Kurbağa

                                      Bir yanlışlık olacak.

Ya kendi duygularınızı yanlış anladınız

 Ya Oblamov’u

Ya da aşkı!

Kurbağanın bacağına bastım. “Yürü,” dedim kendime. Niye üzülüyorsun ki kurbağanın kopan bacağına? Yeniden çıkar.

Yağmur suları yolun orta yerinde oluşan çukura birikmiş. Küf sarısı çukurda larvalar yüzüyor. Üstünden atlayıp yürüdüm. Suyla başlayıp karada devam eden garip, iki yaşayışlı hayat sıkıntısı var bu kurbağaların.

Çimento çuvalını iki kat yüklenmem gerek. Atletimin üstünde hanımın ördüğü gri süveter var. Sıkı tembihlemişti “çıkartma sırtından” diye. Adım attıkça yünün tuttuğu su, sırtımda çimento ile  karılıp ağırlaştı iyiden. Koluna hayalimdeki iki bileziği alabilseydim benim de onu nasıl düşündüğümü bilirdi. Onu düşündüğümü göstermem için yün örgüler öremem ki!  Altın bilezik de olacak gibi değil. Böyle işler zaten hesap götürmez.

Karşı inşatta da bizim çocuklar var. Çalışmaya komşu köylerden birlikte geldik. Mustafa birazdan öğle yemeği için toplar arkadaşları. Herhalde yine bahçıvandan aldığımız karpuzla menemen yeriz. Güneş   de yemek vaktini çağırır gibi tam tepede. Kenarları kahverengi kalın şeritli mendilime su verip uçlarını düğümlesem, başıma sıcağın teneke teneke dökülmesi kesilecek. Çimento çuvalının sırtımdaki büklümü altında gözlerim yerdeki sönmüş kibrit ve tellendirilip bitmiş sarma sigara izmaritlerini sürüyor.

Çuvalı ayaklarımın dibine bırakmadan önce destek vermek için az yana açtım bacağımı. Yine sızladı hafif. Yorulmuşum. Bitirme azmiyle çalışırken fark etmedim acıkmışım da. Yorgunluğun üstüne sigara iyi gider ama yemekten sonra içeyim sigaramı diye fikrimi savarken merdivenin başına kadar gelmişim.  Arabanın yaklaştığını o zaman fark ettim.

Gömleklerinin uzun kolları kıvrık, siyah gözlüklü iki adam indi arabadan. Aynasız gibi duruyorlar. Beyaz gömlekli, siyah pantalonlu, uzun burunlu parlak ayakkabılar giymiş iki kişi. Polisler kaçak çalıştığımızı mı ihbar aldılar? Biri kimliğimi sorarsa elimde olmadan hemen bozarır yüzüm.  Koltukta oturan arabadan inerken, kocaman göbeğinden gelen iri sesiyle “Selamın Aleyküm,” dedi. Diğeri kapıyı açık bırakıp yaklaştı inşaata. Arabanın camları yarıya kadar inik. Sonra fark ettim, beyaz plaka var arabada. Öyleyse polis değiller, kaçaklıkla alakası yok demek. Belki sadece kimlik sorgusudur. Zemin katta kendine derme çatma bir ofis kuran ustabaşı burnunu karıştırmayı bırakıp, masasından kalktı, kum tepesinin üstünden atıldı.

-Hoş geldiniz.

-Kim var sorumlu?

-Ben ustabaşıyım, dedi Fahri Abi.

“Buradan akşam müzik sesleri geliyormuş geç vakte kadar. Fasıl mı yapıyorsunuz oğlum bu perişan halinizle? Komşular şikayetçiymiş sizden.”

-Yok Abi. Gençler takılıyor işte güzel havalarda.

Mustafa, inşaat bittiğinde keseceğimiz dut ağacının arkasından yaklaşıyordu. Duvardan daha çok badanalanmış, paçaları içe toplanmış pantolonuna ellerinin tersini kuruladı. Ocak başında yemeği hazırlarken kabaran ter damlalarını kolunun yeniyle sıyırdı.

