Bahar Şifacısı

Dağ taş ot dolu.

Otları topladım sepetime.

Şifa dağıtayım diye.

Ayıyı sokan arıya sürdüm yoğurdu.

İnek bu işe çok bozuldu.

Sağdım eşeğin sütünü.

Koydum küpün içine.

Sinekler yüzdü sütün içinde.

Oğul otunu padişaha sattım.

Sarayın bahçesinden ısırgan topladım.

Yaramazlık yapanların ağzını dağladım.

Top oynayan pireler,

İp atlayan deliler,

Denizde yüzen develer…

Toplandılar meydana.

Başladılar sırayla masal anlatmaya.

Hepsini dinledim.

Kırk gün baş ağrısıyla gezdim.

Tasımı tarağımı topladım.

Ormanın içine kaçtım.

Ben anlattım, maymun yazdı.

Kalemin ucunu aslana yalattı.

Yazdıklarını kargalar kaptı.

Harfleri karıncalar aldı.

Yoruldum onlarla uğraşmaktan.

Demledim çayımı.

Kattım içine balımı.

Masal çuvalımdan çıkardım bir masal;

Hadi anlatayım da yatın.

Başımı daha fazla ağrıtmayın.

 

Bir varmış bir yokmuş, zamanın birinde ormanın derinliklerinde yaşayan bir bahar şifacısı varmış. Şifacımız bahar aylarında dağ taş demez gezer; tazecik yeşeren bitkileri toplarmış. Her bir bitkinin belli bir zamanı varmış ve hangi bitkiyi ne zaman toplaması gerektiğini çok iyi bilirmiş. Toplama işi bittiği zaman tekrar evine döner, bu bitkilerden ilaçlar yapar; kavanozlarına doldururmuş. O ülkede yaşayan herkes çok iyi bilirmiş bizim şifacıyı. Kim derdine derman arayacak olsa şifacının kapısını çalarmış. Hem insanlara hem de hayvanlara şifa dağıtan bu yaşlı kadın bunun karşılığında kimseden hiçbir şey beklemezmiş.

Ülkenin padişahı o dönem bir hastalığa yakalanmış ve sarayda yaşayan hekimler ne yapıp etseler de padişahın derdine derman olamamışlar. Vezir tüm ülkeye haber salmış. Kim ki padişahın derdine derman olur, onu iyileştirse karşılığında ne isterse yapacağını buyurmuş.

Bu haber bizim bahar şifacısına kadar gelmiş. Kavanozlarını toplayıp sarayın kapısını çalmış. Padişahın derdine derman olmak için geldiğini söylemiş ama onu gören hekimler ve vezir bu kadına itimat edip etmeme konusunda kararsız kalmışlar. Bahar şifacısının üstü başı yırtık, bakımsızmış. Bu hâliyle bir sokak dilencisini andırıyormuş. Padişaha bir zarar verir korkusuyla önce padişaha danışmışlar. Padişah zehri ilaç niyetine içecek durumdaymış ve kadının huzuruna çıkmasını buyur etmiş. Bahar şifacısı, padişahın karşısına geçmiş ve şikâyetlerini sormuş.

“Çok çabuk sinirleniyorum, kafamı toparlayamıyorum, kafamın içinde bin tane karınca geziyor çünkü ve en önemlisi uyuyamıyorum.” demiş padişah. Yaşlı kadın, kavanozlarını açıp bir karışım yapmış ve saray mutfağında bu karışımdan yaptığı çayı kaynatıp biraz soğutup padişaha içirmiş. Padişah çayı içtikten sonra rahatlamış. Siniri geçmiş, kafasının içinde dolaşan karıncalar kaybolmuş ve tatlı bir uykuya dalmış. Sabah olup uyandığında kendini yeniden doğmuş gibi hissetmiş. Bahar şifacısına dönüp: “Dile benden ne dilersen!” demiş.

Bahar şifacısı padişahtan oğlunu istemiş. Padişah bu isteğin karşısında sinirlenmiş.

“Bu ne cüret, sen kim oğlumu istemek kim? Atın bunu zindana!” diye buyurmuş.

