Çoklu Karanlık

Öyle büyük yanlışlar içindeyiz ki doğrunun ne olduğunu çoktan unuttuk. O kadar köreldik ki karanlığın içinde, ışık gözlerimizin nihai düşmanı oldu. Yarasalardan rol çalıyoruz artık. Geceler bizim, biz gecelerin olduk. Saatlerce süren tavanla bakışmalarımız ardından aramızda hiçbir şey yaşanmadı. Hiç hata yapmayan, hiçbir şey yapmayan insandır derler. Yaptığımız her şeyin hata olması, bizi gerçeğin dehlizlerinden çok uzaklara sevk etti. Gözümüzü açmamız ve yummamız arasındaki tek şey birkaç puslu manzara, birkaç silik silüet, birkaç yanlış karar… Biz bu dünyanın kahrını çekmeye gelmiş birkaç garipten biriyiz. Ve artık garipler sadece sigaralarını yakıyor bu dünyada.

Allah’ın rahmetinden ümit kesmiş değiliz, biliyorum öleceğiz. İşler bizim lehimize hiç gerçekleşmemişçesine bir his tufanı var içimde. Sanki ardıma dönüp baktığımda hiç gülmemişim gibi. Hiç kucaklamamış gibiyim dünya denen gezegeni. Dümenimin ve yelkenimin kırıldığı bir gemide bir ummandan diğerine çaresiz bir gidişteyim. Varacağım yerin önemi yok. Varıp varmamamın da öyle. Ben dünyayı üç talakta boşamış ve her şeyini dünyaya vadetmiş bahtsız bedeviyim. Ve her bedevi gibi neyin ne olduğundan bihaberim.

Ne sabah programlarında ne akşam haberlerinde ne sürpriz son dakikalarda içimizi ferahlatan tek bir şey görmeyeli yıllar oldu. Annelerin merhameti olmasa bu dünya çoktan yok olurdu belki de. Anneler… “Anne!” deyince insanın içinde hep bir şeyler eksik kalır. Anne diyince insan bir duraksar, yutkunur ve susar nedense. Anne, içimizdeki güllerin tek koruyanı, içimizdeki baharın tek cemresi ve birkaç saniyelik gün ışığımız.

Rezil bir distopyanın içine hapsolmuş gibiyim. Doğru bir yatış pozisyonu bile bulmuş değilim kendime; çeyrek asırdan uzun süren bu hayat serüvenimde. Koşarak başladığımız her maraton daha yarıya gelemeden ciğerlerimizin iflasıyla son buldu. Yani dünya kibar bir şekilde koşarak bir şeylerin gerçekleşmeyeceğini öğretti bize. Bizi taşımaları için insanlara yalan üretmeliymişiz. Ne de olsa herkes yalanlara inanmaya muhtaç. Karanlığın içindeki ufacık bir kıvılcımı güneş diye satabilirsin mesela. Haberler demiştim ya da içimize diken tohumları saçan haberler. Kararlar demiştim, hep yanlış verdiklerimiz. Hatalar demiştim, her yaptığımız şey. Bir de yanlışlardan bahsetmiştim aziz dostum. O da yaşama tutunma şeklimiz. Binbir şikâyetle doktora gidip, kendini anlatma telaşıyla her marazından biraz dem vurup, art arda hızlı hızlı konuşan hasta gibiyim. Ne karşımda Lokman Hekim var, ne ben yaralarımın derdindeyim. Tek derdim, aldığım nefesleri sebeplendirmek isterim. İsterim ben de bin umutla yaşamak, isterim bir umuda sırılsıklam bağlanmak. İsterim göğsümde acısız bir havayı solumak ancak ne mümkün!.. Felaketlerden oluşan bir dairenin yörüngesine tâbiyim. Dönüp dolaşıp, dönüp dolaştığım yerdeyim. Olsun, henüz son nefesimi vermedim, bu da bir şey!

Tüm hafakanlarıma, tüm maruzatlarıma, tüm yeis kokan çığlıklarıma karşın içinde bastıramadığım bir ses Nâzım’ın bir cümlesini yüreğime dikenli tellerle nakşediyor. “Bir umuttur yaşamak!” Bir kez kaybetsemde bir umuttu yaşamak. Sabah ayazında it gibi titresem de akşam soğuk yatağa aç karınla girsem de üstümde pirelere bir ziyafet versem de bir umuttur yaşamak. Milyon kere milyon tane yanlışın, sefaletin, hatanın içinde kafamda bin tane aç tilkiyle konuştum. Sonra kendimle bir an baş başa kaldığımda Yunus Emre geldi aklıma. “Hiç hata yapmayan insan, hiçbir şey yapmayan insandır.” dedi.  Ama ya her yaptığımız hata olmuşsa diyecektim ki ardımdan bağırdı Samuel Beckett, “Hep denedin, hep yenildin. Olsun gene dene, gene yenil. Daha iyi yenil!” Safsatalar silsilesi demek isterdim ama değil. Ağzımıza kadar bataklığın içinde de olsak, burnumuza kadar varmış da olsa bu uzun yolda bir umuttur yaşamak!

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

1 thought on “Çoklu Karanlık”

  1. Güzel bir yazı; ellerine, zihnine sağlık değerli insan, bir sonraki yazıyı iple çekeceğim…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.