Bizim köydendi Mustafa. İyi bağlama çalardı. Karşı inşaat ve bizim inşaatın dokunaklı sesiydi. Annesiyle babası dilsizdi Mustafa’nın. Duyamazlardı da. Evlerinde, salon girişine sabitlenmiş, zilin çaldığını, sokak kapısının açıldığını yanıp sönerek bildiren bir lamba vardı. Köyde herkesin ilgisini çekerdi. Almanya’da yılları geçmiş, bu fikri onlara muhtar vermiş. Mustafa büyüyünce, anne ve babasına el işaretleri ile zilin çaldığını haber vermeye başlamış. Köydekilere göre yıllar geçip giderken evlenmekte geç kaldı Mustafa. Annesiyle babasını peş peşe toprağa verince, çıkmak istedi köyden. Dışarıyı denemek için benimle geldi.

Konuşmaya devam ediyordu Fahri Abi.

-Beyefendi buyurun çayımızı içerken konuşalım. Hem tanışmış oluruz. Issız buralar, şikâyet nasıl geldi kulağınıza?

-Bilmem, dedi. Lütfi Abi söyledi. Bir de kadın varmış, o gelmesinmiş buraya.

Sesi kararlıydı. Başka da kimseden ses çıkmıyordu.

Belediyenin uzun zaman hizmet getirmeyi kabul etmediği, çöplerin boş bir arazide biriktiği, zamanla kendi de çöplüğe dönüşen, gecekonduların yerini yavaş yavaş apartmanların aldığı bir mahalleydi burası.

Betül gelirdi akşamları inşaata. Yaz başı gibi karşılaşmışlar. Dut ağacının altında başlamış sohbetleri. Mustafa Betül’e “Ağaçtan silkeleyelim istersen” demiş.

-Abla bir sofra bezi versene, diye girmişti içeri Mustafa. Yüzü al al olmuş.

-N’oldu da, demişti Yenge.

-Bi’ hanım var dışarıda, yerden dut yiyor. Ona silkeleyelim ağaçtan azıcık. Gel sen de bezin ucundan tut, demişti. Çisil çisil dut dökmüşler o gün ağaçtan.

Geceleri bir kulüpte şarkı söylüyormuş Betül. Bu civarda oturuyormuş. Lütfi Abi kadının olan biteni umursamaz halinden şüphelenmiş, takip ettirmiş. “Âşık mı oldu oğlum bu?” deyip peşine çocukları göndermiş. Betül’e de “Gitmeyeceksin” demiş. Öyle söylemiş çocuklar Fahri Abi’ye.

Betül, Yenge’yle iyi anlaşıyordu. Yenge ve Fahri Abi inşaatlarda gelişi güzel yaşıyorlardı. Oğullarını iki yıl önce kucaklarına almalarına rağmen bir yolcu daha bekliyorlardı. Yaşı da var hâlbuki Yenge’nin. Reşat oğlan, kuşlar için artırıp bir kapta ısladığımız ekmeklerden yerdi. Al yanaklı, tombul bir çocuktu.

Bitmedi bizden uzaklaşan konuşmaları.

Yemek de gecikti. Ben bir sigara yaktım.

Bacaklarım sızlamaya başladı yeniden. Kalbime taraf atıyordu sanki kabaran damarlarım. Yukarı yukarı.

Geçen Fahri Abi’nin karısına bahsettim bacaklarımın sızısından.

-Yenge ya! Ne iyi gelir bu bacak ağrısına?

-Kurbağa yakalayalım sana şuralarda çok var, dedi. Kurbağa bacağı iyi gelir. Mangalda tavuk kanadı pişirir gibi terbiyeleyip pişireceksin. Bastığım yerde sıkışıp ayağımın altına bacağını bırakan kurbağa geldi gönlüme bacağımı düşünürken. Hayvanın da canını yaktım yav!

Yapılacaklar hayli aksadı. İş yapası kalmadı kimsenin. Beyaz gömlekli, siyah pantalonlu adamların anlatacakları bitti, yerini tehditler aldı. Dönüp gittiler sonra. Mustafa’nın da, mühendisten laf gelir diye Fahri Abi’nin de canının çok sıkıldığını sabırla sessiz kalmalarından anladık.

Yemekte:

-Yesene oğlum. Kendin yaptın diye…

Dedim

-Çare bulmam lazım,  Fahri Abi’yi de zorda bırakmamalı, dedi.

Ayağa kalktı. Kola bardağını eline aldı. Ayakta dikti kafasına. Ters çevrilmiş kasanın üzerinde tabakta kaldı yemeği. İçine çatalını koydu:

-Afiyet olsun size, dedi. Sonra gelir sofrayı toplarım.

-Dert etme sen, dedim. Yıkarız biz.