Muhafızlar bahar şifacısını zindana atmışlar. Fakat ertesi gün padişahın hastalığı tekrar nüksetmiş. Hekimler yaşlı kadının kavanozlarını açıp içindeki bitkilerden çay yapmışlar ama padişah içtiği o kadar çaydan sonra ne çayın tadını beğenmiş ne de şifa bulmuş. Tam aksine hastalığı daha da ilerlemiş ve üstüne üstlük bir de ishal olmuş. Aradan geçen bir haftanın sonunda şifacı kadını tekrar huzuruna çağırtmış. “Bana yaptığın o çaydan yine yap, seni özgür bırakayım.” demiş.

Fakat bahar şifacısı, padişahın verdiği sözü hatırlatıp, sözünü yerine getirirse ancak o çaydan yapacağını söylemiş. “Ne istersem verecektin. Bana oğlunu ver ben de sana çayı yapıp tam olarak şifanı bulana kadar yanında kalayım.” demiş.

Çaresiz kalan padişah “Tamam.” demiş. Bahar şifacısı her gün padişaha çayını yapmış ve padişah iyileşene kadar sarayda kalmış. Aradan aylar geçmiş ve padişah artık bu çaya ihtiyaç duymadan sağlına kavuşmuş ve hayatı normale dönmüş. Sıra verdiği sözü tutmaya gelince oğlunu yaşlı bir kadına veremeyeceğini anlayıp yaşlı kadını tekrar zindana atmış. Yaşlı kadın, padişahın sözünde durmayacağını anlamış olmalı ki o gün yapılan yemeğin içine farklı bir baharat attırmış. Akşam yemeğe oturan padişah tüm iştahıyla yemeğini yemiş ve o gece sabaha kadar kâbuslar görmüş. Sabah kan ter içinde uyanmış. Gördüğü kâbuslar o kadar gerçekmiş ki padişah uyanmasına rağmen hâlâ o kâbusların etkisindeymiş. Yaşlı kadını zindandan çıkarttırmış ve oğlunu yaşlı kadına vermiş. Padişah, oğluyla birlikte saraydan çıkan yaşlı kadına tek bir soru sormuş: “Bu iyiliğin karşılığında neden başka bir şey istemedin de oğlumu istedin?” demiş.

Yaşlı kadın kendinden emin bir şekilde padişahın gözünün içine bakmış ve ona: “Bunu bir gün anlarsın padişahım. Bekle de gör.” demiş.

Bahar şifacısı, padişahın oğluyla beraber evine gelip tüm bilgisini oğlana öğretmiş. Hangi bitki ne işe yarar, ne zaman toplanmalıdır, hangi bitkiler birbirine karıştırılır ve hangi karışım hangi hastalığa iyi gelir her şeyi öğrenmiş padişahın oğlu. Aradan ne kadar zaman geçmiş bilinmez ama bu geçen zaman içinde padişahın oğlu iyi bir şifacı olup çıkmış. Bahar şifacısı, artık çok yaşlanmış ve oğlanın her şeyi öğrendiğinden emin olduktan sonra tüm işi ona bırakmış. Bir gün komşu ülkenin padişahının kızının hasta olduğunu duymuşlar. Yaşlı kadın, bu iş için oğlanı görevlendirmiş ve ona: “Yaptığın işin karşılığında padişahtan kızını iste ama bunu tüm halkın karşısında iste ki padişah sözünden vazgeçemesin.” demiş.

Oğlan buna bir anlam veremese de kadının verdiği otları alıp padişahın huzuruna çıkmış. “Kızını iyileştirirsem eğer karşılığında kızını istiyorum padişahım.” demiş.

Padişah önce bu duruma çok bozulmuş ama başka çaresi olmadığını, ayın on dördü kadar güzeller güzeli kızının solan yüzünde görmüş. Oğlanın yaptığı karışımlar kızı bir haftada iyileştirmiş ve padişahtan tekrar kızını istemiş.

“Tüm halkın gözünün önünde bana söz verdiniz. Eğer sözünüzü tutmazsanız, halkınız artık size güvenmez.” demiş. Padişah, halkının güvenini kaybetmemek için ona kızını vermiş ve oğlan, kızı alıp bahar şifacısının yanına gelmiş.

Oğlan, padişahın kızına âşık olmuş ve bahar şifacısının bu öngörüsü karşısında şaşkına dönmüş. Kıza âşık olacağını nasıl bilmiş olabilir diye derin düşüncelere dalmış. Padişahın kızıyla birkaç gün bahar şifacısının yanında kalan oğlana bahar şifacısı “Artık gitme vaktin geldi.” demiş.

“İyi ama nereye?” diye sormuş oğlan.

