Valisi Galip Bey ile Abdullah’ın diyaloğu. Vali, “Fâcia! Kardeştik. Şimdi düşman olduk.’’ der. Buna kızan Abdullah, “Doğrudur. Efendi efendilik makamına dönüyor ve karanlıktan aydınlığa çıkardığı kişilerin elinde esir olmaktan kurtuluyor.’’ diye sertçe karşılık verir. Vali Galip Bey, ‘’Arapların bir gün ayrılacağını biliyordum ama bu kadar hızlı değil’’ deyince, Abdullah, “Mutlak hilâfeti sürdürseydiniz… Millete ve sultana hükmetmek amacıyla icat ettiğiniz meşrutiyet bizi aceleye sevk etti.’’ tarzında bir cevap verir. Bence 1908’de ilan edilen Meşrutiyetin bu isyanla bir alakası yoktur. Hatıratta Fahreddin Paşa’nın teslim oluşu, Kuşçubaşı Eşref’in yakalanması ve Lawrence’in faaliyetlerine de yeri geldikçe değiniliyor. Abdullah, “Eşref [Kuşçubaşı] Bey’in esir edilmesi Mekke’de, Rabiğ ve Yenbu’da bulunan karargâhlarda ve İngiliz mahfillerinde büyük sevinç uyandırdı. Çünkü Eşref Bey kahramanlığıyla meşhur biriydi.’’ der. Medine Müdafisi Fahreddin Paşa, teslim olduktan sonra, Kral Abdullah ve o, arabada giderken lastikler aniden patlar. Araba tamir için beklerken, Kral Abdullah şöyle bir vakayı nakleder:

Bi’r-i Derviş’teki pazardan dönmekte olan iki bedevi yoldan geçiyordu. Biri diğerine “Bunlar kim?” diye sordu. Öbürü “Şu, kralımızın oğlu Abdullah, diğeri de Fahri Paşa olsa gerek” diye cevap verdi. Sonra hemen bize doğru geldiler. Beni selamladıktan sonra ikisi birden, “Bu Fahri Paşa mı?” diye sordular. Ben, “Ta kendisi!” deyince biri Paşa’ya döndü ve “Sen Fahri Paşa mısın?” diye sordu. Paşa “Evet!” diye cevap verince bedevi “Uzat da bir elini sıkayım. Sen bizi aylar boyu Medine’ye sokmayan kahraman ve cesur adamsın” dedi. Paşa elini uzattı ve el sıkıştılar. Paşa daha sonra bana dönüp “Benimle hiçbir alakası olmayan ve benden hiçbir menfaat beklemeyen şu iki adamın söyledikleri, aldığım en büyük ödüldür. Çünkü söyledikleri tamamen gerçektir ve bu şeref bana aittir” dedi. Bu arada gözleri yaşla dolmuştu.

Hatırata göre Rabiğ Şeyhi Hüseyin bin Mübeyrik sonuna kadar Osmanlı’ya bağlı kaldığı için, Abdullah, onu Arap davasına ihanet etmekle suçluyor.[3] Yeri gelmişken, bir hatayı düzeltmek lâzım. Osmanlı’ya isyan eden Abdullah’ın ailesi yani Haşimi ailesi Vahhâbî değildir. Hâşimi ailesinin Vahhâbilikle alakası yok ve eserde Abdullah Vahhabilere nefret ve lanet okur. Ayrıca babası Şerif Hüseyin’i tahtından edip Mekke’den kovan ve Suudi Arabistan’ı kuran Vahhabi Suud ailesidir.

Kral Abdullah, Haşimî ailesine karşı yürütülen bu faaliyette Lawrence’ın parmağı olduğunu iddia eder. Peki Abdullah pişman olmuş mudur? 153. Sayfadaki, “Arap devrimi ve milliyetçi ayaklanmanın bu şekilde neticeleneceğini bilseydik bu devrime karışmazdık ve devrim taraftarlarıyla ilişkimizi keserdik.” ifadelerine bakılırsa, biraz pişman olduğunu söyleyebiliriz.

3.)Ürdün Devleti’nin Doğuşu: Bu bölümde Ürdün’ün nasıl kurulduğunu, hükümetlerini ve kimlerin hangi vazifeleri aldığını anlattığı bölümdür. Abdullah asi biri olsa da Meclis-i Mebusan’dan arkadaşı olan ve 150’likler listesine girip yurtdışına sürülen bizim meşhur Filozof Rıza Tevfik’e de Eski Eserler Muhafızlığı vazifesi verip ona sahip çıkacak kadar dostuna karşı vefalı biridir.

4.)Arap Ülkeleri’nin Hâl-i Hazırdaki Durumuna Bir Bakış: Bu bölümde Kral Abdullah, Tanzimat’ın ilanı ve Kavalalı Vakası’nı ayrılığın ilk işareti olarak görür. Ancak Kavalalı İsyanı’nın aslında Araplarla alakası yok. İttihatçılara eleştiri yönelten Kral Abdullah, onların çok kibirli olmasının, kendilerini beğenmelerinin ayrılığı zaruri kıldığını iddia ediyor. Cemâl Paşa’nın Şam’a gelip zulmünün herkesi korkuttuğu iddiasına ben de katılıyorum. Suriye, Lübnan, Yemen, Irak ve Körfez ülkelerinin siyasi durumları hakkında bilgiler veriyor. Filistin’e Yahudi yerleşimi onu hayrete düşürüyor. Bütün sahili Yahudilerin ele geçirdiğini, kumluk arazileri imar edip sular çıkararak ölü toprağı Cennet hâline getirip Arapları kıraç tepelere sürdüğünü söylüyor. Son sayfalarda Winston Churchill’i övüp hayranlığını ifade eden Abdullah, Allah’ın Britanya ve bütün dünyayı kurtarma vazifesini Churchill’e yüklediğini söyleyerek garip bir iddiada bulunuyor.

Eser, Türk ve Arap Tarihi’nin kırılma noktalarından biri olan Arap İsyanı ve son dönem Osmanlı, İttihat ve Terakki ilişkilerini anlamada çok önemli bir yere sahiptir. Zira eserin sahibi olayın bizzat içinde olup isyanda Türklere karşı savaşan Arap ordusunun komutanıdır. Yeri geldikçe açık konuşmaktan çekinmeyen yazar, bazen kendisiyle çelişmektedir. Orta Doğu okumalarında bigâne kalınamayacak olan bu eserin umarım bir gün tamamı Türkçeye tercüme edilir.


[1] Marmara Üniversitesi, Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü ,  Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi ABD Doktora Öğrencisi, hatipzadeali@gmail.com
[2] https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/260009
[3] Şerif Hüseyin daha sonra ceza olarak İbn Mübeyrik’i zehirleterek öldürtmüştür.

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.