İnşaat, istif bir şehrin insan eliyle betondan oyulmuş son abidesiydi. İkinci kat sağ dairede salondan ayaklarını sarkıtarak oturdu. Uzak efkarlı bir seyirlik sayılıyordu. Gözünün ulaşabildiği yerde sinekmişçe uçanların, yaklaştıkça büyük kanatları olduğunu fark ediyordu.

Sigarası bitince olduğu yerden aşağı fırlattığı sigarası tahta iskeleden aşıp düştü.

Yalnız kalınca, bütün dertlerimize ortak olan Yenge’ye:

-Seviyorum abla ben Betül’ü.  Onunla gideceğim, demiş. Ağlayarak anlattı kadıncağız sonradan.

Sormadım sıkıntısını. Mustafa bana bir şey demedi. Bana da anlatır diye bekledim. Yalnız yenge söylemiş:

-Sen abisi sayılırsın. Seviyormuş kızı gideceğim onunla diyor.

Her şeyimi arkada bırakıp buralara geldikten sonra çaresizliğin ne demek olduğunu bir kere daha anlamıştım. İki kişinin birbirine tutkusu ve adına da sevda deyivermeleri karşısında elden ne gelirdi?

Akılları baştan alan akşam geceye vurduğunda, başladı gene ikisi. İki hafta falan var herhalde. Mustafa çalıyordu Betül’e. Betül söylüyordu.

 

Dama bulgur sererler

Çıkma boyun görürler

Saçın ibrişim teli

Hançere bağ örerler

Ezberimde bir iki dize olsun güzel söz yoktur. Sesim de güzel sayılmaz. Herkes kadar; ama güzel bir türküde bizim oralar gelir aklıma, yolların sonu. Mahzun gözlerinde gurbeti savdığım karım, annemin emaneti gelinlik çağındaki bacım, kahkahasını düşünüp yüzünü aklımda tuttuğum bizim ufaklık.

Mustafa herkes çekildikten sonra söylemeye başladığında alıp götürdü beni ötelere o gece. Zannetmem. İçmiyorlardır. Namazında niyazındadır Mustafa. Şimdi karşı inşaatta olduğu için görmüyorum. Kılmıyor mu acaba namazlarını?

Bu sabah kurbağa sesleriyle uyandım. Başucumda küçük bir çuvalda tortop olmuş bir sürü kurbağa.  Aç karnımdan öğürtü geldi. Kediler bağırtılarına üşüşmüş. Bir kıpırtıyla sağa sola yığılıyor çuval arada.  Ne kadar yaşar ki bunlar çuvalın içinde?

Doğrulduğum gibi örgüsü giyilmekten gevşemiş gri süveterimi sırtıma geçirdim. Yengeyi bulmak için aşağı indim.

Kocası ortalıkta dolaşıyordu.

-Fahri Abi, Yenge mi topladı bu kurbağaları dedim.

-Ne bileyim ben dedi. Toplamıştır. Korkmaz o siğil atmalarından.

-Abi nasıl pişireceğiz bunları?

-Yahu o bilir. Sorarsın yengene. Buralardadır. Oğlanı tuvalete falan götürmüştür, dedi kendine güvenen bir sesle.

Arkasından ekledi, benimle konuşmak için fırsat kolluyormuş:

-Oğlum dün gece bu Mustafa çalıp söylüyordu. Kadın da yanındaydı galiba. Konuş şununla. Mesele Mühendis Bey’e kadar giderse hepimizi kazırlar buradan. Öyle geçen seferki gibi dayak yediğiyle kalmaz Mustafa.

-Konuşayım abi. N’aparlar bilmem ki. Dün yoktu sanki. Uzun süredir gelmiyor. Mustafa çok efkârlı zaten bu ara. Yenge de iyi anlaşıyor kadınla. Yenge de kadına mı söylese.

-Ona da söylerim.

Elimden çekiştiren haylaz çocuk gibi çuvalın içinde zıplamaya çalışan kurbağalar çıkmak istiyorlardı belli. Yaşamaya kanamamış onca kurbağa omuzumdan elimi aşağı aşağı çekiyorlardı.

Yengeyi aramaya koyuldum.