“Evine, sarayına. Senin yerin orası. Ben seni yetiştirmek için aldım yanıma, sen çok iyi bir şifacı oldun ve hayat arkadaşını buldun.”

“İyi ama bunu neden yaptın?”

“Baban kibri, hırsı ve bitmek bilmez istekleri yüzünden hasta oldu. Onun hastalığı istediklerini elde edemediği zaman sıkıntıya girmesiydi. Bu da sonrasında uykusuzluk yarattı. Ona bu hayatta en değerli hazinenin ailesi olduğunu anlatmam gerekiyordu. Onun için seni istedim. O yine hileye başvurdu. Seni kaybedeceğini anlayınca beni zindana attı ve bu defa daha çok hırslandı. Sonra tekrar hastalandı ama sonunda razı oldu. Şimdi baban ailesine dört elle sarılıyor, elinde kalan diğer çocuklarına ve eşine sahip çıkıyor. Diğer padişaha gelince o da babanın topraklarına göz dikmişti ve ailesine zaman ayırmadığı için kızı ince hastalığa yakalandı. Sevgisizlik onu yataklara düşürdü. Ama sen onun yanına gidip yakından ilgilendin ve yaptığın şifalı ilaçların içine sevgini kattın. Padişahın kızı bu sevgi sayesinde kendini çabuk toparladı. Şimdi iki padişah dünür oldu ve artık aralarında toprak kavgası olmayacak. Birisi oğlunu, diğeri de kızını kaybetmenin üzüntüsü içinde ve şimdi daha iyi anladılar ki yapılan her işin bir karşılığı mutlaka olmalı. Bu karşılık bazen parayla ölçülemeyecek kadar değerlidir. Size kavuştukları zaman hırslarını bir kenara bırakıp size sevgiyle sarılacaklar.” demiş.

Artık oğlan her şeyi daha iyi anlamış. Gönlünün sultanıyla beraber kendi sarayına dönecek ve hem şifacı olarak hem de sevginin ne kadar önemli olduğunu tüm dünyaya duyurarak yaşamına devam edecekmiş. Şifacı kadın, oğlana bir mendil uzatmış.

“Bu mendili babana ver.” dedikten sonra oğlan ve kızla vedalaşmış.

Gönlünün sultanıyla beraber sarayına giden oğlan, padişahın huzuruna çıkıp olan biteni anlatmış. Elindeki mendili babasına uzatıp, onu şifacı kadının yolladığını söylemiş.

Padişah mendili açtığında içinden çıkan ota şaşkın şakın bakmış ve oğluna bunun ne olduğunu sormuş.

“Bu ot seni iyileştiren ot baba. Bu otun bir adı yok ve şifacı, bu ota senin bir isim vermeni istedi.” demiş.

Padişah, ota uzun uzun baktıktan sonra: “Ben bu ot sayesinde şifa buldum ve bu ot sayesinde oğlumun, ailemin ve sevginin bu dünyadaki her şeyden daha kıymetli olduğunu öğrendim. Bahar şifacısı bana bu ot sayesinde hem sağlığımı hem de oğlumu geri verdi. Bu otun adı bundan sonra oğul otu olsun.” demiş.

O günden sonra bu güzel ve şifalı otun adı ”oğul otu” olmuş.

Her kim ki strese girer, uykusuzluk problemi çekerse oğul otu kaynatıp içermiş. Her kim ki bu masalı okursa bu dünyadaki en büyük zenginliğin aile olduğunu bilirmiş.

Dünür olan iki padişah o günden sonra huzur ve mutluluk içinde yaşamışlar. Ülkelerinin topraklarında torunları koşup oynamış ve o günden sonra padişahlar ferman buyurmuşlar: “Bundan sonra bu otun adı oğul otudur ve bu dünyadaki en büyük hazine ailedir. Hazinenizi gözünüz gibi koruyun ve onları sevgiyle besleyin.”

 

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

2 thoughts on “Bahar Şifacısı”

  1. Geçen günlerde bir arkadaşım ile dergiye gelen içerikler hakkında konuşurken masal formunun azlığından bahsetmiştik. Görmek tebessüm ettirdi. Kaleminize sağlık.

  2. Öncelikle Kadran dergisine ve ekibine çok teşekkür ediyorum. Masallar çocuklarımızın hayallerini sınırsız yapar, çocuklar kadar büyüklerin de eksiğidir aslında. Masalla kalın 🤗

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.