Apartman girişinde, asansör boşluğunun yanındaki daire için ‘bizim ev’ diyorlardı. Bu inşaat sezonu da pencereleri naylonla kaplanmış bu daireye sığınmışlardı. Elbette kapısı, camı ve pek tabii bacası olan bir evdi hayalleri. Baca zaten öyle de böyle de tütüyordu ama işte…

Sesimi duyurmaya çalışsam da karşılık bulamadım. Asansör boşluğunu Reşat düşmesin diye artık kerestelerle kapatmışlardı. Oradan bile seslendim aşağı doğru. Bulamadım. Ne yapacağım bu kurbağaları? Elimde gezdirip duruyorum.

Yukarı katlara doğru da seslendim. Bir kıpırtı yoktu. Binadan çıkarken Yenge’nin dışarıdan gelen sesini duydum. Aşağıdan apartmanın kapısına doğru koşuyordu.

-Yapma Fahri dur, derken Mustafa’yı Fahri Abi’nin ellerinden kurtrarmak için atıldı. Yüzünün  etrafına dolayarak saçını örttüğü beyaz iğne oyalı çember boncukların ağırlığı ile savruldu. Çocuk da ağlamaya başladı.

Mühendis gelmişti. Etrafta garip birkaç adam daha vardı. Fahri Abi bana doğru konuşsa da sesini duymuyordum. Az önce hırpalanmaktan kurtulup elleri dizlerinde nefes almaya çalışan Mustafa’nın üstüne yürüdü. Katlanmış bir kâğıdı avucunun içinde sıktı. Sonra Mustafa’nın ağzına sokmaya çalıştı.

Diğer adamlar ve mühendis hareketsiz onu izliyordu. Ben ve Yenge Fahri Abi’yi Mustafa’nın yakasından ayırmaya çalıştık. Mustafa’dan ayrıldı, gözlerini bana doğrulttu. Ayağa kalkıp yerdeki buruşuk kâğıdı aldı. “Bak!” dedi. Bakışları kin doluydu.

İnşaatı Durdurma Karar Tutanağı.

“Şikâyet etmişler” dedi.

-Onlar mı, dedim.

-Herhalde, kim olacak, dedi.

Çuvalla yeni kurumuş çimentonun kalıntıları üstüne bıraktığım kurbağalar da çırpınmaktan vazgeçmişti. Arada gelen cılız bağırtılar olmasa hepsi öldü sanacağım.

Öyle olur ya!  Kendinden geçersin de evdekileri düşünürsün hemen. Para kazanamazsam, kış gelmeden parayla dönemezsem buradan. Pencerede bekleyenler gelir aklına, kapının önünde bağlamasan da kaçmayacak köpek, erimiş karların içinden geçerek her gün okula giden oğlun, artık ekilmeyen tarlalar, bir anda kaybetmiş olduğunu anlayan aklın geride kalan ne varsa süpürüp getiriverir.

Kurbağaları ne kesecek ne de ızgara edecek halim kalmıştı. Çuvalı Mustafa’yla su birikintisinin yanına taşıdım. Benden az önde gidiyordu. Bitkindi. Konuşmadı uzun süre. Sonra;

-Bir şeyler geveliyordu en son, dedi. Bir daha gelmeyeceğine dair. Arada böyle şeyler söyler de yine gelir diyordum. Nasıl anlatılır abi hissettiklerin?

Anlamadım. Sessiz kaldık sonra. Göz ucuyla bana bakarken yakaladım bakışlarını. Yüreğini yüzüme gömer gibiydi.

Anlatırken göğsünü rüzgâra vermiş, elleri cebine sığmamış denize bakan bir adamdı sanki Mustafa. Ceketinin savrulmasını umursamayacak kadar kapılmış.

“Çakını ver,” dedim içi su dolu çamurdan çukura yaklaştığımızda. Cebine elini atıp uzattı. Sapındaki pulları güneşe çıkarınca fark ettim. B harfi vardı işlemede. Bir de M. İki harfin arasında küçük çivilerle işlenmiş kırmızı bir kalp motifi.

Boğumu kestim. Geriye doğru adım atarak suyun yanından çekildim. Kurbağalar yaşama doğru koştular. Kaçışırlarken arkalarından baktık Mustafa’yla. Çamurlu çuvalı içinin boşaldığından emin olunca kaldırdım. Bir ağırlık vardı köşesinde. Çamurunu üzerime bulaştırmamaya çalışarak içine baktım. Kaçamamış bir kurbağa.

Göz göze geldik sanki.

Bir bacağı tamdı. Bir bacağı varla yok arası.

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.